"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hastalık, dua ve şahs-ı manevî

Prof. Dr. İlyas Üzüm
14 Mart 2024, Perşembe
Hz. İbrahim, toplumuna Allah’tan bahsederken şöyle diyor:

“…Alemlerin Rabbi olan Allah dostumdur. O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O beni doyuran ve içerendir. Hastalandığımda O bana şifa verir. O benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”1 Allah’ın kendisini Kendisine “dost” edindiği söylediği2, ulu’l-azim peygamberlerden olan Hz. İbrahim bu ayet kümesinde Cenab-ı Hakkı tanıtırken “hastalandığımda O bana şifa verir” ifadesiyle Allah’ı şifa kaynağı olarak anıyor. Resul-i Ekrem (asm) da çok sayıdaki şifa duasında bir taraftan “Şifayı veren ancak Sensin, Senden başka şifa veren yoktur”3 derken bir taraftan da Allah’ın ölüm ve yaşlılık dışında her hastalık için bir şifa yarattığını bildiriyor ve insanları tedavi olmaya teşvik ediyor. 4

Sağlık, basitçe, mükemmel bir “ilahî makine” hükmünde olan insanın bütün sistemlerinin iyi işlemesi, hastalık ise organizmada meydana gelen anormallik diye tanımlanabilir. Fakat Dünya Sağlık Örgütünün sağlık tanımı daha kapsamlı görünüyor: “Sağlık fizikî, zihnî ve sosyal açıdan tam bir iyilik hali.” Buna göre hastalık da insanın fizyolojik, psikolojik ve sosyal olarak iyi olmama hali” demek oluyor.

Tanımlar ne olursa olsun hepimiz kendimizden veya çevremizden hastalığın günlük hayatın akışını bozan, konforu kaçıran, acı veren bir durum olduğunu biliriz, biliyoruz. Buradaki acı verme de hayatımızı küçük oranda olumsuz etkileme derecesinden geceleri uykusuz kalmaya veya her bir dakikası günlere bedel dayanılmaz elem çekmelere kadar farklılaşabiliyor. Acı ya da elem verme derecesi ne olursa olsun hastalık da diğer musibetler gibi hayatın bir gerçeği. Yaşı, cinsiyeti, mali durumu… ne olursa olsun her insan hasta olabiliyor, acı ve elemle karşılaşabiliyor. Kendisi hasta olmasa bir yakını hastalıkla yüz yüze gelebiliyor. 

Medikal boyuttan ekonomik boyuta kadar birçok yönü bulunan hastalığın ben “dua” ile ilgili kısmına uzaktan işaret etmek istiyorum: Kur’an’daki ilahî mesajlar duanın insanın yaratılış sebebi, dolayısıyla temel vazifelerinden birisi olduğunu ifade ediyor.5 Diğer bir ayette de insanın yaratılış gayesi “ibadet” olarak açıklandığı için6 duanın aynı zamanda bir ibadet olduğu anlaşılıyor. Esasen ibadet Yaratıcıya yönelme ve tazim olduğu için duanın tam da ibadet niteliği taşıdığı kolayca görülüyor. Bu açıdan bakıldığında -elbette iman edenler için- hastalık duaya vesile olması sebebiyle kamil bir ibadet niteliği arz ediyor. Said Nursi (ra) bunu şu çok özgün ifadelerle ortaya koyuyor: “İbadet iki kısımdır. Biri müspet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malum ibadetlerdir. Diğeri menfi ibadetlerdir ki hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahimine iltica eder, yalvarır. Halis, riyasız, manevi bir ibadete mazhar olur.”7

Bu ifadeler hastanın dua vasıtasıyla Rabbine sığınmasının gösterişsiz, ihlaslı, içten, manevi bir ibadet olduğunu dile getiriyor. Gerçekten iman mertebesi ne olursa olsun hastalar, o hale giriftar olunca gayet samimi olarak Allah’a rücu ediyor, Peygamber’e (asm) salât ü selam getiriyor, günahlarından istiğfar ediyor, bildiği dualarla Hâlıkına sığınıyor, Ondan şifa niyazında bulunuyor. Bu açıdan bakınca hastalık namaz, oruç gibi ibadet, hasta Allah’a manevi ibadet eden kişi, hastane de bir nevi ibadethane oluyor. Kendi acizliğini fark edip Allah’a niyazda bulunan hasta, hastalığın -Bediüzzaman’ın tabiriyle- kalp kulağına söylediği şu tür hakikatlere dikkat kesiliyor: “Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla! Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren!”8 Bu mânâları düşünmek hastayı Rabbine daha çok yaklaştırıyor, içinde bulunduğu ruhî atmosferi daha taabbudî renge boyuyor. 

Hastalık-dua ilişkisine dair Bediüzzaman’ın şu ifadeleri hiçbir ek izaha ihtiyaç bırakmayacak berrak bir hakikati dile getiriyor: “Hastanın duasının makbuliyeti ehemmiyetli bir meseledir. Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık duanın vaktidir; şifa duanın neticesi değil. Belki Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm şifa verse, fazlından verir. Hem dua istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. bazen dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.”9

Buradan da sözü “dua ve şahs-ı manevi” ilişkisine getirmek istiyorum. “Aynı maksat etrafında tesanüt içinde çalışanların oluşturduğu birliktelik” anlamına gelen şahs-ı manevi bir tür şirket mahiyeti taşıyor. Risale-i Nur şahs-ı manevisi bu çerçevede ihlas, uhuvvet ve vifak içinde olan Nur talebelerinin oluşturduğu birliktelik demek oluyor. Bu birlikteliğin dünyevi ve uhrevi faydaları için ne kadar çok şey söylense azdır. Sadece dua ile ilgili kısmının bir yönü ile ilgili olarak ifade etmek gerekirse, Risale-i Nur talebelerinin şahs-ı manevi şuuru içinde birbirleri için yaptıkları dualar, istiğfarlar, istiane ve istiâzeler külliyet kesbediyor; rahmet-i ilahînin, afv-ı ilahînin, inayet-i ilahînin celbine vesile oluyor. Bunun ne demeye geldiği ise ortada. Nitekim Peygamber-i Zîşan (asm) bir hadisinde “Allah cemaat ile beraberdir”10 buyurarak buna dikkat çekiyor. Bu çerçevede bir Kastamonu Mektubunda şöyle deniyor: “Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i âmâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, her birisinin kazandığı miktar, her bir kardeşlerine aynı miktar defter-i âmâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlahiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlasla girenlerin kazançları pek azim ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır…”11

Kendi adıma söylemem gerekirse, çoğu defa okuyup geçtiğimiz bu ifadeleri dünyamızda biraz daha canlı olarak düşündüğümüzde Risale-i Nur şahs-ı manevisi içinde bulunma nimetinin ne kadar azim hayırlara, sevaplara, duaların kabulüne vesile olduğunu anlıyoruz. Bu noktada adeta her bir zerrâtımızla Rabbimizden bizi Risale-i Nur şahs-ı manevisi içinde bulundurmasını, şahs-ı manevinin duasına dahil etmesini niyaz ediyoruz.

Yeni Asya okuyucularının yabancı olmadığı bu birkaç hususa gönderme yapmamın sebebi yaşadığım bir hastalık ve geçirdiğim bir ameliyat dolaysıyla şahs-ı manevinin duasını hissetmeye yönelik çağrışımlardır. Bu vesile ile beni dualarına ortak eden bütün abi ve kardeşlere ben de candan dua ediyor, Allah razı olsun diyorum. 

Dipnotlar:

1- Şuara 26/77-82.

2- Nisa 4/125.

3- Ebû Davud, “Tıb”, 19.

4- Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 156.

5- Bk. Furkan 25/77; Mü’min 40/60.

6- Zariyât 51/56.

7- Said Nursi, Lem’alar (İstanbul 2020, YAY), s. 222. 

8- A.g.e., s. 224.

9- A.g.e, s. 231.

10- Tirmizi, “Fiten”, 7.

11- Said Nursi, Kastamonu Lahikası (İstanbul 2020, YAY), s. 69 (Mektup no: 55)

Okunma Sayısı: 1021
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İsmail ÖZDEMİR

    14.3.2024 18:04:05

    İlyas hocam yazınızı tebrik ediyorum.Risale-i Nur’daki sırların üzerinde çalışmalarınızın devamı için Rabbim istidadınızı artırsın.Geçmiş olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı