"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Zeynelabidin ve Risale-i Nur

Prof. Dr. İlyas Üzüm
27 Haziran 2023, Salı
“Hakiki Verese-i Nebeviyeden” Zeynelâbidîn ve Risale-i Nur’dan bazı iktibaslar

GÖRÜŞ - PROF. DR. İLYAS ÜZÜM

Klasik biyografi kaynakları bir şahsiyeti tanıtırken ilgili kişinin “manevi şahsiyeti” hakkında fikir vereceği için, öteki hususlar yanında hoca ya da üstadlarının isimlerini de zikretmiştir. Zira hoca ya da üstadlar bilginin ötesinde öğrenciye edep, irfan, ruh, yaklaşım tarzı gibi özel donanımlar kazandırdığından dolayı ayrı bir ehemmiyetin konusu olmuştur. Çoğu kere müellifler de münasebet düştüğü yerde, eserlerine yansıyan güzelliklerin -sebepler plânında- kaynağına işaret etmek üzere hoca ya da üstadlarının isimlerini anma vefası göstermişlerdir. Bu çerçevede manevi bir Kur’an tefsirinin müellifi olarak Bediüzzaman da yeri geldiğinde üstadlarının isimlerini anmış, bu suretle hem bir kadirşinaslık örneği sergilemiş, hem de Külliyatın arkaplanına ait önemli çağrışımlara işaret etmiştir. 

Bediüzzaman’ın zikrettiği hocalar yahut üstadlar açısından Risale-i Nur’a bakıldığında iki tablo ile karşılaşılmaktadır: İlki muhtelif vesilelerle bazı isimlerin sayıldığı tablo, ikincisi üstad olarak yalnız Kur’an’ın zikredildiği tablo. Birinci tablo ile ilgili olarak başlıca İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Zeynelâbidîn, İmam-ı Ali gibi zâtların isimleri zikrolunmuş, ikinci tablo ile ilgili olarak, mesela “En âlâ mürşid, en mukaddes üstad Kur’an-ı Hakim’dir”1, başka bir yerde “…Demek Kur’an-ı Hakim bana kâfî, vâfî, şâfî bir üstaddır; evet, o yeter”2  denilmiştir. Öyle anlaşılıyor ki müellifin nihai anlamda üstadı Kur’an-ı Hakim olmakla beraber, yine onun üstadlığında adı geçen zatların “hakikat” temelli ilim ve anlayışlarından istifade söz konusu olmuştur. Bizim bu vesile ile konu etmek istediğimiz husus Bediüzzaman’ın, üstad olarak isimlerini saydığı bir Lahika mektubunda adı geçen Zeynelâbidîn’e -uzaktan da olsa- işaret etmek ve Risale-i Nur’da, hakkındaki bazı iktibasları hatırlamaktır. Şöyle diyor Bediüzzaman bu mektubunda: “…İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususi üstadı olan İmam-ı Rabbânî, Gavs-ı Azam ve İmam-ı Gazalî, Zeynelâbidîn (ra) -hususan Cevşen-i Kebir münacatını bu iki imamdan ders almışım- ve Hz. Hüseyin ve İmam-ı Ali (kv)’den aldığım ders, otuz seneden beri hususan Cevşen-i Kebir’le daima onlara manevi irtibatımda geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım”3.

Yine Bediüzzaman diğer bir lahika mektubunda Gavs-ı Azam, Zeynelâbidîn, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerini zikrederek “hakikat dersi”ni onlar vasıtasıyla, Üveysî bir yolla, doğrudan doğruya İmam-ı Ali’den aldığını dile getirmiştir4. Diğer iki iktibastan birisi Resulullah’ın (asm), iki güzide torunu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e küçüklüklerinde gösterdiği fevkalade ehemmiyet ve şefkati temellendirirken söylediği şu sözdür: “Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in (r.a.) silsile-i nuraniyesinden gelen Zeynelâbidin, Cafer-i Sadık gibi eimme-i âlişan ve hakikî verese-i Nebeviye gibi çok mehdîmisal zevât-ı nuraniyenin namına ve din-i İslâm ve vazife-i risalet hesabına boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir”5. Diğer iktibas ise hemen hemen aynı mealdeki şu ifadelerdir: “…Hz. Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer manevi mehdi hükmüne geçmiş, manevi zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin varisi olduklarını göstermişler”6. İktibas edeceğimiz son bir nakil de şudur: “Evet, o kadar acip fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidin gibi bin rekât namaz kılan ve Tâûs-i Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını edâ eden çok mühim pek çok zatlar “meselühüm fi’t-Tevrat” sırrını göstermişlerdir”7.

Görüldüğü gibi Risale-i Nur’daki bu iktibaslarda Bediüzzaman’ın Zeynelâbidîn’i hususi üstadlarından birisi, kendisinden “ Cevşen-i Kebir” münacatını aldığı şahsiyet, İmam-ı Ali’den hakikat dersi alırken silsilede yer alan bir kişilik, Ehl-i beyt’in başına gelen zulümleri kurcalamayıp Kur’an hizmetine odaklanan ve bu anlamda Risale-i Nur meşrebine kaynaklık eden merci, Peygamber’in hakiki vârislerinden birisi, manevi mehdi hükmünde zulümâtı dağıtıp Kur’anî nurları neşreden zat, bin rekat namaz kılan takva abidesi müstesna bir kimlik… gibi nitelemelerle anmaktadır. Çizilen bu genel çerçeve, ifade etmek gerekir ki Zeynelâbidîn hakkında bilgi veren biyografi kaynaklarıyla birebir örtüşmektedir.

Kaynaklara yansıyan kısa biyografisi itibariyle Zeynelâbidîn 659 yılında Medine’de doğmuştur. Babası Peygamber’in (asm) güzide torunu Hz. Hüseyin, annesi İran hükümdarı Yezdicerd’in kızı Şehrubânû’dur. Adı Ali, meşhur lakabı “ibadet edenlerin süsü” anlamında Zeynelâbidîn’dir. Çok secde eden anlamında “Seccâd”, secde edenlerin efendisi anlamında “Seyyidüs-seccâd”, dizleri secdeden nasır tuttuğu için “nasır sahibi” anlamında “Zü’s-sefenât” gibi lakaplarla da anılmıştır. Babası ve aile yakınlarıyla birlikte Kerbela faciasında (61/680) bulunduğu halde hastalığı dolayısıyla olaya fiilen katılamamış, Kerbela sonrası götürüldüğü Şam’dan Medine’ye dönerek, oraya yerleşmiştir. Medine’de halkın Yezid’in olumsuz politikalarına karşı giriştiği ayaklanmalarda onların yanında yer almamış, sonraki süreçte de bölgede Ehl-i beyt adına gerçekleştirilen isyanlara iştirak etmemiştir. Başta babası olmak üzere Ehl-i beyt’in başına gelen felaketler karşısında hikmetli bir tutum sergileyip, aktif olarak siyasi faaliyetler yapmak yerine, bütün mesaisini Kur’anî, ilmî çalışma ve hizmetlere adamıştır. Aralarında Süfyan b. Uyeyne, Mukatil b. Süleyman’ın da bulunduğu çok sayıda alim yetiştirmiş, 712 yılında Medine’de vefat etmiştir”8.

Ehl-i sünnet alimlerinin ilim ve hizmetteki yeri itibariyle Ehl-i beyt soyunun mümtaz bir mensubu olarak görüp büyük ihtiram gösterdiği, ehl-i tasavvufun Peygamber’e ulaşan feyiz vesileleri arasında silsilelerinde adına yer verdiği, Şia’nın On İki İmam anlayışında dördüncü imam olarak kabul ettiği Zeynelâbidîn, bütün kaynakların ittifakı ile manevi kişiliği bakımından zirve bir şahsiyet olarak anılmaktadır. Onun iman, ilim, ahlak ve dine hizmetteki meziyetleri müstakil kitaplara konu olmuştur. Uzaktan bir işaretlemede bulunarak bazı atıflar yapmak gerekirse, mesela, İmam-ı Malik onun Ehl-i beyt mensupları içinde ilim ve ibadetiyle öne çıkan çok özel birisi olduğunu dile getirmiş, İmam-ı Şafii onun Medinelilerin en bilgini olduğunu kaydetmiş, Said b. Müseyyib ilimde onun seviyesine çıkan birisi ile karşılaşmadığını ifade etmiştir. Yakın temas halinde olduğu kişilerden Cabir el-Cu’fî onun gece ve gündüzde bin rekat namaz kıldığını nakletmiş, hayatını yakından gözlemleyenler ilahî haşyetten dolayı abdest aldığında yüzünün sarardığını, namaz kılarken bedeninin titrediğini, dua insanı olup her vesile ile Allah’a tazarruda bulunduğunu, öte yandan civardaki onlarca fakir aileye infakta bulunarak geçimlerine katkı sağladığını zikretmişlerdir9. Ayrıca Zehebî, Şia’nın aksine onun Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i hayırla anıp onlar hakkında olumlu kanaatler izhar ettiğini nakletmiştir10. Onun özellikle “es-Sahîfetü’s-Seccâdiyye” adıyla anılan dua kitabı meşhur olup çok sayıda baskısı yapılmıştır.

Tekrar Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da Zeynelâbidîn’e yaptığı atıflara dönersek, bunlardan özellikle iki hususa değinmek önemli gözüküyor; a) Cevşen-i Kebir münacatını ondan ders alması, b) siyasi tutumunun Risale-i Nur meşrebine yansıması. Bunlardan ilki ile ilgili olarak hatırlanması gereken şudur: Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ın esma-i hüsnası vardır; Ona bunlarla dua edin” (Araf 7/180) buyurulmaktadır. Cevşen-i Kebir 1001 esma-i İlâhî ile Allah’a yapılan münacattan ibarettir. Uhud’da savaşın kızıştığı bir zamanda Cebrail aleyhisselam’ın Resulullah’a (asm) öğrettiği bu münacat sonraki dönemlere Zeynelâbidîn tarikiyle intikal etmiştir. Bazı müfrit Şiîler’in Zeyneylabidin’i istismarı dolayısıyla Ehl-i sünnetin ilgisiz kaldığı bu münacat tasavvufî çevrelerde belli oranda rağbet görmüş, nitekim Gümüşhânevî Mecmuatü’l-ahzâb eserine almıştır. Bakıldığında münacatın içeriği Kur’an ve sünnette “uluhiyet hakikati” ile ilgili olarak ortaya konulan anlatımlarla tamamen uygun bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla Cevşen-i Kebir esas itibariyle “marifetullah” dersi olup “hakikatler manzumesi” olarak müstesna bir değere sahiptir11. Bediüzzaman bu hakikat dersini İmam Zeynelâbidîn’den almış, eserlerinde onun mahiyetini ve kutsiyetini anlatmış, hayatı boyunca bizatihi okumuş, talebelerini de okumaları için teşvik etmiştir.

İkinci hususa gelince, Zeynelâbidîn başta babası Hz. Hüseyin olmak üzere Ehl-i beyt’in maruz kaldığı zulümler karşısında bunları kurcalamak ve intikam peşinde olmak gibi bir tutum içine girmemiş, intikam amaçlı gelişen ayaklanma girişimlerine itibar etmemiştir. Tarih kaynaklarında genişçe anlatıldığı üzere Kerbela Olayı’ndan sonra Mekke ve Medine’de Emeviler aleyhine büyük infialler olmuş, mesela Medine’de Abdullah b. Zübeyr’in riyasetinde Yezid’e karşı büyük bir isyan başlamış, fakat Zeynelâbidîn hiçbir şekilde bu isyanda yer almamıştır. Aynı şekilde Hz. Hüseyin’in intikamını almak maksadıyla Süleyman b. Surat liderliğinde, tarihe “Tevvâbîn” hareketi diye geçen başka bir olay vuku bulmuş, Zeynelâbidîn bu harekete de destek vermemiştir. Bu olaydan bir süre sonra yine aynı amaçla Muhtar es-Sekafî’nin önderliğinde gerçekleşen ve Kerbela’nın intikamının alındığı olayın da dışında kaldığı gibi Muhtar’ın sonraki süreçte İslam’ın ruhu ile bağdaşmayan görüşlerine şiddetle karşı çıkmıştır. Tam aksine Zeynelâbidîn bu süreçte, kendisini ilim ve iman hizmetlerine adamış, bu yolla “envâr-ı Kur’aniyeye” hizmet etmiştir. Bediüzzaman onun “meşrebi” diye andığı bu tutumunun Risale-i Nur’un meşrebine yansıdığını ifade etmiştir. Bakıldığında Bediüzzaman, tarihte Ehl-i beyt’in maruz kaldığı bütün zulüm ve acıları Zeynelâbidîn’in tutumuna paralel şekilde değerlendirmiş, bunları sık sık gündeme getirmeyip olayları hikmet ve kader açısından yorumlayan bir yol izlemiştir. Öte yandan kendi zamanında, her alanda yapılan çok yönlü zulum ve zulümâta karşı da pratik siyasetin dar yollarında mücadele ederek aslî görevini ihmal etmek yerine, Zeynelâbidîn için söylediği “zulüm ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’aniye’yi ve hakaik-ı imaniyeyi neşir” prensibini kendi hayatına yansıtarak faaliyet ortaya koymuştur. Başta Yeni Asya camiası olmak üzere Risale-i Nur talebelerinin dar anlamıyla politik çekişmelerin dışında kalarak, genel anlamda adalet, hukuk, hürriyet, liyakat ve ehliyet gibi siyasetin ana prensiplerine vurgu yapmaları, mesailerini daha ziyade “hakaik-i Kur’aniye ve imaniye”nin neşrine tahsis etmeleri, ayrıca her dönemde darbelere karşı çıkan tutumları böyle bir anlayışın yansıması olarak görünmektedir.

Sonuç olarak Bediüzzaman, Peygamber torunu Hz. Hüseyin’in muazzez oğlu Zeynelâbidîn’i hakikat dersinde hususi üstadlarından birisi olarak zikretmiş, onun tariki ile gelen ve marifetullah dersi olan Cevşen-i Kebir’i kendisi okuyup tanıttığı gibi daha geniş kitlelere mal etmiş, onun günlük siyasetin dar politik dehlizlerine girmeyerek, bir anlamda siyaset üstü, bir anlamda aynı zamanda en etkili siyasi yol olan “zulmü ve zulümetı dağıtarak Kur’anî hakikatlere hizmet etme meşrebi”ni benimseyip Risale-i Nura yansıtmıştır. Böylece ahir zamanda tıpkı onun gibi “hakiki verese-i nebeviye” yolunda olduğunu göstermiştir.

Dipnotlar:

1. Said Nursi, Mektubat, İstanbul 2020, YAY, s. 346.

 2. Said Nursi, Rumuzât-ı Semâniye, İstanbul 2017, İttihad Yay., s. 113.

 3. Said Nursi, Emirdağ Lahikası, İstanbul 2020, YAY [Mektup no: 143], s. 183).

 4. Emirdağ Lahikası, s. 58 (Mektup no: 37).

 5. Said Nursi, Lem’alar, İstanbul 2020, YAY, s. 22.

 6. Said Nursi, Mektubat, İstanbul 2020, YAY, s. 96.

 7. Said Nursi, Lem’alar, s. 33.

 8. Ahmet Saim Kılavuz, “Zeynelâbidîn”, DİA; XLIV, 365-366; Şezerât min hayati’l-İmam es-Seccâd (haz. Kısmu’ş-şuûni’d-dîniye), 1437/2016, s. 10 vd.

 9. Muhammed b. Ahmed ez-Zehebî, Siyeru a’lâmü’n-nübela (nşr. Hassân b. Abdülmennân, Beyrut 2004), IV, 386 vd.

 10. Zehebî, age., IV, 394-395.

 11. Cevşen metni için bk. Allâme Meclisî, Bihârü’l-envâr (Beyrut 1403), cilt: 91, s. 382-402.

 

 

Okunma Sayısı: 3415
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Nahit Topaloğlu

    27.6.2023 13:19:14

    Tebrikler İlyas kardeşim.Mâşâallah! Rabb'im kalemine kuvvet versin. Pek güzel, doyurucu bir makale olmuş. Hususan Risale-i Nur'un "zulmü ve zulümatı dağıtarak Kur’anî hakikatlere hizmet etme meşrebi” ile Zeynel Âbidin''in hizmet tarzı arasındaki tenasübe dikkatiniz pek kıymetli. Bâki selam ve muhabbetler. Fî emânillah!

  • A. AYDIN

    27.6.2023 02:47:52

    Allah razı olsun Muhterem Hocam. Güzel bir araştırma olmuş. İmam Zeynelabidin (rh)'in tavrı ve meşrebi ile kastedilen mana ortaya konulmuş.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı