İnsan yükünü gemiye bindiriyor ama sırtında taşımaya devam ediyorsa orada bir problem var demektir. Hem gemiye güvenmiyor, hem yükü bırakmaya cesaret edemiyordur. Oysa tevekkül, yükü bırakmak, ama gemiden inmemektir.
Gayretini vermek, vazifeni yapmak; neticeyi ise Rahman’ın uhdesine teslim etmektir. Teslimiyet, iradeyi terk etmek değil; iradeyi doğru yere bağlamaktır.
Gayret de her şeyi omuzlamak değildir; sana düşeni, sana düşen kadar yapmaktır. Risale-i Nur bu dengeyi çok ince bir çizgide tarif eder: Esbab dairesinde sa’y, netice dairesinde tevekkül.
Eşik çağının insanı artık bu ikisini birlikte taşımayı öğrenmek zorunda. Çünkü ‘sadece’ gayret edenler tükeniyor; ‘sadece’ teslim olanlar ise durağanlaşıyor. Gayret, iradenin terbiyesidir. Teslimiyet, kalbin emniyete alınmasıdır. Bir insan elinden geleni yaptığı hâlde hâlâ kaygılanıyorsa, yük gemiye bırakılmamıştır. Hiç çabalamadan “nasip” deyip kenara çekiliyorsa, orada teslimiyet istismar edilmiş, gemiye dahi binilmemiştir.
Üstadın diliyle söylersek: İnsan vazifesine karışmayan neticelerden mesul değildir. Vazifesi çalışmak, niyeti muhafaza etmek, istikameti korumaktır.
Yeni dönemin ahlâkı bunu fısıldıyor: Çaba senin, netice senin değil. Yürümek vazifen, varmak lütuf.
Bu fark idrak edildiğinde insanın omuzu hafifler.
Çünkü artık sonuçları taşımakla değil, niyeti korumakla meşguldür. Niyet sağlam olunca yol bazen dolanır, bazen uzar; ama yön kaybolmaz.
Teslimiyet–gayret dengesi insanı edilgen kılmaz; aksine sakin güçlü yapar.
Bağırmadan direnen, acele etmeden ilerleyen bir güç… Ve belki de eşik çağının aradığı insan tam da budur: Hızlı değil, istikametli. Yükünü gemiye bırakmış, ama dümeni terk etmemiş biri.
Hız çağında derinliğin yeniden keşfi
Bu çağ hızlı. Zaman akıyor, içerikler çoğalıyor, cümleler kısalıyor, duygular bile özetleniyor. Her şey “hemen” olsun istiyoruz. Hemen anlayalım, hemen olsun, hemen kilo verelim, sıkıntılar hemen geçsin… Oysa insanın iç dünyası aceleyi sevmiyor. Derinlik, yavaşlığı şart koşuyor.
Eşik çağının en büyük krizi burada: İnsan, hızla yaşarken derinlik arıyor.
Derinlik; çok şey yapmak değil, bir şeyi hakkıyla yapabilmek: Bir cümlede durabilmek… Bir bakışı aceleye getirmemek… Bir duayı sindire sindire etmek…
Modern dünya, insanı yüzeyde tutmak istiyor.
Çünkü yüzey kontrol edilebilir. Derinlik ise insanı kendisiyle karşılaştırır. Sessizlikle, sorumlulukla, hakikatle…
O yüzden eşik çağının insanı için derinlik bir tercih değil; bir direniş biçimi.
Bildirimleri kapatıp birkaç sayfa okumak; kalabalıklardan çekilip birebir hasbihal etmek; sürekli üretmek yerine bazen sadece anlamaya niyet etmek…
Derinlik, ruhun kasıdır. Kullanılmadıkça zayıflar. Hız çağında derinliği seçen insan, yavaşlamış sayılmaz, ama olgunlaşır; anlamla, niyetle, sorumlulukla…
Bir eşiğin üzerinde durmak
Bu çağda insan ne tamamen eskiye aittir, ne de bütünüyle yeniye. Eşik, sadece geçip gitmek için değil, bazen durup kim olduğunu hatırlamak içindir.
Ve belki de bu çağın en büyük olgunluğu şudur: Her şeye yetişmek değil, kendine geç kalmamaktır.
(Bizim Aile dergisi, Ocak 2026 sayısından alınmıştır)