Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


Murat ÇETİN

Haksızsınız!



Siz hiç haklı oldunuz mu? “Haklıyım ya, bu bana yeter” dediniz mi bir konuda? Bütün fizikî, siyasî ve sayısal dayanaklarınız yıkıldığı halde, sırf haklılığınıza dayanarak ayakta kaldınız mı? Haklılığınızı anlatan bütün gerekçeleri büyük bir dinginlikle teker teker anlatıp, karşı tarafın gürültüsüne kulaklarınızı kapadınız mı? Bütün haksızlıkları bağırmadan usul usul söyleyip, büyük bir tevekkülle sustunuz mu?

Siz haklı olmak ne demek bilir misiniz? “Hak” nedir bilir misiniz? Bir karıncanın bile yaşama hakkına saygı duymak, bir sivrisineği bile öldürememek, bir ota bile sırf can taşıyor diye sükûnetle yaklaşmak, ne demek bilir misiniz?

Haklı olarak evine dönmek, haklı olarak gece başını yastığa koymak, haklı olarak uyumak, uyanmak, boğazından lokmalar haklı olarak geçebilmek, haklı olarak bakmak hayata, haklı olarak yaşamak, ne demek bilir misiniz?

Ama siz pekâlâ haklı çıkmayı, haklı çıkartılmayı bilirsiniz.

Hukuken, siyaseten, konjonktürel olarak, yanlışlıkla, öyle gerektiği için, biraz önce bir muhtıra verildiği için, birilerinin canı öyle istediği için, dengeler gereği, diplomasi gereği, reel politik gereği, şu gereği, bu gereği, şunun için, bunun için haklı çıkmak, haklı çıkarılmak ne demek bilirsiniz.

Haklı çıkarılmış olarak bağırabilirsiniz.

Haklı çıkarılmış olarak kavga edebilirsiniz.

Haklı çıkarılmış olarak yüksek sesle söylenebilirsiniz, sövebilirsiniz, hakaret edebilirsiniz, kimseyi insan yerine koymayabilirsiniz.

Haklı çıkarılmış olarak içinizdeki bütün öfkeyi kusabilirsiniz.

Ama haksızsınızdır işte!

Bütün bağırmanız vicdanınızı susturmak içindir.

Bütün öfkeniz vicdanınız bir türlü susmadığı içindir.

Bütün direnciniz vicdan diye bir şeyi yok etmek içindir.

Bütün kırıp dökmeleriniz, vicdanı ortadan kaldırmak içindir.

Ama haksızsınızdır işte!

Öyle ya da böyle bir yerlerden patlak verecektir o haksızlık.

Belki bir şekilde vicdanı tamamen devre dışı bırakabileceksinizdir.

Belki bir şekilde içinizde haksızlığı haykıran o sesi susturabileceksinizdir.

Belki bir şekilde deliksiz uyuyabileceksinizdir.

Ama ne olursa olsun, haksızsınızdır işte, haksız!

04.02.2008

E-Posta: murat@yeniasya.com.tr




Nimetullah AKAY

Ateşe atılanlar



Tarihte diri diri ateşe atılanların en çok bilineni şüphesiz Hz. İbrahim Peygamber’dir. Nemrut da acizliğine bakmadan kendini “rab” ilân edenlerin çirkin ve zalim bir örneğidir. O her ateşe atılanın yanmayacağını bilseydi, belki kendisini korkunç derecede küçük düşürecek böyle zalimane bir girişimde bulunmazdı. Ama o böylece cirmine bakmadan gururuyla kör olanların bariz bir örneği de olmuştur. Artık ona, tarih boyunca “gururuyla acınacak bir duruma düşen bir zavallı” gözüyle bakılacaktı.

İbrahim Peygamber ateşe atıldı, ama ateş onu yakmadı. Çünkü ateşin sahibi, ona kulunu yakmaması emrini vermişti. “Ya nâru kûnî berden ve selâmen” emri bütün kâinatta yankıladı. Bu sesi belki sadece kulakları mühürlenen Nemrut ve etbâı işitmedi. Ama bu zalimâne girişim elbette karşılıksız kalmayacak, Nemrud’un dünyadaki cezasını sinek verecek, ahirette de Cehennem onu çukurlarının mukimi yapacaktı.

Bu ateşe atılma hadisesiyle Hz. İbrahim (as) ateşe atılanların temsilcisi olmuş, Nemrut da ateşe atan zalimlerin piri olarak zulüm tarihindeki yerini almıştı. Bir insanın hemcinsi olan başka bir insanı diri diri yakmaya yeltenmesi ve bu durumdan en küçük bir vicdânî rahatsızlık duymaması hadisesinin ibret verici bir yönüdür bu inkâr edilemez vakıa... İnsanların inebileceği zalimlik derekesini Kâinatın Rabbi, kendi nebîsinin maruz kaldığı durumla bizlere göstermiştir şüphesiz.

Yeryüzünde maddeten ateşe atılan ve atanların varlığının vahameti, insanî duyguları derinden yaraladığı muhakkaktır. Ancak maddî yanmaların dışında insanı mânen yakanların var olması ve bu tür yakan ve yakılanların zamanın her kesiminde bulunması daha da yürek yakıcıdır herhalde. Maddesi yakılanların sadece dünyası yıkılmakta, bu zulme maruz kalmanın bedelinde ölümsüz hayatta mükâfat elde etmesi kuvvetle umulmaktadır.

Ama yakanlar her zaman zarardadır. Maddeten yakanlar gibi mânen yakanların da akıbeti hiç de iç açıcı olmayacaktır. Zira en küçük tahribâtın ve zerre kadar olan kötülüğün dahi bedeli mutlaka ödenecektir. Adaletinde en küçük bir yanılmanın dahi bulunmayacağı Kâinatın Rabbi mutlaka bütün zulümleri cezalandıracak, mazlûmların hakkı yerde kalmayacaktır.

Nemrut ve Firavun gibilerin zulmünün bulunduğu dünyamızda elbette mazlumların da sığınabileceği bir limanları, istimdad edeceği bir kapıları bulunmaktadır. Bu limana sığınanlar, mazlûmların yığıldığı o kapıdan yardım isteyenler, yardımsız kalmayacak, bu dünyada zahiren kurtulmazlarsa dahi, ebedî âlemde mutlaka sığındıkları liman ve dayandıkları kapı sahibi Zat-ı Kerim’in yardımına mazhar olacaklardır.

Hz. İbrahim’in durumu mazlûmların duâlarının karşılıksız kalmayacağının açık bir örneğidir. Bizler de zalimlerin ateşlere atmaları karşısında Hz. İbrahim’i örnek alalım diye Peygamber Efendimiz (asm) biz ümmetine, zalimin zulmüne karşı Allah’a sığınanların nasıl kurtulabileceklerinin yolunu şu hadis-i şerifiyle bize göstermektedir: “İbrahim’in (as) ateşe atıldığında en son sözü ‘Hasbiyellahü ve ni’me’l-vekil’ [Allah bana yeter; O ne güzel vekildir] oldu.”

“Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” sözü, Hz. İbrahim’den sonra zulme maruz kalan inananların, maddî-mânevî ateşe atılan Allah dostlarının adeta vird-i zebânı olmuş ve her zaman da olmalıdır. Bu sözde kuvvetli bir imanın ve büyük bir teslimiyetin mânâsı bulunmaktadır. Bununla, inananlar ümitlerini fanilerden kesmekte, ümit edilmesi gereken tek merci olan Rabb-i Rahime yönelmektedirler.

Kâinatın Rabbini kendine vekil edinenlerin âhı elbette yerlerde kalmayacaktır. Elbette bu iman tekâmülüne ulaşanlar fani dünyada meydana gelen her musibet karşısında sabır silâhını takınacaklardır. Dünya bomba olup patlasa bile ihtimaldir ki korkmayacak, imanları onlara büyük bir dayanak noktası olacaktır. Onlar sadece Kâinatın Yüce Yaratıcısı olan Allah’tan korkacaklardır. Ve bileceklerdir ki fani insanlar Nemrut gibi büyüklenseler dahi hiçbir güç ve kudretleri olmayacak, bir kör ve sakat sineğe bile mağlûp olabileceklerdir. Belki bundan dolayı iman şuuru daha da artan inanç sahipleri mazlûmluğuna sevinecek, zalimlerin korkunç akıbeti onlara büyük ümit verecektir.

04.02.2008

E-Posta: akay@yeniasya.com.tr




M. Ali KAYA

Ölümün mahiyeti



Ölüm, hayat gibi mükemmel bir yaratılışla bir başka âleme doğmaktır. Kabir ise ebediyet yurdu olan ahirete giriş kapısıdır. Nasıl ki insanın doğumu mükemmel bir hadise olup Allah’ın kudreti ile gerçekleşirse, ölüm de öyledir. Bunun için Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de “Hanginiz daha güzel amellerde bulunacak diye hayatı ve ölümü yaratan Allah’tır”1 buyurarak ölümün de hayat gibi mükemmel bir olay olduğunu bize bildirmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, bu âyetin yorumunu şöyle yapmaktadır: “Mevt dahi hayat gibi bir mahlûktur. Hem bir nimettir; vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır. Bir tahvil-i vücuttur. Hayat-ı bakiyeye bir dâvettir, bir mebde’dir. Bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir.”2

Her insanın dünyada yaşayacağı belli bir zamanı vardır. Bunlar Allah tarafından planlanmış ve kader dediğimiz plan ve programa göre belirlenmiştir. Biz buna “ömür” diyoruz. Her insanın ömrü planlanan süre içerisinde devam eder. Ömrü ve rızkı bittiği, sayılı dakikaları tükendiği zaman ruhu bedeninden ayrılır. İnsan ömrünün bitmesine “ecel” adını veriyoruz.

Eceli gelmeyen ve sayılı dakikaları tükenmeyen hiçbir canlı ölmez. Ölüm için hastalık, yaşlılık ve kaza gibi sebepler şart değildir. Ancak genellikle yüce Allah, ölümü bu sebeplerden birine bağlamıştır ki, ölümün gerçek yüzünü bilmeyen ve göremeyen gafil insanların itirazlarına hedef olsunlar. Sebeplerin diğer bir hikmeti ise, hastalıklar, musibetler ve kazalar, insanları tedbir almaya, akıllı davranmaya sevk eder. Ayrıca insanlar, aralarında çeşitli meslekler ve çâre bulucular ile karşılıklı saygı ve sevgi içerisinde ihtiyaçlarını giderirler ve geçim vasıtası yaparlar. Sosyal hayat, uyum içinde böylece devam eder gider.

Ölüm, yok olmak, hiçliğe, fenaya gitmek değildir. Hayatın sönmesi de değildir. Hayat ruha bağlı olduğu için, ruh ölmedikçe hayat devam eder. Ölüm, fani dünyadan bâkî ve ebedî olan ahiret hayatına başlamaktır. Yeni bir doğumdur. Dünyanın ağır ve sıkıntılı hayatından kurtularak hiçbir sıkıntı ve hastalığın olmadığı Cennete gitmektir.

Ölüm, dünyadan ayrılmış bütün dostlara ve sevgililere kavuşmaktır. Yüzde doksan dokuz ahbabın toplandığı kabir âlemine geçmektir. Bu sebeplerden dolayıdır ki ölüm, tesadüfî bir olay olmayıp Allah’ın kudreti ve iradesi ile vukû bulan önemli bir hadisedir. Doğum nasıl ki mükemmel bir hadisedir. Bir çocuğun dünya hayatına başlamasıdır. Aynı şekilde ölüm de ahiret hayatına, ebedî bir hayata başlamaktır ve yeni bir doğumdur. Dolayısıyla Allah’ın takdiri, kaderine yazması ve kudreti ile vukua gelen önemli ve mucizevî bir olaydır.

Hayatı veren yüce Allah olduğu gibi, hayatın bitmesi demek olan ölümü veren de yüce Allah’tır. Hayatı vermek yeterli değildir. Hayatın devamı için hayata lâzım olan bütün ihtiyaçları da karşılaması gerekir ki, hayat devam etsin. Bu ise ancak Allah’ın kudreti ile olur.

En basit hayat olan bitkilerin toprak altında ölümleri, yeni bir sümbül hayatının başlangıcı olduğu bilinen bir husustur. Tohumlar, çekirdekler toprak altına atıldıkları zaman önce çürür ve kokuşurlar; ama bu onların yeni ve daha mükemmel bir hayata başlamaları için gereklidir. Aynen bunun gibi, insanın toprak altında çürümesi, ahirette yeniden dirilmesi için yeni bir ameliyeden geçmesi demektir. En basit bir hayata mazhar olan bitkilerin ölümü yok olmak değilse, en yüksek tabakadaki insanın ölümü elbette yok olmak olmamalıdır ve değildir. Geçici ve sıkıntılı olan dünya hayatından sonsuz ve sıkıntısız olan ahiret hayatına geçiştir. Allah’a karşı görevini yapanlar için ölüm, daha mükemmel bir hayata kavuşmak için bir vasıta ve kabir de o nurânî âleme açılan bir kapıdır.3

Dipnotlar:

1- Mülk, 67:2

2- Mektûbât, 2004, s. 18

3- Mektûbât, 2004, s. 18–19; 380-384

04.02.2008

E-Posta: malikaya33@hotmail.com




Şaban DÖĞEN

Hangi ilim farz?



“İlim öğrenmek her Müslüman üzerine farzdır.”1

Böyle buyuruyor Peygamberimiz (a.s.m.).

Peki, neyi ne kadar öğreneceğiz? Hangi ilmi, ne ölçüde öğrenmemiz farz?

Gerçekten her Müslümanın bilmesi ve uygulaması gereken sorular bunlar? Neleri öğrenmediğimizde Allah bunun hesabını sormaz bizden? Madem, Kıyamet gününde kişi öğrendiği ilimden de hesap verecektir. Öyleyse neyi ne kadar öğreneceğini bilmek zorundadır.

Tek cümleyle ifade etmek gerekirse, Allah’ı, Peygamberi doğru olarak tanıyacak, dinî görevleri şartlarına uygun şekilde yapabilecek; haramı tanıyacak şekilde dinini öğrenmek zorundadır.

Öncelikle İslâmın belirttiği şekilde sağlam ve eksiksiz bir imana sahip olmalıdır insan. Allah’ın ortağı, eşi, benzeri bulunmadığını, yardımcıya muhtaç olmadığını, bir; her an her yerde hazır, nazır ve mekândan münezzeh olduğunu bilmeli, zâtî ve sübutî sıfatlarını öğrenmeli, kısaca Kur’ân ve hadislerin tarif ettiği şekilde doğru bir Allah inancına sahip olmalıdır. Peygamberimiz de (a.s.m.) Onun elçisi olarak inanmak, gerektiği kadar tanımakla yükümlüyüz. O, dünya ve ahiret mutluluğumuzun rehberidir.

Allah’a karşı görevlerimizi ihlâsla ve şartlarına uygun tarzda yapabilecek kadar emir ve yasaklarını bilmek zorundayız. Diyelim ki namaz kılınacak. Namazın farzlarını, namazı bozan şeyleri bilmeyen kişi nasıl namaz kılacak? O kadar ki bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre çocuklara yedi yaşında namaz öğretilecek, on yaşına geldiğinde kılmazsa uyarılacak.2 Oruç da öğretilecek. Çünkü büluğ çağına ulaşınca artık onunla da sorumlu olacak.

Aynı şekilde kişi zengin olunca zekâtla mükellef olacak. O halde zekâtı ne kadar vermesi gerektiğini, kimlere verip veremeyeceğini bilmesi gerekir. Haccı ifa ederken de aynı durum söz konusu.

Ticaretle uğraşan bir kimsenin ticaretle ilgili helâl ve haramları mutlaka bilmesi gerekir.

Sonra ne kadar ihtiyaç varsa o kadar farz-ı kifaye hükmündeki tıp, matematik, fizik, kimya, v.s. gibi ilimleri bilen kimseler yetiştirmek de o toplumun görevidir. Ayrıca meslek sahipleri de görevleriyle ilgili helâlleri ve haramları öğrenmekle mükelleftirler. Bir doktorun, bir mühendisin, bir işçinin, bir işverenin yaptığı işle ilgili helâlleri, haramları öğrenmesi lâzım ki ona göre hareket edebilsin.

Kısaca Allah’a ve diğer varlıklara karşı görevlerimizi yapabilecek kadar ilim öğrenmekle mükellefiz.

Dipnotlar:

1. İbni Mace, Mukaddime: 17.

2. Ebû Davud, Salât: 26.

04.02.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




Ali FERŞADOĞLU

İttifakı ve ittihadı yakan enaniyeti yok etmek!



İnsanın en zaif damarı enaniyettir, benliktir. Dessas zalimler, ehl-i dünyanın propagandacı ve ajanları, hizmet ehlinin enâniyetini tahrik edip, onları haksızlığa sevk edip, ihtilâfa düşürmeye çalışarak, birlik içinde yürüttükleri hizmetlerini akamete uğratmaya çalışıyorlar.

Bediüzzaman’ın, Ehl-i Sünnet’e, Âl-i Beyt sevgisiyle tutuşan Alevîlere yaptığı ikazı kendimize çevirebiliriz:

“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! (Bu hitabı şöyle adapte edebilir miyiz? Ey aynı cemaat içinde yer alan fedakâr, sebatkâr emektarlar ve ey heyecanlı, enerjik, gayretli gençler!) Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktizâ eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.”1

Dikkat kesilmeliyiz ki, ehl-i dalâlet, nefis ile, arzularının tesiriyle, sonucu görmeyen körlüğüyle, bir gramlık hazır lezzeti, bir tonluk istikbaldeki lezzete tercih ediyor. Böylece birbiriyle, dünyevî ve hazır lezzet/menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve ittihad ediyorlar.

Oysa, hidayet yolunda olanlar; ahirete, ileriye ait uhrevî meyvelere, mükemmelliklere, kalp ve aklın yüksek kanunlarıyla yönelmiş oldukları için esaslı bir istikamet, tam bir ihlâs, gayet fedakârâne bir ittihad ve ittifak yapabilirler. Ve yapmalıdırlar.

Ne var ki, enâniyetten (benlikten) sıyrılamadıkları için, ifrat ve tefrit denen aşırılıklara kaçarak ulvî bir güç kaynağı olan ittifakı kaybederler. İhlâs da kırılır. Ve ahirete ait vazife de zedelenir. Kolayca İlâhî rıza da elde edilmez. Bunun ilâcı, merhemi nedir?

* “El-hubbu fillâh” (Allah için seviniz) sırrıyla, hak yolda gidenlere refakat edip iftiharla arkalarından gitmek;

* İmamlık şerefini onlara bırakmak;

* O hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğu ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak;

* İhlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih (tercih edildiğini, üstün) olduğunu bilmek;

* Tâbi olmayı; sorumluluk gerektiren ve tehlikeli metbûiyete (tâbi olunmaya) tercih etmekle o marazdan (hastalıktan) kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.

Dipnot:

1- Lem’alar, s. 32.

04.02.2008

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Siyasetin gölgesinde kalmadan...



Keyfî yasaklara karşı vicdanî hürriyeti savunan akademisyenlerin varlığını, uzun zamandan beri biliyoruz.

Ancak, en katı baskılar karşısında dahi bunların sesleri, solukları pek çıkmıyordu.

Şimdilerde ise, pek cesurâne bir çıkış yaptılar ve kısaca "Biz baskıların değil, özgürlüğün yanındayız. Üniversitelerin yasakçı değil, hür olmasını istiyoruz" diye haykırmaya başladılar.

Bu cesurâne çıkışı tebrik ve takdirle karşılarken, paralel veya bağlantılı görünen gelişmeleri ise, bir "ihtiyatlı iyimserlik" yaklaşımıyla takip ediyoruz.

Bu noktadaki iyimserliğimizin sebebi şudur: Üniversite çevresinden ve akademisyenler camiasından ilk defa böylesine farklı bir sesin yükselmiş olması ve bir dayanışma ruhu içinde hürriyetten yana kararlı bir tutumun sergilenmiş olması...

Bu gelişmeye ihtiyatlı yaklaşmamızın sebebi ise, başlıktaki ifadeden de anlaşılacağı gibi, "siyasetin gölge etmesi" ihtimalidir.

* * *

Akademisyenlerimizin hür vicdanların sesini yansıtan bu çıkışı, âh keşke daha evvel olsaydı.

İlim camiası, keşke politikacılar bu meseleyi henüz yüzlerine gözlerine bulaştırmadan, polemik konusu haline getirmeden, daha çok taraftar kazanma ve bu gerilimden bir siyasî rant sağlama havası içine girmeden yasakların karşısına dikilme ve hürriyeti haykırma teşebbüsünde bulunsalardı. Ama, ne yazık ki bu olmadı veya yapılamadı.

Şu anda sayıları binleri aşan akademisyenin altına imza koyduğu ortak metnin içinde gerçi "siyaset" görünmüyor.

Ancak, bu meselenin en önemli ve en krtik bir halkası, halen siyasîlerin gündeminde. Başörtüsüyle ilgili hararetli tartışmalar, hakaretli düellolar, en üst perdeden devam ediyor.

Dolayısıyla, akademik çevreden yükselen ve hür vicdanlarda elbette ki mâkes bulan "Yasağa hayır! Özgürlüğe evet!" nidâsı da, yaşanan bu siyasî gürültünün şiddetinden etkileniyor ve kimi nazarlarda gölgelenmiş oluyor.

Biz, ilim camiasından yükselenhür haykırışların, siyasiler tarafından herhangi bir şekilde gölgelenmesini asla istemeyiz. Bunu doğru bulmayız.

Demek ki, asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Hepimiz ve herkes, yasakların karşısında ve hürriyetlerin yanında yerini almalı, mücadelesini yapmalı; ama, kimsenin siyasî ikbâl ve şahsî menfaatine âlet olmadan.

Unutulmasın ki, bu zamanda herşeyi bir siyasî rant meselesine dönüştürme hevesi ve çabası içinde olanlar var. Bunu dikkate almadan hareket edenler, sukût–u hayale uğramaktan kurtulamaz.

GÜNÜN TARİHİ 4 Şubat 1902

Jön Türkler'in ilk kongresi

Mutlâkıyet (tek adam) rejimine muhalif olup, meşrûtî (meclise dayalı) bir idarenin kurulmasını isteyen Jön Türkler, Fransa'nın Paris şehrinde toplanarak ilk kongresini yaptı. Kongre esnasında, katılımcılar arasında iki ana grup ve iki ana temâyül ortaya çıktı: Milliyetçiler ve Liberaller.

Milliyetçiler Ahmet Rıza'nın başkanlığında toplanırken, liberaller ise Prens Sabahaddin Beyin etrafında toplandı. Her iki grubun da Avrupa'da çıkartmış oldukları gazeteleri vardı: Meşveret ve Mîzan.

Merkeziyetçi fikirlerin ağır bastığı Meşveretçiler, Jön Türk bünyesinde olmak üzere İttihat–Terakki Cemiyetini kurarken, Mizancılar da Teşebbüs–i Şahsî ve Adem–i Merkeziyet Cemiyetini kurarak varlığını korumaya devam etti.

*Ahmet Rıza, ziraat ve maarif dairelerinde çalışmış, gazetecilik–yazarlıkla uğraşan bir yetişkin fikir adamıydı. II. Meşrûtiyet'in ilânından sonra İstanbul'a geldi ve bir süre Meclis Başkanlığında bulundu. Zamanla İttihatçı komitacılarla arası açıldı.

* Prens Sabahaddin Bey ise, Sultan Abdülmecid'in kızı, Sultan II. Abdülhamid'in kız kardeşi Seniha Sultan'ın oğludur. Prensliği anne tarafından gelmedir. O da kendini gayet iyi yetiştirmiş siyasetçi, sosyolog ve düşünce adamıdır. Meşrutiyet döneminde faaliyetleriyle dikkat çeken Ahrar Fırkasının bir nev'î fikir babalığını yaptı.

* * *

Jön Türkler'in II. Kongresi 27–29 Aralık 1907 tarihleri arasında yine Paris'te yapıldı.

Beş yıl sonraki kongre de, aynen birincisi gibi yine iki farklı görüş ayrılığına sahne oldu.

Liberaller, aynı vakar ve safiyetleriyle varlıklarını muhafazaya devam ederken, Milliyetçi kanadın içine daha başka sızmaların olması hayli dikkat çekiciydi.

"Balkan çetecileri" ile "Selanik komitacıları"nın yanı sıra, masonlar ve Ermeni "Taşnaksutyun" grubu da kongrede İttihatlardan yana tavır koydular, dolayısıyla aynı cepheye dahil oldular.

İleriki tarihlerde İttihatçıları raydan çıkartan, yoldan saptıran ve onları her türlü fenalığın komitacıları haline getirenler, işte bu artniyetli gruplar oldu.

Bütün bu menfî gelişmelere rağmen, İttihatçılar içinde niyetini bozmayan ve ihanete bulaşmayan bazı şahsiyetlere rastlamak mümkün. Meselâ, Niyazi Bey, Enver Bey ve Kâzım Karabekir gibi...

* * *

İttihat–Terakki Cemiyeti, zaman içinde tamamen bozuk adamların kontrolü altına girdi. İyilerin arta kalan kısmı Birinci Dünya Harbinde canla başla cihad edip şehiden gidince, geriye döküntüler kaldı. Bunların da çoğu, Cumhuriyet'in ilk yıllarında bir yolunu bularak devletin en mühim kademelerine sızmayı başardılar.

Ülke ve millet olarak, 80–90 yıldır bunlardan arta kalan tortuların verdiği sıkıntılarla boğuşuyoruz.

..........................

Not: Cumartesi günü hatalı çıkan günün tarihinin doğrusu "2 Şubat 1927"dir.

04.02.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Şükrü BULUT

Osmanlı'da mektep medrese çekişmesi



Osmanlı’da medresenin tahtına mektebin geçirilişi Tanzimatla başlıyor. Mekteb-i İbtidaiyye’den Hendese-i Hümayuna kadar tesisini tamamlayan mektebe karşı, medreseden bilinçli olarak fen ilimlerinin çıkarılışının ve klâsik dinî ilimler ile başbaşa bırakılışının sebep ve tarihçesi, hakikaten uzun araştırmaların konusudur. Bu saha ile ilgilenen araştırmacılarımızın makaleler ve tebliğler halinde neşredilen irili ufaklı eserlerinin dışında, ülkede yenilik hareketlerinin fermanlarda zikredildiği zamandan, Osmanlı’nın gurubuna kadarki dönemi bitamamiha aydınlatacak bir eser henüz telif edilmedi.

Bediüzzaman Hazretleri, “Risâle-i Nurlar medreseden çıktığından, evvela ehl-i medrese sahip çıkmalı” diyor. Henüz sekiz, on yaşlarında tedrise başlayan Molla Said’de medresede talimden ziyade bir muslih haliyle karşılaşıyoruz. Zamanın hurafeler şeklinde medresenin üzerine boca ettiği yanlış uygulamayı mütemadiyen sorgulayan ve hatalı cihetlere itiraz eden Seyda’nın, saadet asrıyla kucaklaşacak medrese projesinin, nüveler halinde, henüz on iki yaşında iken dünyasına düştüğünü Tarihçe-i Hayatı’ndan öğreniyoruz. Hantal, ezberci, izzet-i ilmiyeye namünasip, tefekkürü inciten, taassuba giriftar ve hayattan kopuk o günkü medresenin ıslâhı fikrinin hiçbir zaman Bediüzzaman’ın hayatından çıkmadığını ‘ahir-i hayat’ındaki icraatlarından ve devletin üst kademesi ile olan yazışmalarından anlıyoruz.

Bediüzzaman’ın müştak olduğu ‘Medrese Projesi’ onu padişahla karşı karşıya getirse, idam ve sürgünlere giden dehşetli yolları gösterse ve nihayet akıldan istifa edenlerin diyarına düşerse de, o; Medreset’üz Zehra namını verdiği meşhur medresesinin peşi sıra Urfa’daki son demine kadar koşacaktır. Ahir zaman fitnesinin dehşetli hançerleri ile vefat eden tekyenin müdafaası gibi, Âlem-i İslâm medreselerinin müdafaa ve mücadelesi de Bediüzzaman’a kalmıştır. Osmanlı Devleti mektebin ‘nifak cereyanı’ ile işbirliği sonucu malûm hanedanca öldürülünce, Bediüzzaman Anadolu’nun merkezindeki meşhur ‘mezar taşına’ çıkar, bir taraftan hilâfetin ve saltanatın, diğer taraftan tekye ve medresenin akıbetlerine uzun süre göz yaşı döker.

Şu ayrıntıyı da vermeden geçmek istemiyoruz. Bediüzzaman Hazretleri uzun süre mecbur edildiği hapishane ve zindanlara ‘Medrese-i Yusufiye’ dediği halde Abdülhamid’e Şark Darülfünûnu müracaatı neticesinde düşürüldüğü Toptaşı Tımarhanesi ile Selaniklilerin tuzaklarıyla tutuklandığı 31 Mart mevkufiyetine ‘Mektep’ diyor. Yukarıda da arz ettiğimiz gibi, ‘Mekteb’i genel anlamıyla menfî görmüyoruz. Felsefenin Kur’ân’la barışık olan ve olmayanı nasıl ikiye ayrılıyorsa, Mektebin de Kur’ânî ilimlerle nurlanan ve nurlanmayan diye ayrılması gerekir. Kastamonu’da, lise talebelerine verdiği dersi Meyve Risâlesinde neşrederken de Üstadımız bu hususa açıklık getiriyor. Bediüzzaman’ın gaye-i hayali Medreset’üz Zehra’nın mahiyetini anlatmaya çalışan; pedagojik, didaktik ve metodik olarak fen ve din ilimlerinin mecz olmuş haliyle verilmesi öngörülen bu projenin mânâsını izaha gayret eden eserler az da olsa meydana çıkmaya başladığından, hadisenin bu cihetini ilgililere bırakıyoruz. Toptaşı Tımarhanesi’nde bile, Leyla gibi peşini bırakmadığı ve başhekime ders verdiği medresenin maddî boyutlarla sınırlı olmadığını müteaddit defalar anlatmaya çalışır. Fatimî’lerin Fatımat’üz Zehra’ya atfen Kahire’deki meşhur medreseye ‘El-Ezher’ demeleri gibi, Bediüzzaman Hazretleri de sarihan bu alâkayı beyan etmese de, hadiseye ‘mesleğimizde Âl-i Beyt muhabbeti esastır’ adesesinden baktığımızda, yine ismen mü'minlerin annesine izafeti söz konusu oluyor. İsmin müennes, yani dişi olarak kullanılması da dikkatimizi çekiyor. Zira terbiye daha ziyade mürebbiyelerin işidir. En büyük mürebbiye annelerdir. Mü'minlerin sevgili validesine ismen alâka bu noktadan gelebilir. Ayrıca Bediüzzaman’ın Medreset’üz-Zehra’sına Cami’ül Ezher’in kız kardeşi ifadesi de bu mânâya kuvvet veriyor. Günümüzde, Ürdün’ün bizzat ‘Al-i Beyt Üniversitesi olarak kurduğu üniversitenin de çok güzel ve hayırlı çalışmaları olduğu halde, mahiyet olarak söz konusu ‘medreseden’ hayli uzak kaldığı kanaatindeyiz.

Tanzimatla birlikte Reşit Paşa’nın kolundan tutarak medresenin önüne geçirdiği mektebin resmiyetiyle birlikte, İslâm âleminde ‘ikili sistem’ başlamış oluyordu. Avrupaperestlerin, müsteşrik ve müstagriplerin ortak çalışmalarıyla süreç, mektebin hayatına ve medresenin mematına doğru işlemişti. Onun katlini ve terekesini yağmalayan hadisenin ise harf inkılâbının yanlış tatbiki olduğunu burada belirtmek lâzım. Mektep ile Medrese rekabet içerisine girmeden yaşayamazlar mıydı? Ülkenin ve bilhassa insanımızın ikisine de ihtiyacı yok muydu? Bin senelik bir birikimin bir gece içerisinde dünyanın en dehşetli ve derin okyanusunun dibine atılmasına hangi vicdan razı olurdu? Maveraünnehir ve Bağdat-Basra’yı harap eden, kütüphanelerini Dicle’ye atan Moğollar mı, yoksa bin seneden beri medrese yoluyla gelen bin senelik tarih, kültür, ilim ve hafızamıza el koyanlar mı tarihe daha önce geçeceklerdi? Yâdında milletin yarasından taze kanların aktığı bu hadiseyi de ilgili araştırmacılara bırakmak gerekiyor. İnşaallah tarihten ders alınarak hatalar bir an önce tamir edilir ve milletin sızısı böylece sürüp gitmez.

04.02.2008

E-Posta: s.bulut@saidnursi.de




Yeni Asyadan Size

Gezi notları



Yazarlarımızın geçtiğimiz Aralık ayındaki yurt dışı gezilerinden döndükten sonra kaleme aldıkları gezi notlarını, geçtiğimiz günlerde birbiri ardı sıra yayınladık.

Bu çerçevede, önce dış politika yazarımız Mustafa Özcan’ın, Kurban Bayramında İHH heyetiyle birlikte gittiği Kongo gezisine ilişkin yazı dizisini hep birlikte takip ettik.

Ardından, Genel Yayın Müdürümüz Kâzım Güleçyüz’le eşi, Bizim Aile dergisi Yayın Koordinatörü Yasemin Güleçyüz’ün, Avustralya Nur Vakfının davetiyle gerçekleştirdikleri beşinci kıta gezisine dair intibalarını okuduk.

Sonra da genç arkadaşlarımızdan Umut Yavuz’un, Özcan gibi Kurban Bayramında, İHH davetiyle gittiği Azerbaycan’a ilişkin gezi notlarını yayınladık.

Canlı fotoğrafların eşliğinde yayınlanan gezi notları, dünyalarımıza yeni pencereler açıyor, Yeni Asya’nın muhtevasına ayrı bir renk ve canlılık katıyor.

Arkadaşlarımıza teşekkür ediyoruz.

***

Avusturya ve Avustralya

Yine dünyaya açılan pencereler meyanında, Avusturya’da bulunan Mikail Yaprak, bir süredir ara verdiği “mektup”larına yeniden başlayarak bizleri sevindirdi.

Yaprak’ın yazıları devam edecek.

Bu meyanda farklı bir pencereyi de Saadet Topuz imzasıyla Avustralya’ya açtık.

Birkaç aydır gazetemiz sayfalarında zaman zaman görmeye başladığımız bu imza, şu anda Türkiye’ye dönmüş bulunan Gülnihal Alaca ile birlikte, beşinci kıtadaki nur hizmetleri hakkında okuyucularımızı bilgilendirmişti.

(Bu vesileyle, Türkiye dönüşünde Tuncay Beyle hayatını birleştiren Gülnihal Hanımı ve eşini tebrik ediyor, genç çifte iki cihanda sonsuz mutluluklar diliyoruz.)

Saadet Topuz bundan böyle “Avustralya mektubu” başlığı altında yazılarına devam edecek.

***

İsveç ve başörtüsü

Risale-i Nur’da, “din-i hakkı arayan ve Kur’ân’a yönelen” milletler arasında zikredilen İsveç’te son zamanlarda bu mânâdaki gelişmeler hızlandı. Yazarımız Şükrü Bulut’un birkaç yazısında temas ettiği gibi İsveç’te insan fıtratına uygun kararlar alınıyor ve hayata geçiriliyor.

Müslümanlarda bulunması gereken pek çok insanî hasletin yaşandığı bu İskandinav ülkesinin bir başka özelliğini de geçtiğimiz hafta başında yayınladığımız bir röportaj vesilesiyle yeniden hatırlamış olduk.

İnsan hak ve hürriyetlerinin kâmil mânâsıyla geçerli olduğu bu ülkede başörtüsüyle okuma imkânı bulan Ayşe Beyza Kara İsveç dönüşü gazetemize gelerek orada gördüğü saygı ve ilgiyi anlattı. Kara, anlattıklarıyla bizdeki yasakçıları utandırır mı bilmiyoruz. Bu güzel röportajı gerçekleştiren Umut Yavuz’la birlikte, röportaja vesile olan ve halen İsveç’te öğrenimini sürdüren E. Vahdet Eraçıkbaş’a teşekkür ediyoruz.

***

Özdabak’ın karikatürleri

Karikatüristimiz İbrahim Özdabak’ın bilhassa başörtüsüyle ilgili karikatürleri gündem oluşturmaya ve yasağı protesto eylemlerinde poster olarak kullanılmaya devam ediyor.

Hatırlayanlar olacaktır; yakınlardaki bir başörtüsü eyleminde Özdabak’ın konuya çok ilginç bir bakış açısı getiren “Kırmızı başlıklı kız” karikatürü büyütülerek poster halinde taşınmış ve bu kareyi yakalayan fotoğraflar bazı gazetelerde sürmanşet olarak yayınlanmıştı.

Önceki gün de yine Özdabak’ın bir başka karikatüründe aynı şey oldu ve dünkü Hürriyet ve Milliyet'in konuya ilişkin haberlerini süsleyen fotoğrafların dikkat çekici unsurlarından birini oluşturdu.

Özdabak’ı kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

04.02.2008

E-Posta: yeniasyadansize@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

‘Kırık el’le kavgaya tutuşanlar



Hürriyet ve demokrasi yolunda ilerlemeye çalışan ülkemizi, ‘tek parti devri’ne döndürmek isteyen beyhude gayretlere de şahit oluyoruz. ‘İlericilik’ adına yapılan bu gayretler, sadece milletimizi değil, bütün insanlığı kendisine güldürüyor...

Türkiye’yi dünyadaki gelişmelerden koparıp, ‘dediğim dedik, çaldığım düdük’ konumuna sürüklemeyi arzu edenler; bir anlamda ‘kırık kol ile kavgaya tutuşan’ kişiler durumunda. ‘Kavga’ya devam ettikçe, ‘kırık kol’ları biraz daha sakatlanıyor, ancak ‘sıcak tartışma’ bu tahribin fark edilmesini geciktiriyor.

Yürürlükteki herhangi bir ‘kanun’a dayanmayan başörtüsü yasağını ilelebed devam ettirmek isteyen kişiler, ileri sürdükleri her ‘bahane’ ile daha da zor duruma düşüyorlar. Meselâ, yasağı sürdürme taraftarı olan bir rektör, “Başörtüsünü serbest bırakan bir kanun çıkarsa biz bunu tanımayız” anlamında görüşler beyan ediyor. Başka bir rektör de, “Başörtülü öğrenciler üniversitelere gelirse onlara hak ettikleri ‘not’ları vermeyiz” gibi sözler sarf ediyor. Koca koca ‘rektör’lerden, ‘ilim adamları’ndan böyle sözler duymak, doğrusu insanı ümitsizliğe sevk ediyor.

Başörtüsü yasağına karşı çıkanlar, ‘kanunsuz, tamamen keyfî’ olan bir uygulamaya karşı çıkmış oluyorlar. Rektörler, bu ‘karşı çıkış’ı eleştirip, “kanunsuzluğa razı olun” derken; kendileri çıkması muhtemel bir kanunu tanımayacaklarını bugünden ilân ediyorlar. Böyle bir tavır, haklı olabilir mi?

Hele, “Başörtülü öğrencilere hak ettikleri ‘not’ları vermeyiz” anlamına gelen sözler, yüz yılın itirafı sayılmalı... Bir ‘ilim adamı’ bunu nasıl söyleyebilir? Bu söz, “Bu güne kadar çok böyle işler yaptık, çok sayıda başörtülü öğrenciye, dindar bildiğimiz insanlara hak ettiği ‘not’u vermedik, yine yaparız” anlamına da gelebilir. Bu beyan, suç değil, suç üstü suçtur!

Ama insaf ve iz’andan yoksun yasakçılar bu ‘itiraf’lardan memnun bile oluyorlar. Sanki kahramanlıkmış gibi! Oysa bu beyanlar da, ‘kırık kol ile kavgaya tutuşan’ların halini hatırlatıyor.

Netice olarak, ‘kırık kol ile kavga’ edenlerin; bundan önce kazanmaları mümkün olmamıştı ve bundan sonra da mümkün olmayacaktır inşaallah.

“Hak ettiği ‘not’u vermemek” sadece üniversitelerle sınırlı olsa neyse. Dünya şahittir ki, ‘yasakçı’ anlayışı temsil edenler başka pek çok sahada bu ‘kriter’i uyguluyor. Çoğu zaman ‘yazılı’da kazananların ‘mülakat’ta kaybettiklerine herkes şahit. İşte bu uygulamalar neticesinde pek çok üniversite, pek çok bölüm ve pek çok ‘kürsü’ belli anlayışların ‘kurtarılmış bölgesi’ haline geliyor. İnsaf ehli ilim adamları ise bir anlamda ‘imalat hatası’ olarak bu engelleri aşıp gelebiliyorlar.

Türkiye’nin düzlüğe çıkabilmesi, ‘dış’a değil, ‘iş’e bakabilmeyi gerektiriyor. Bunu da ancak gerçek aydınlar yapabilir.

Müslüman milletimiz, kendisine kurulan ‘tuzak’ ve engelleri; ihlâsı ve duâsıyla aşacak inşallah...

04.02.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Kemal BENEK

Bölünme paranoyası



Üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik teklifin ele alındığı Anayasa Komisyonunda tam bir sinir harbi yaşandı. AKP’li üyeler bir gün önce parti yetkilileri tarafından her türlü tahrike karşı sakin olmaları konusunda uyarılmıştı. CHP’li milletvekilleri da buna karşılık o oranda tahrik, hakaret ve provoke edici konuşmalar yaptılar.

Tahrik ve hakaretler o boyuta vardı ki yaptığı esprilerle havayı yumuşatmaya çalışan Komisyon Başkanı Burhan Kuzu bile CHP’li Atilla Kart ve Canan Arıtman’ın sözleriyle çileden çıktı.

CHP’lilerin konuşmalarında en çok kullandıkları iki kavram laiklik ve bölücülüktü. Saatler süren konuşmalarında iki kelime çıkartılsa ortada anlamlı tek tük cümle kalır.

Klasik bir CHP’linin laiklikle ilgili düşüncelerini artık tüm kamuoyu ezberledi. Bölünme paranoyası da başörtüsü ile zirveye çıktı. Mesela; Şahin Mengü: Başörtüsü serbest olursa toplumu tam ortadan ikiye böler. Necla Arat: Kadınlar bölünüyor. Nur Serter: Teklif toplumu bölmeye kadın hak ve özgürlüklerini engellemeye yol açıyor.

Aynı söylem rektörlerde de var. Onlar da laik Türkiye’nin bölüneceğini söylemekten başka hiçbir tutarlı söylem geliştiremiyorlar.

Dünyanın neresinde özgürlüklerin ülkeyi böldüğü görülmüş? Tüm isyanlar, ayaklanmalar kişilerin kendini özgür hissetmediği, rahat ifade edemediği zamanlarda olmamış mı? Başörtüsü eylemleri de durduk yerde mi çıktı?

Başörtüsü üniversitelerde serbest olunca “bir avuç azınlık”, CHP’liler de görecekler ki ne laiklik elden gidecek ne toplum ne de ülke bölünecek.

Buna karşılık toplum da bölünme paranoyalarının nasıl bir kandırmacadan ibaret olduğunu görecek.

Baykal şoka mı girdi?

“Öyle anlaşılıyor ki iş bundan sonra vatandaşındır, milletindir, hukukundur. Millete güveniyoruz. Yaşadığımız deneyler özellikle son dönem bize açıkça göstermiştir ki Türkiye’nin laik demokratik bir cumhuriyet olarak ayakta kalmasının güvencesi, hukukun ve milletin iradesi dışında hiçbir kurumun bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktur. Bunun ortaya çıkmış olması da artık netleşmiştir. Herkes de bu bilince gelmiştir. O nedenle bizim hukukun dışında hiçbir KURUMdan bir bekleyişimiz yok, kimse gölge etmesin başka bir şey beklemiyoruz.”

CHP Lideri Deniz Baykal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın türbanla ilgili “Görüşlerimizi bilmeyen yok” sözlerini böyle değerlendirdi.

Bu sözlerin Baykal’ın malum düşüncelerinin ilâmı olmadığı kesin de nedir peki?

Şok mu, öfke mi, kabul mü, yoksa hayal kırıklığı mı?

Öküz kim, heyeti nerede?

Anayasa Komisyonunda CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Özpolat’ın fıkrası herkesi güldürürken alay konusu da oldu.

Sözlerine “Laiklik aşındırılıyor, kaldırılıyor, içi boşaltılıyor, deliniyor, kemiriliyor” diyerek başlayan Özpolat, serbestliğin üniversitelerle sınırlı kalmayacağına dikkat çekti ardından sözlerinin mânâ ve önemini anlatan bir fıkrayı anlattı:

“Ormanın birinde aslanlar toplanmışlar demişler ki ‘yav kuşa saldırsak uçuyor, maymuna saldırsak ağaca tırmanıyor. File saldırsak büyük. En iyisi öküze saldıralım. Çünkü onların pençesi yok.’ Saldırdıklarında bakıyorlar ki öküzler bir araya gelerek kendilerini koruyorlar. Evdeki hesap çarşıya uymuyor. Açlık devam ediyor. Aslanlar, ‘Tilkiye gidelim’ diyorlar. Tilki ‘ben hallederim’ diyor.

“Tilki öküzlere gidip, ‘arkadaşlar bu aslanlar çok uysal hayvanlar, sizleri çok seviyorlar. İçinizde o sarı öküz var ya onu görünce iştahları kabarıyor. Verin şu sarı öküzü siz de rahat rahat yaşayın’ diyor. Öküzler heyeti toplanıyor sarı öküzü aslanlara teslim ediyorlar. Aslanlar sarı öküzü yiyip karınlarını doyuruyorlar. Birkaç gün sonra aslanlar acıkınca tilki diğer bir öküzün daha verilmesini istiyor. Öküzler heyeti onu da veriyor. Bu böyle devam edince en sonunda aslanlar tilkiyi de aradan çıkarıp, ‘biz canımızın istediğini alırız’ diyorlar. Tabiî öküzleri tek tek veren öküzler heyeti korkarak ve ürkerek diyor ki ‘keşke en başında bu sarı öküzü vermeseydik.”

Fıkra bitince AKP’lilerin ilk sözü “estağfurullah” oldu. Ve ardından sordular. “Eee öküz kim, öküzler heyeti kimler?”

Milletin de tavrı malûm!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Gündemimizde olan türban konusu var. Bu konuda bazı basın organlarında çıkıyor: ‘Asker ne diyor.’ Türk toplumunun bütün katmanlarında bu konuda askerin düşüncesini bilmeyen yok. Bir şey söylememiz malumu ilândan ileri gitmez, onun için bu konuda herhangi bir şey söylemek istemiyorum” dedi.

Doğru. Askerin ne düşündüğü malum. Peki ya milletin ne düşündüğünün hiç ehemmiyeti yok mu? En taraflı anketlerde bile toplumun yüzde 70’i başörtüsü yasağının kaldırılması gerektiğini beyan etmiyor mu? Bundan daha malum bir gerçeklik var mı? Malumu daha kaç kere, nasıl ilâm etmek gerekiyor?

04.02.2008

E-Posta: kemalbenek@gmail.com




Mustafa ÖZCAN

Farsça Nutuk, Fransızca Humeyni



Mustafa Kemal’e ait Nutuk’un Arapça ve Farsça olmak üzere İslâm âlemine dağıtılmakta olduğunu bir şekilde Akşam gazetesinde Serdar Turgut’un köşesinden haberdar oldum. Bu haberi bir taraftan sevinerek diğer taraftan da gelişmelerin aksi istikamette seyrettiği kanaatiyle birlikte içi yanık ve buruk olarak verdiği anlaşılıyor. Bu hususta epey nostaljik bir sunum yapmış. Cumhuriyet rejiminin kurulması aşamasında İslâm dünyasının tam taklit edemese, benimseyemese, içselleştiremese de Kemalist inkilaplara hayranlık duyduğunu ifade ediyor. Aslında bu tesbiti yerinde. Çünkü Kemalist inkilaplar bir reformasyon sürecinin sonu ve ürünüydü. Turgut sadece Emanullah Han’ı misal vermiş ve tersinden bir benzetmeyle Kemalizmin Ebu Zer’i olan Emanullah Han da ülkesini Mustafa Kemal gibi modernize etmek istemiş ve bu hususta Taliban anlayışının tarihi çekirdeği olan Diyobendi medreselerini kapatmıştı. Ama Mustafa Kemal bunun Afganistan için erken olduğunu söylemişti. Emanullah Han bu tavsiyeleri kulak ardı etmiş ve halk da silkinerek onu üzerinden atmıştı. Bu modernist ve reformcu kişiliği ve akim kalan çığırı sonunda bu fakir ülkede meyvasını Muhammed Teraki ve Hafızullah Emin ve Babrak Karmal gibilerle vermiş olmalı. Bununla birlikte, İttihatçıların Maarif Vekili olan Sati Husri de Irak’ta Kral Faysal’la birlikte Kemalist reformları veya inkilapları denemek istemiş, ama tam bir muvaffakiyet elde edememişti. Hamid Algar gibilerine göre, Rıza Pehlevi de İran da Mustafa Kemal’in çizgisini benimsemiş, ama onun kadar ileriye gidememiştir. Aslında David Frum’un yazdığı gibi ‘Kemalizm’i ihraç etmek sadece bizim hevesimiz olmayıp modernleşmenin prototipi olarak Amerikalıların tamim etmek istedikleri bir deneyimdir. Ertuğrul Özkök, Hürriyet’teki 25 Mart 2003 tarihli yazısında tarihin bu yönüne tanıklık etmektedir.

İşte yazdıklarından bazı satırlar: “Amerika Birleşik Devletleri’nde Başkan Bush ve Körfez Savaşı üzerine David Frum’un yazdığı ‘‘The Right Man’’ isimli kitabı okuyorum. Bunu Türkçe’ye ‘Doğru Adam’ şeklinde çevirebilirsiniz. Bu kitapta bizi de ilgilendiren ilginç bir bölüm var. Kitabın yazarı, son 50 yılda Amerikan dış politikasının İslâm dünyası ile ilgili en büyük tutkusunun, çeşitli ülkelerde birer ‘Kemal Atatürk’ yaratmak olduğunu yazıyor. Onun demokrat değil, ama ‘modernleştirici’ yanı onları çok etkilemiş. Onun kadınlara haklarını vermesi, Lâtin alfabesine geçişi, Medeni Kanun’u uygulaması ve gerçekleştirdiği başka birçok reform, Türkiye’yi ABD’nin İslâm dünyasındaki en güvenilir müttefiki haline getirmiş. İşte o nedenle öteki İslâm ülkelerinde de yeni Atatürk’ler aramışlar. Meselâ Endonezya’da Suharto, İran’da Şah Rıza Pehlevi, Mısır’da Nasır’ı böyle bir lider olarak görmek istemişler. En ilginci de bir süre için Irak’ta Saddam’ı, Atatürk modelini gerçekleştirebilecek bir lider olarak görmüşler. “

Elbette Kemalist inkılapları taklit etmeye çalışma güdüsü bir tesadüf değil. Boşluktan doğmuyor. Türkiye ister menfi ister müsbet; bir şekilde İslâm dünyasının daimi ve kalıcı siyasî merkezidir. Küresel modelidir. O sağa kaydığında İslâm dünyası sağa, o sola yattığında İslâm dünyası sola yatar.

***

1808-1928 ve akabinde bir yüzyıl sonra 1908-1926 reform dilimleri veya süreçleri bazen aynen bazen de parçalı olarak İslam dünyası tarafından uyarlanmaya çalışılmıştır. Bu AKP dönemine de yansımıştır. Ama bu yansıma bizdeki ulusalcılar tarafından karşı devrim olarak algılanıyor. Araplar da sürecin böyle tersyüz olmasına hayret ediyorlarmış. İşte bunu Serdar Turgut şöyle tasvir ediyor: “Özetle; Araplar Türkiye gibi olmak istiyor. Ne yazık ki Türkiye’de de Araplar gibi olma istekleri ortaya çıkmış durumda. O bölgeleri iyi bilen uzmanlar, Arap ülkelerinin bu yeni durumu şaşkınlıkla ve Türkiye’nin tavrını anlayamayarak karşıladıklarını anlatıyorlar...” Araplar şimdiki yeni cereyana biraz şaşırabilirler, ama şaşkınlıkları geçince yeni çığırı da izlemeye koyulacaklardır. Bu tarihin akışıdır. Türkiye’ye bir koyun uysallığında takip etmeye başlarlar. Bu liderliğin ve katölizör veya çekici olmanın kimyasında vardır. Türkiye bu kimyayı taşımaktadır. Galiba İranlıların zıddı inkılap veya Türkiye’deki ulusalcıların karşı devrim dedikleri süreci etkilemek ve tersine çevirmek için şimdi hariçte Nutuk kampanyası başlatmışlar. Bu çerçevede, İran’a Farsça ‘Nutuk’ gönderilip, bunun talep eden üniversitelerde dağıtılmasından sonra, Irak, Filistin, Lübnan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt’e de Arapça ‘Nutuk’ gönderilmesi planlanıyormuş. Türkiye bunu yapar da İran boş durur mu? Onlar da devrim yıldönümüne yani 11 Şubat’a hazırlık olarak devrim öncesi Paris’te kalan Ayetullah Humeyni’nin hayatını Fransızca’ya uyarlamışlar ve devrim yıldönümünde Fransa’da dağıtımını yapacaklarmış. Hummalı ve titiz bir çalışma sonucu Muhammed Mehdi Tabatabai ve arkadaşları kitabı Fransızca olarak hazırlamışlar ve dağıtımına hazır hale getirmişler. Elbette bunlar birbirinden bağımsız gelişen hadiseler. Bununla birlikte Nutuk’un İran’da dağıtılmasına karşı Cumhuri İslâmi’nin, bizdeki üniversitelerde başörtüsü serbestisi atağını ‘Laiklik yıkılıyor’ diye vermesi bir karşı hamle sayılabilir mi? Velhasıl kutuplar hâlâ kendi ideolojilerini yaymak için canla başla çalışıyorlar.

04.02.2008

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

Endişe...



Başşehirdeki başörtüsü tartışmaları baş ağrıtıyor. Tıkanıklık, hükümetin bu hususta da doğru dürüst bir hazırlığının olmadığını ortaya çıkarıyor. Başbakanın Madrit’teki çıkışının ardından “Bir cümlelik anayasa değişikliğiyle yasak çözülür” cümlesi, meseleyi bu badireye sürükledi.

Siyaset kulislerinden hiç de iç açıcı haberler yok. Gelinen noktada yasağın bu kez “yasallaştırılıp” daha kapsamlı olarak dayatılması endişesinin alttan alta telâffuz edilmesi, “son çıkış”la çözümün daha da zorlaştığının âdeta itirafı olmakta…

“Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak şartıyla üniversitelerde kılık ve kıyafet serbesttir” ibareli Yüksek Öğretim Kanunu Ek-17. maddesini iptal edemeyen Anayasa Mahkemesinin bu kez başörtüsü tarifini getiren ve “çene altı bağlanması” ibaresiyle şekle bağlayan yeni Ek-17’yi iptal edeceği kanaati yaygın.

Bunun da ötesinde Mahkemenin, 10. ve 42. maddelerinde yapılan kısmî değişiklikleri, yine 12 Eylül ihtilâli anayasası ile “değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen” laiklik ilkesi”ne “şekil” yönünden aykırı bulup iptal etmesi tedirginliği devam ediyor...

Gittikçe tepkilerini arttıran üniversitelere, “Amuda kalkmak çözüm değil” diyen Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Kuzu’nun, “Anayasa Mahkemesi şekil yönünden —anayasayı aşıp—karar verse başka mesele” deyip yapılan düzenlemelerin dönebileceği endişesi bunun ifâdesi…

* * *

Zira genel seçimler öncesi Cumhurbaşkanı seçimlerinde hiç yoktan icât edilip ortaya sürülen “367 şartı”nı onaylayan Mahkemenin yine benzer bir kararı alması ihtimal dışı değil…

Yeniden ortalığa dökülen “tepkiler” ve “protestolar,” buna zemin hazırlamak için. Meclis Anayasa Komisyonunda ilgili anayasa değişikliklerinin görüşüldüğü günde Üniversitelerarası Kurul’un gerginliği tırmandıran toplantısı ve hafta sonu Anıtkabir’deki laiklik mitingi bu maksada yönelikti.

Belli ki öteden beri milletin değerlerinden hazzetmeyen, inanç ve eğitim hakkının teminat alına alınmasından rahatsız olan mihraklar, her fırsatta istimal ettikleri bir âletin ellerinden alınmasına tepkililer.

Görünen o ki rektörlerin haddi aşan “türban açıklamaları”yla, yeniden bir yerlerden düğmeye basıldı; arkası gelecek. Tıpkı “28 Şubat postmodern darbe” sürecinde olduğu gibi “Laiklik elden gidiyor,” “irtica tehdidi” tahrikleriyle tansiyon yükseltilecek. Bu arada köşede bucakta yakalanan görüntüler televizyonlarda servis edilip fitne ateşi alevlendirilecek…

Baştan beri AKP siyasî iktidarını destekleyen medya ve iş dünyasının bu husustaki tavır değişikliği de bunun göstergesi…

Belli ki siyasî iktidarın bu konuda ciddî bir hazırlığı yok. Hatta, Başbakanın tâ İspanya’dan bu hususta sabırsızlanan seçmene “selâm” mâhiyetinde gönlünü almak ve siyaseten oyalamak amacıyla bu “çıkış”ı yaptığı, AKP destekçisi kalemşörlerce de belirtilmekte. “CHP ile olmazsa MHP ile olur” dedikten sonra. MHP’nin “bir cümle ile çözülür”ün üstüne atladığı kaydedilmekte…

* * *

Hükümet, yasadışı yasağı yasayla, hele anayasa ile kaldırma teşebbüsünün yasağı kaldırmayacağı ikazlarını dinlemedi. Bu tür muhataralı bir “tarz”ın, sorunu daha da karmaşık hale getireceği, tepeden inme emr-i vaki kanunsuz keyfî yasağa “yasal” ve hatta “anayasal” dayanak kazandıracağı uyarılarını dikkate almadı.

Yasağı yasayla çözmenin, tam aksine yasağın “anayasa maddesi” haline getirilmesiyle kapsamının genişletilip kamuda daha da teşmil edileceğine kulak asmadı. Her fırsatta yasanın iptali ya da değiştirmesiyle, Türkiye’de hakkında hiçbir kanun olmayan kadınların kılık ve kıyafeti yasal düzenlemeye tabi tutacağı tehlikesini önemsemedi.

Kur’ân’ın âyetleri ve Peygamberimizin hadisleriyle “dinî bir vecîbe” olan tesettürün tamamlayıcısı başörtüsünün yasayla yasaklanmasına bahane edileceği endişelerini nazara almadı.

Gelinen noktada, “velev ki siyasî simge de olsa” çıkışının, halka rağmenci yasakçılarca, tamamen bir insanlık hakkı ve inancını yaşama hakkı olan başörtüsünü “siyasileştirme” tehlikesi başladı.

İnanç gereği takılan başörtüsü, âdeta bir “siyasî simge” olarak lanse edilerek, Türkiye’yi içinden çatıştırıp güçsüz bıraktırma küresel plânının bir parçası olan “Türk-Kürt”, “Alevî-Sünnî” ayrışması ve kamplaşmasına ilâveten “laik-antilaik” kutuplaşması ve kavgasına âlet edilmek için kullanan iç ve dış ifsat odaklarına gün doğdu…

Oysa, yasağın inanç ve manevî değerlere saygılı üniversite yöneticilerince dayatılmaktan vazgeçilmesi, meseleyi Türkiye’nin gündeminden çoktan düşürürdü. Zaman içinde yasadışı yasağın amansızca tatbikinden vazgeçilmesi, başörtüsüne müdahâle edilmemesi konuyu kökten çözerdi. Bunca sakıncalı ve riskli gürültüye gerek yoktu.

Umarız; bir defa daha mesele “Ne yapalım, çözmek istedik, ama bırakmadılar” kırılganlığına dönüşmez; akl-ı selimle suhûletle çözülür; endişeye mahal kalmaz…

04.02.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri