Amerika ve İsrail’in ortak başlattığı İran bombardımanının ne kadar süreceği meçhul. İsrail tarafının amacı belli:
Bölgenin bir kısmını yıllarca meşgul edecek bir kaos ortamı oluşturmak. Rejim ve devlet yapısının belinin kırıldığı, bazı grupların silâhlandırıldığı bir şiddet döngüsü ortaya çıkarmak. Bu gaye doğrultusunda sivil, kadın, çocuk ayrımı gözetmeden herkesi hedef almak.
İsrail bu hareketleri için Gazze’deki soykırım sırasında Avrupa Birliği’nden ve ABD’den aldığı onayın yanı sıra, İslâm dünyasının liderlerinin en asgarî düzeyde bile birlik gösterememesinden de cesaret aldı.
Amaçları başlattıkları ateş çemberini olabildiğince genişletmek.
Sadece geçtiğimiz ay içinde yaşanan bazı gelişmeleri sayalım:
ABD Savaş Sekreteri Hegseth’in Mescid-i Aksa’nın yıkılmaması için bir sebep görmediğini söylediği ortaya çıktı.
ABD’nin İsrail büyükelçisi Huckabee, Tucker Carlson’la yaptığı röportajda “İsrail Nil ile Fırat arasını ele geçirebilir; bu onun hakkıdır” dedi.
Netanyahu her fırsatta karşılarında artık yeni bir “Sünnî eksen” oluştuğunu dile getiriyor. Bu eksene karşı yeni müttefikler bulacaklarını açıklıyor (Hindistan’ın İslâm karşıtı lideri Modi gibi).
İsrail eski Başbakanı Naftali Bennett: “Yeni İran artık Türkiye. Erdoğan daha sofistike bir tehlike” dedi.
ABD’nin savaş yanlısı yayınlarından Wall Street Journal, “İran’dan doğacak boşluğu Türkiye doldurmadan harekete geçilmeli” başlıklı bir yazı yayımladı.
İran’a füzelerin atıldığı ilk günlerde bile üst düzey İsrail yetkililerinin iki lafından biri Türkiye’ydi. Siyonizm destekçisi ABD think tank’lerinde yıllardır Türkiye aleyhine propaganda yapan kişilerin ilk tepkisi de “Ankara da bir gün Tahran gibi olacak” demek oldu.
Henüz İran’a açılan savaşın akıbeti belli olmadan yeni savaşların ilanı çoktan yapılmaya başlandı.
Bir kesim, “Türkiye İran değil. NATO üyesi, Avrupa’nın en büyük ekonomik ortaklarından biri, bir enerji koridoru ve ABD müttefiki bir ülke” diyerek bu açık savaş ilânlarının arkasının boş olduğunu öne sürüyor.
Bu görüş, NATO sisteminin bir NATO ülkesini dış saldırılardan koruyacağı; Avrupa’nın kendi ekonomisini ve siyasetini büyük sıkıntıya sokacak bir savaşa karşı çıkacağı; ABD’nin de Türkiye gibi önemli bir müttefikini kaybetmek istemeyeceği varsayımlarına dayanıyor.
Ancak bugün Avrupa liderleri uluslararası hukuku ve “kurallara dayalı düzeni” koruma konusunda ortak bir irade gösteremiyor. İspanya ve İrlanda gibi az sayıda ülke bu savaşlara ve soykırıma açıkça karşı çıkarken, bazı devletler sessiz kalıyor, bazıları ise destek veriyor.
Avrupa, ya kendini çaresiz görüyor, ya da bu gelişmelerden çıkar sağlayan aktörlerin etkisi altında. Her hâlükârda güvenmek mümkün değil.
ABD tarafında ise son aylarda İsrail’in taleplerine engel olunamadığı görülüyor. Dışişleri Sekreteri Rubio’nun “Biz saldırmasak İsrail zaten savaşı başlatacaktı; biz de gafil avlanmamak için harekete geçtik” demesi, durumun ABD adına vehametini gösteriyor.
Böyle bir ABD’nin bırakın kendi çıkarlarını koruyamaması, NATO’yu bile bu uğurda feda etmesi çok şaşırtıcı olmaz. Kısacası güven olmaz.
Tüm bu aceleciliğin arkasında elbette cani bir plan var. Türkiye en kısa zamanda bu çembere sokulmak isteniyor. Çemberin dışında geçirdiği her dakika Türkiye lehine sayılıyor.