Üç saatlik yolculuktan sonra okunan salavat nidalarıyla Medine semalarını inleterek havaalanına ayak basmış, şirketin tahsis ettiği araçlarla otele ulaşmıştık. Bizi misafir eden mekânın Mescid-i Nebevî’ye çok yakın olduğunu görünce hem şaşırmış hem çok sevinmiştim. Tabiî bu mukaddes mekânlara ilk ziyaretimdi ve beni şaşırtacak çok farklı manzaralarla karşılaşacaktım.
Kafile olarak Mescid-i Nebevî’de birlikte kıldığımız yatsı namazı, ruhlarımızda tarif edilmez hazlar yaşamamızı sağlamıştı. Sonraki gün Medine’den ayrılıncaya kadar Resul-ü Ekrem’e komşu olma, onu defalarca selâmlama bahtiyarlığına ulaşmıştık. Ümmetin, evlatlarımızın, sevdiklerimizin selamete, hidayete ulaşma duaları dillerimizden eksik olmadı. Dualarımızı o kâinat Sultanının mübeşşiri, mürşid-i a’zamının şefaati eşliğinde acziyet içinde Rabbimize arz ediyorduk.
Cennet’ül-Baki’de medfun olan binlerce sahabenin mütevazı kabirlerinde hürmetle yol alırken daire-i Nübüvvetin hademeleri ve o güneşin yıldızları olan Sahabeler, manevî âlemde resmî geçit yapıyordu. Cenab-ı Hakk’a yakın olma makamlarına, fazilet-i uhreviye cihetinde neden insanların ve hatta evliyaların yetişemediklerini hatırlıyorduk. Ziyaret ettiğimiz Uhud’da, “İslâm ordusu galip geldi” heyecanıyla Resul-ü Zişan’ın emrine uymayanların mevzilerini terk etmesiyle Sahabelerin mağlubiyetine zahiren sebep olduğunu hatırladık. Cesareti ve sadakati yerin ve göğün arasına sığmayan Hz. Hamza’nın, etrafı koruma altına alınmış geniş alan içinde yer alan kabirdeki ruhuna Fatihalarımızı hediye ettik.