Kur'an'da oruç mealen şöyle geçer: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.”1, Bu ayet, orucun takvaya ulaşma yolu olduğunu açıkça vurgulamıştır.
Bediüzzaman, “Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenab-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine, hem hayat-ı şahsiyesine, hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri….”2,nazara vermiş.
Allah’ın rububiyeti cihetiyle zemin yüzüne bakıldığı zaman zemin yüzünü bir sofra-ı nimet suretinde halk etmiştir. Bütün nimetleri içinde barındıran ve insanların maddî ve manevî duygularına hitap eden büyük bir sofradır. Bu sofrada her canlının rızkı hazırlanmıştır. Bu küllî sofrada insanoğlu fıtratı gereği âdeta bütün sofrayı ihata edecek bir tarzda faydalanıyor. Oruç, insanı Rabbin sofrasında misafir olduğunu fark etmeye sevk eder, nimetlerin kıymetini öğreterek insanı şükre yöneltiyor.
Bütün bu sofraların mükemmel bir şekilde tanzim edilmesinde, Allah’ın rububiyet sıfatı tecelli ediyor. Rububiyet sıfatı, Cenab-ı Hakkın, her zaman her yerde her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir ve malikiyeti ve besleyiciliği arttırmaktır. Oruç, rububiyetin tecelli ettiği bu büyük sofranın bir nevi ilancısı hükmündedir.
Ramazan orucunun sosyal ve içtimaî hayattaki hikmeti ise insanoğlunun görmüş olduğu en ağır hadiselerin acı faturası ekonomik sebepler olmuştur. Fakir ve zenginler arasında ki çarpışmanın temelinde sermaye paylaşımında ki dengesizlikler vardır.
Bediüzzaman Hazretlerinin ne kadar haklı olduğu, “... Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?” veya “İstirahatim için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim.” tespitinin doğruluğunu günümüzdeki baskıcı, zalim ve zorba insanların tutum ve davranışları ispat ediyor. Böylesi egoist tutum ve davranışlar sosyal ve içtimaî hayatı alt üst ediyor. Keza “Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da zekâttır ve zekâtın mükemmili (tamamlayıcı) olan sadakattır ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir”3 demiştir.
Demek ki adil ve şefkatli bir dengenin sağlanması zengin ve fakir sınıfı arasında bir köprü kurmak ile mümkün olabilir. Bu iki sınıf arasında toplumsal dengeyi sağlayan mükemmel din, İslâm dinidir. İslâm dini zekât ve yardımlaşma köprüleri ile fakir ile zengin arasında ilişki kurarak, zengin oruçtaki açlıkla fakirin halini anlar, onun yardımına koşar.
Orucun nefis cihetindeki rolü de, insanın benliğini terbiye etmekte önemli bir vasıtadır. İnsanı firavunluğa götüren bu benlik, acizlik ve zayıflığını ispat ettiren oruçtur. Ehl-i tasavvuf nefsin terbiyesinde perhize bundan dolayı önem vermişler.
Bediüzzaman Hazretleri oruç ile nefis arasındaki münasebetine şöyle bir açıklık getirmiş.
"Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:"
"Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir"4 Vesselâm…
Dipnotlar:
1- Bakara Suresi: 183
2- 29. Mektup, 1. Nükte
3- ESDE, Sünuhat, s. 422.
4- 24. Mektup 9. Nükte