"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Doğru İslam'ın tarifi Risale-i Nur’da

31 Ağustos 2021, Salı 00:02
PROF. DR. İLYAS ÜZÜM: KUR’AN VE SÜNNET ÇİZGİSİNDE, FITRATLA UYUMLU DOĞRU İSLAM YORUMUNA RİSALE-İ NUR’LA ULAŞILIR.

RÖPORTAJ - YENİ ASYA

AÇIKLAR, AMA ZORLA DİKTE ETMEZ

“Kur’an ve Sünneti anlama kılavuzu’ Risale-i Nur ‘hürriyete dayalı bir iman ve ibadet takdimi’ yapar; iman esaslarını aklî burhanlarla temellendirir; namaz, oruç gibi ibadetleri insanî gerçekliğimize uygun şekilde açıklar; tesettürün lüzumunu ortaya koyar; fakat bunların topluma zorla dikte edilmesi gerektiğine dair en küçük bir işarete bile yer vermez.”

SAVRULMALARDAN UZAK KALARAK

“KENDİ tahkik ve tetkikine bağlı olarak Risale-i Nur’u bu gözle okuyan, anlamaya ve yaşamaya çalışan bir kimse, -Allah’ın inayetiyle- her türlü savrulmalardan uzak kalarak, Kur’an ve Sünnet çizgisinde, fıtratla ve tekvinî şeriatla uyumlu ‘doğru İslam’a ulaşabilir. Samimiyet ve hakkaniyetle tetkik edildiğinde, bu hükme varılabilir.”

***

Prof. Dr. İlyas Üzüm Yeni Asya’nın sorularını cevaplandırdı - 2

Birinci Bölümü okumak için tıklayınız

DOĞRU İSLAM’IN TARİFİ RİSALE-İ NUR’DA

‘Kuran ve sünneti anlama kılavuzu’ diyebileceğimiz Risale-i Nur ‘hürriyete dayalı bir iman ve ibadet takdimi’ yapıyor. Onu bu gözle okuyan, anlamaya ve yaşamaya çalışan kimse, -Allah’ın inayetiyle- her türlü savrulmalardan uzak kalarak, fıtrat ve tekvinî şeriatla uyumlu ‘doğru İslAm’a ulaşabilir.

Bu izahtan şunu mu anlayacağız? İslâm’a göre hem inanç alanında hem amelî alanda tam bir hürriyet söz konusu olmalıdır?  

Evet, bunu anlayacağız. Eğer ‘dinde zorlama yoktur’ âyetini dine giriş ile sınırlı tutar, amelî alanda ‘zorlama’nın olabileceğini kabul edersek bu dinin ruhuna aykırı olur; ‘amelde münafık olmak’ diye adlandırılan bir nifaka kapı aralamış oluruz. Yani namaz kılan, Allah emrettiği için namaz kılmalıdır; eğer otoritenin baskısından dolayı namaz kılarsa, o takdirde kıldığı namaz değil, namaz formunda anlamsız, nifakane davranış olur. Diğer ibadetleri de buna kıyas edebiliriz. 

Bu konu çok önemli olduğu için biraz detaylandırmak gerekiyor. “Dinde zorlama yoktur” âyetini müfessirler nasıl anlamışlardır? 

Bazı âlimler bu âyetin cihad âyetlerinin nüzulü ile nesh edildiğini, bazı âlimler neshin söz konusu olmayıp hükmünün devam ettiğini, bazı alimler bunun ehl-i kitapla ilgili olduğunu, bazı alimler hükmünün sadece dine girişle ilgili olduğunu, bazı âlimler dine girdikten sonra da hükmün söz konusu olduğunu… ifade etmişlerdir. Esasında bu çeşitlilik bile ayetin tek bir yoruma inhisar ettirilemeyeceğini göstermektedir. O halde âyeti dinin temel maksatlarını (makasıd-ı şeria) dikkate alarak yorumlamak kaçınılmaz hale gelmektedir. Madem din bir imtihandır, madem inanmak ya da inanmamak –birçok başka âyette vurgulandığı gibi (meselâ Yunus 10/99; Kehf 18/29) irade- vîdir yani kişinin hür tercihine bırakılmıştır, madem ibadeti ibadet yapan hür iradeye ve halis niyete dayalı tutumdur; o halde İslâm’da, hem dine giriş ve kabul edişte hem de dinin amelî hükümlerini yerine getirişte ‘hürriyet’ asıl olmalı; hürriyetin zıddı olan baskı, zorlama, zorbalık ve istibdat söz konusu olmamalıdır. 

Bu konuda sünnetteki uygulamalar nasıldır? 

Sünnetteki uygulamaları yorumlarken de usûlî olarak metnin kat’î olup olmadığı, metin kat’î ise delaletinin kat’î olup olmadığı, ayrıca ilgili rivayetin âyetlerle ilişkisinin paralellik arz edip etmediği, uygulamanın tarihî bağlamının ne olduğu, diğer rivayet ve uygulamalarla benzerlik yahut çelişki niteliği taşıyıp taşımadığı ve nihayet dinin temel maksatlarıyla uyumunun ne olduğu… gibi kriterleri göz önünde bulundurarak değerlendirmeler yapmak gerekiyor. Söz gelimi, burada bir kısmına işaret edilen kriterleri dikkate almaksızın, literal bir okumayla, bir rivayeti cımbızlayarak üzerine hüküm bina etmek isabetli olmayacaktır. Meselâ Resulullah’ın (asm), “Ben, insanlar ‘Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim O’nun peygamberi olduğuma şehadet edinceye, namazı kılıncaya, zekâtı verinceye kadar savaşmakla emrolundum; kim bunları yaparsa, -İslâmî hak hariç-, kanlarını ve mallarını korumuş olurlar, hesapları Allah’a aittir” hadisini (Buharî, “İman”, 17) literal bir okumaya tabi tutan Vehhabîler, müşriklerin İslâm’a dâvet edilmeleri gerektiğini, kabul etmemeleri halinde onların öldürüleceği sonucuna ulaşmaları (bk. binbaz.org.sa) bunun bir örneğini teşkil eder. Böyle bir anlayış Kur’ân’ın ‘hürriyet’e vurgu yapan bütün âyetlerini boşa çıkardığı gibi, insan fıtratına ve dinin ruhuna aykırı bir mahiyet taşımaktadır Oysa Resulullah’ın (asm) bu açıklaması “savaş şartlarında“ dile getirilmiş bir husustur. Nitekim o (asm), inanmayanlarla sürekli olarak savaş içinde olmamış, Tevbe Sûresinin 29. âyeti çerçevesinde gayr-ı Müslimlerin cizye vermesi mukabilinde onları kendi inanç ve uygulamalarında serbest bırakmıştır.  

Peki, İslâm’da siyasî otorite dinî hayatla ilgili olarak sınırlayıcı, zorlayıcı, kısıtlayıcı hiçbir düzenleme yapamaz mı? 

Elbette yapar. Tarihin hiçbir döneminde ve yer yüzünün hiçbir devletinde ‘sınırsız bir hürriyet’ söz konusu olmamıştır. İslâm da, vahiy ve sünnetin genel prensipleri dahilinde “toplum sağlığını korumak, kamu düzenini temin etmek, istismarları ve suistimalleri önlemek, fertlerin barış, adalet, güven ve huzur içinde hayat sürmelerini temin etmek“ üzere birtakım düzenlemelere gider, gidebilir. Bu genel anlamda ‘hürriyetin’ elden alınması anlamına gelmez, aksine fertlerin daha geniş bir ‘hürriyet’ ortamı içinde yaşamalarını sağlar. Kur’ân’da yer alan had cezalarını, fıkıhtaki tazirleri bu çerçevede anlamak gerekir.  

Tekrar Taliban’ın uygulamalarına dönersek, namaz kılmayanlara, sakalını kesen erkeklere, uluorta giyinerek dışarıya çıkan kadınlara yaptırım uygulamalarının fıkıhta yeri yok mudur? Varsa, bu tür uygulamaları dinin bir hükmü olarak değerlendirmek gerekmez mi?  

Dinin hükümlerini sağlıklı şekilde kademelendirmek gerekir. ‘Dinî bir hüküm’ diye ortaya konulan bir anlayış ya da uygulama; âyete mi dayanıyor, hadise mi dayanıyor, içtihada mı dayanıyor, icmaya mı dayanıyor, kıyasa mı dayanıyor, ulemanın ekser bir kavline mi dayanıyor, yoksa bir fakihin ya da âlimin görüşüne mi dayanıyor? Önce bunu tesbit etmek gerekiyor. Soruda zikredilen örneklerden hiçbirisi ile ilgili olarak Kur’ân’da ve hadiste herhangi bir dünyevî yaptırımdan söz edilmemektedir. Meselâ, Kur’ân’da namazla ilgili çok âyet bulunduğu halde namaz kılmayanlara dair hiçbir cezaî işlemden söz edilmediği gibi zorla namaz kıldırılması gerektiğine dair de en küçük bir işaret yoktur. Öte yandan namaz kılmayan bir kimsenin durumuna ilişkin, bu kişinin namazı inkârından dolayı mı yoksa tembelliğinden dolayı mı kılmadığına bağlı olarak da hükümler değişmekte, mezhepler farklı içtihatlar ortaya koymaktadır. Aynı şekilde kadınların tesettürü ile ilgili olarak başlıca iki âyet bulunup (Nur 24/31; Ahzab 33/59) bunlarda, bu hükmü ihlâl edene yönelik herhangi bir dün-yevî cezadan söz edilmemektedir. Erkeklerin sakal bırakması ise tamamıyla sünnet, hatta kimilerine göre örfî sünnet olup kesilmesinin uhrevî bakımdan sünnet sevabından mahrum kalınması dışında, dünyevî olarak hiçbir yaptırımı bulunmamaktadır.  

Son olarak bütün bu konularda ‘doğru İslâm’ın ölçüsü nedir, kendi anlayışımızın doğruluğundan nasıl emin olacağız? 

İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân ve onun açıklaması demek olan sünnettir. Fukaha ahkâma dönük hükümlerle ilgili olarak buna icma ve kıyası da eklemişlerdir. İlk dönemlerden itibaren Kur’ân ve sünneti doğru anlamak için tefsir usûlü ve hadis usûlü, fıkhın müstakil bir disiplin olmasıyla ilgili olarak da usûl-i fıkıh ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan zaman içinde dinin özünden kaymalara karşı da Allah, rahmet tecellisi olarak, dini aslî mecrasına oturtmak üzere, her asırda bir müceddit göndereceğini va’d etmiş (Ebu Davud, “Melahim”, 1) ve tarihi olarak da göndermiştir. O halde ‘doğru İslâm’a bütün bunları birleştiren bir metodoloji içinde ulaşılabileceği oraya çıkmaktadır. Şartlanmaya girmeksizin, samimiyet ve hakkaniyetle tetkik edildiğinde, içinde yaşadığımız ahir zamanda Risale-i Nur’un bu vazifeyi kâmil bir şekilde gördüğü kolayca anlaşılmaktadır. Nitekim burada Taliban’ın İslâm anlayışı üzerinden gündeme gelen hususta Bediüzzaman ‘hürriyet’i; a) İmanın hassası, b) Rahman’ın atiyyesi olarak anmakta (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 179), şeriatın istibdadı kaldırmak için geldiğini beyan ederek (a.g.e., s. 121), -deyim yerindeyse- kitabın ortasından konuşmaktadır. Bakıldığında, bir yönüyle insanlara ‘Kur’ân ve sünneti anlama kılavuzu’ diyebileceğimiz Risale-i Nur ‘hürriyete dayalı bir iman ve ibadet takdimi’ yapmakta, iman esaslarını aklî burhanlarla temellendirmekte, namaz, oruç gibi ana ibadetleri insanî gerçekliğimize uygun şekilde açıklamakta, hanımlar için tesettürün lüzumunu ortaya koymakta, fakat bunların zorla kabulü ya da topluma dikteedilmesi gerektiğine dair en küçük bir işarete bile yer vermemektedir.  

Sonuç itibariyle, kendi tahkik ve tetkikine bağlı olarak Risale-i Nur’u bu gözle okuyan, anlamaya ve yaşamaya çalışan bir kimse, -Allah’ın inayetiyle- her türlü savrulmalardan uzak kalarak, Kur’ân ve sünnet çizgisinde, fıtratla ve tekvinî şeriatla uyumlu ‘doğru İslam’a ulaşabilir, diye bir hükme varılabilir. Elbette en doğrusunu Allah bilir. 

SON

Okunma Sayısı: 1988
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Hüseyin İlhan

    31.8.2021 12:01:01

    Allah razı olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı