"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İslâm, demokratik bir sistemle anlatılabilir

26 Haziran 2019, Çarşamba 01:04
Türkiye’nin elinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin yazmış olduğu Risale-i Nurlar var. Bu büyük bir eserdir. Türkiye’nin hazinesi olan Risale-i Nurlar ile hem İslâm âlemine ve hem de Batıya hitap edebiliriz. Yeter ki tam demokrasiye geçelim. Zaten İslâm en güzel şekilde ancak demokratik toplumlarda yaşanabiliyor ve anlatılabiliyor. Bunu tersinden alırsak, demek ki İslâm ancak demokratik bir sistemle anlatılabilir.

Dr. Ömer Ergün “ADALET ve LİYAKAT” Semineri -  6

***

Moderatör: Nasıl olacak din ile devlet arasındaki ilişkiler?

Ömer Ergün: Denilir ki; Batı Toplumları’nda, din ve vicdan hürriyeti vardır, devlet dinî inanca ve dinî kurumlara karışmaz, dinî cemaatler ve dinî kurumlar da devletin işine karışmaz. Kişi istediği gibi düşünür, istediği gibi ibadetini yapar, kişi “bu benim inancımdır” dedikten sonra devlet hiçbir şekilde o kimsenin inancına karışamaz. Devlet bütün dinlere, bütün ideolojilere ve bütün inançlara karşı nötr vaziyettedir ve onların tamamının var olması ve hatta bir kültürel unsur olarak gelişmesi için çalışır ve eşit biçimde imkân ve destek verir. Yani bu anlamda Batı toplumlarında devlet ile din arasındaki ilişkide dinin bağımsız bir konumu vardır, dinin bir tüzel kişiliği söz konusudur. Devlet de bu tüzel kişiliği tanımış durumdadır.

İş böyle olduğu zaman devlet de rahatlıyor dindarlar da. Demek ki bu yapıyı kurabilirsek, dindarlarda, hele de devlet eliyle dine hizmet etmek gibi bahanelerle, devleti yönetme ve devleti ele geçirme gayretinin ya da refleksinin olmaması lâzım.

Batı Toplumları’nda “şu benim inancımdır, ben bunu geliştirmek istiyorum” dediğin zaman devlet senin önünü açıyor, genişletiyor. Ne zamana kadar? Başka bir dini, ideolojiyi, ortadan kaldırmak istediğin ana kadar.  Yani, devlet “her cemaat, her düşünce, her görüş, her din benim için birdir” diyor ve “eşit bir şekilde yaşayacaksınız, barış içerisinde olacaksınız ve birbirinizi yok etmeye çalışmayacaksınız” diyor.

MEDİNE SÖZLEŞMESİ

Moderatör: Bunu Müslümanlara uygulayabilir miyiz? Yani bu sistem İslâmiyet’e aykırı mıdır?

Ömer Ergün: Devletin her dine eşit mesafede olması İslâm’a aykırı değildir. Hıristiyan da, Müslüman da, Yahudi de bir devletin toprakları içinde kendi dinî inanç ve kültürlerini birlikte bir arada yaşayabilirler. Medine Sözleşmesi bunun çok güzel bir örneğidir.

Moderatör: O zaman bizim yapmamız gereken nedir?

Ömer Ergün: Yapmamız gereken, devleti nötr hale getirip, bütün dinlere aynı uzaklıkta tutacağız. Dinlerin, mezheplerin, meşreplerin devlete olan müdahalesini önleyeceğiz. Tabiî Türkiye açısından İslâm dininin mensupları devlete bu gerekçeyle müdahale edemeyecek demektir. Yoksa bir din olarak Hıristiyanlığın ya da Yahudiliğin devlete müdahale edebileceği bir ortam Türkiye’de yok zaten.

Yani İslâm’ın, refleks olarak, devleti yönetme refleksinin olmaması lâzım. Olursa ne olur? Devleti hangi İslâm anlayışı yönetsin tartışması çıkar. Sonra da insanlar fikren ya da fiilen çatışır. Halbuki İslâm sulh ve selâmettir ve çatışma ortamında İslâm yaşanamaz ve anlatılamaz.

Diyelim ki bir kısım dindarlar “Ben Müslümanım başa geleceğim, bütün kadroları ele geçireceğim ve şeriatı uygulayacağım” dedi ve halk da destek verdi ya da darbe, ihtilâl vs. yaptı ve bir şekilde muvaffak oldu ve başa geldi. Kendi anlayışına göre dinin emir ve yasaklarını uyguladı.

Sıkıntı işte o zaman çıkıyor, dine zarar en çok bu sistemde geliyor, çünkü Müslüman dediğimiz insan baştadır. İnançlı kimsedir ve İslâm’ı uyguluyor, ama İslâm’ı halkın büyük ekseriyeti üzerinde zor kullanarak ve dolayısıyla şeklen de olsa yanlış uyguluyor ve hatta zulmediyor. Bu sefer yöneticilerin bütün bu hataları ve suçları dine mal ediliyor.

Buradan da anlıyoruz ki Bediüzzaman Hazretleri’nin de dediği gibi halkın bütün kesimlerinin yüzde altmış yetmişi tam dindar değilse dindarlar bir şekilde devleti ele geçirdiğinde devlet eliyle dine hizmet etmek yani devleti dine hizmetkâr yapmak da isteseler bunu başaramıyorlar. Aksine dini siyasete alet etmeye mecbur oluyorlar ve dine zarar veriyorlar.

DİN, DEVLET ELİYLE ANLATILIRSA...

Demek ki toplumun büyük çoğunluğu kul hakkı yememeye ve zulmetmemeye özen gösteren türden dindar insanlardan oluşursa, toplum bu seviyeye gelebilirse, o zaman İslâm, hukuk düzeni anlamında da iktidara kendiliğinden gelmiş demektir.

Hem böyle bir toplumda Müslümanların diğer dinlerin mensuplarına tahakküm etmesi de söz konusu olmaz.

Yani, İslâmiyet açısından bu zamanda sanki Peygamber Efendimizin (asm) dönemine dönmüş gibiyiz. Dinin devlet olarak değil, fert olarak anlatılması lâzım. Teke tek, sivil kuruluşların İslâm’ı anlatması lâzım. Din, devlet eliyle yani bugünkü anlamıyla devlet zoruyla anlatırsa ya da İslâmî bir hayat buna gönüllü olmayan çoğunluğa devlet eliyle dayatılırsa bugünkü münafıklaştırıcı sistem ortaya çıkıyor. Hem de devlet dini anlattığı zaman, devletin yaptığı her yanlış, İslâm’ın hanesine yazılıyor, bu İslâm’a en büyük zulümdür.

Moderatör: Devlet yanlış insanların eline geçmiş iken tek tek insan ıslah ederek toplumu ve dolayısıyla devleti düzeltmeye çalışmanın başarı şansı var mı?

Ömer Ergün: Elbette yok. Zira devlet açık dinsizin ya da siyaseti dinsizliğine alet eden münafıkların eline geçmişse onlar devleti de alet ederler ve sizin ihlâsla sivil biçimde din hizmeti yapmanıza da izin vermezler. Demek öncelikle devleti Demokratların eline vermek lâzım.

Bu açıdan da Türkiye bir örnek olabilir. Yani Türkiye’nin örnekliği Siyasal İslâm anlayışının başa geçmesi anlamında bir örneklik değil ve olamaz. O kötü örnek İran’da ve başka yerlerde yaşandı zaten. Biz Türkiye’deki dindarlar olarak demokratik sistem içinde dine hizmet örneğini ortaya koymalıyız.

TÜRKİYE’NİN ELİNDE RİSALE-İ NURLAR VAR

Türkiye’nin elinde, Bediüzzaman Hazretleri’nin yazmış olduğu Risale-i Nurlar var. Bu büyük bir eserdir. Türkiye’nin hazinesi olan Risale-i Nurlar ile hem İslâm âlemine ve hem de Batıya hitap edebiliriz. Yeter ki tam demokrasiye geçelim. Zaten İslâm en güzel şekilde ancak demokratik toplumlarda yaşanabiliyor ve anlatılabiliyor.

Bunu tersinden alırsak, demek ki İslâm ancak demokratik bir sistemle anlatılabilir.

Aynı şey Risale-i Nurlar açısından da geçerlidir. Siyasal İslâm’ı esas alan sistemlerin hâkim olduğu devlet rejimlerinde Risale-i Nurlar anlatılamaz, anlatılamıyor. Bunlar Risale-i Nur’un iman esaslarının anlatılmasına bir perde olmuş oluyorlar. Çünkü Risale-i Nurlar’a göre İslâmiyet sivil olarak anlatılır. Şahıstan şahısa ve gönüllü organizasyonlarla bire bir anlatılır.

Siyasal İslâmcı anlayış ise, “din devlet eliyle anlatılır ve yaşatılır” diyor. Devlet eliyle anlatırsan, söylemek belki ağır olacak, ama münafıklık ortaya çıkar. Daha doğrusu, münafıkların sayısı artar. Ama din gönüllü kuruluşlar vasıtasıyla ve sivil kalarak anlatılırsa, kalpten ve Allah için yapılan hizmetler nevinden olur yani münafıklık kokan dünyevî menfaatlerden ziyade doğrudan Allah için yapılmış olur. “Din nasihattir”in bir manası da bu olsa gerektir.

Demokratik Batı devletlerinde devletin tarafsızlığı, halkının inançlarına, rengine ve saireye bakmadan herkese eşit muamele etmesi önemli bir uygulama. Cenab-ı Hak nasıl Rahman ismiyle kâinata eşit ve dengeli tecelli etmiş, Adl isminin aslında Rahman isminin bir tecellisi olduğunu Üstad söylüyor. Rahman, Cenab-ı Hakk’ın mü’min, kâfir, âlim, cahil demeden herkese bu dünyada eşit muamele etmesi. Yağmurunu, ayını, güneşini, mü’min ve kâfir herkes için eşit olarak hizmetimize vermesi. Tarafsızlık devlet için de aslında Rahman isminin tecellisine uygun. Devletin tarafsız olması, vatandaşın örfüne, âdetine, inancına, kökenine bakmaksızın eşit davranması. Bu durumda devletin en büyük adaleti, vatandaşı karşısındaki tarafsızlığı diyebiliriz. 

TUNUS DERS ÇIKARDI

Moderatör: Tunus bazı yönlerden bizden daha ileri durumda. Böyle siyasal İslâmcılık gibi şeyler pek yok galiba orada. Neden olabilir?

Ömer Ergün: Tunus’u çok bilemiyorum. Ama mazide ve bu gün siyasal İslâmcılığı temsil eden kimseler, bizdekilere göre daha aklı başında ve tecrübelerden daha iyi ders çıkarmışlar galiba. Gannuşi meselâ Siyasal İslâmcılığın dine zararı olduğunu da ifade etmiş. Bu örnekler bizimkilere göre çok daha iyi durumda olduklarını gösteriyor. Laiklik ile ilgili olarak Avrupa’da iki ayrı uygulama var. Bu iki uygulama birbiriyle çatışma halinde ve bazen biri bazen de diğeri etkili olup öne çıkıyor. Anglo-Sakson kültürü ve Fransa’nın dışındaki Kara Avrupası, laikliği, bütün dinlere nötr bir bakışla ve eşit gözle bakıyor, dinleri birbirini yok etmeye çalışmaması gereken bir sosyal varlık olarak görüyor ve biri diğerini yok etmeye kalktığı zaman devlet müdahale ediyor. Bu anlayış demokrasiye ve insan haklarına öncelik veriyor.

Bir de Fransız uygulamaları var, katı laiklik anlayışıdır. Devlet ile dinin birbirinden sert biçimde ayrılmasını ve laiklik için gerekirse yani çatıştığı varsayılırsa demokrasiyi ve hatta bazı somut insan haklarını feda etmeyi ifade eder. Din ve vicdan hürriyetinin şemsiyesi anlamındaki laikliği kabul etmeyen bir anlayış, laisizm diye de ifade edilir. Cezayir’de, Tunus’ta ve Türkiye’deki eski uygulama bu… Belki de Tunus aydınları bu eski uygulamanın olumsuz neticelerinden daha iyi ders çıkardılar.

-DEVAM EDECEK-

Okunma Sayısı: 921
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı