"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Israrla adalet-i mahzayı uygulama yolları aranmalı

20 Mayıs 2019, Pazartesi 00:17
Nitekim Bediüzzaman’ın izahlarından anlıyoruz ki her dönem ve zamanda adalet-i mahzanın uygulanmasının yolları sonuna kadar aranmalıdır. O halde evrensel olarak kabul edilen ve dünya ile İslâm’ın ortak yasası olduğu anlaşılan cari bir hukuk kuralı niçin İslâm coğrafyasında ve Müslümanlar içinde de titizlikle uygulanmasın?

Adalet ve Liyakat Semineri-3
Konuşan: Av. Erdoğan Çelebi 

***

Aslında bir zorunluluk yok iken “adalet-i izafiye bunu gerektiriyor” bahanesiyle milletlerin, devletlerin ya da vatanın kurtuluş saiki gerekçe yapılarak bir kısım hakların feda edilmesini mubah gören anlayışın tamamen haksızlık ve zulüm olduğu, âyette, hadislerde ve bir kısım tefsirlerde açıkça beyan edilmiştir.

Nitekim ahirzaman müceddidi Bediüzzaman Hazretleri’nin izahlarından anlıyoruz ki her dönem ve zamanda adalet-i mahzanın uygulanmasının yolları sonuna kadar aranmalıdır. O halde evrensel olarak kabul edilen ve dünya ile İslâm’ın ortak yasası olduğu anlaşılan cari bir hukuk kuralı niçin İslâm coğrafyasında ve Müslümanlar içinde de titizlikle uygulanmasın? 

Zira zamanımızda, çağdaş evrensel hukuk bugün hâlâ suçun şahsiliği ilkesini ısrarla gözetiyor. Yani uygulanması mümkün olmayan bir adalet anlayışı olsa idi bugün suçun şahsiliği ilkesi adil yargılamanın evrensel ve başat bir ilkesi olarak kalmayacaktı. Ancak üzülerek söylemek gerekir ki, günümüzde tam adalet ilkesinin uygulanmasına itiraz ederek bunun uygulanmasının mümkün olmadığını ifade edenler, yine maalesef bir kısım radikal ve siyasal İslâmcılar ile otoriter ve totaliter rejimlerin uygulayıcıları ya da gönüllü destekleyicileridir. 

TOPTANCILIK

Bugün de güncel konuda, ağır ceza mahkemelerinde cereyan eden dâvâlarda, bir gruba izafe edilen kalkışmaya bağlı örgüt suçu söz konusu olduğunda, adalet konusunda mahkemelerde nasıl toptancılık yapıldığını, suçun şahsiliği ilkesinin bazı hâkimler ve savcılar tarafından nasıl gözardı edildiğini görüyoruz. Özellikle biz avukatlar olarak ceza mahkemelerinde evrensel yargılama ilkelerine dayalı savunmalarımızı yaparken kendimizi nasıl boşluğa konuşur gibi hissettiğimizi ve adalet kürsüsünün bu evrensel ilkelere nasıl duyarsız kaldığını görerek kahroluyoruz. Sanki bu prensipler hukukun evrensel bir ilkesi değiller, sanki asırlardır insanların düşünce ve tecrübelerinden oluşmamış, sanki insanlık vicdanı bu adil yargılama ilkelerine karşıymış gibi, maalesef kulak tıkıyorlar.

Üstad Hazretleri mahkemelerle ilgili şöyle der: Mahkeme bitaraf olmalı ve dışarıdan gelecek telkin ve yönlendirmelere de kapalı olmalıdır. 

SİYASeTTEN TALİMAT ALINIR MI?

Demek ki mahkemelerin siyasetten talimat aldığına inanıldığı ya da hâkim ve savcıların bir şekilde taraflı hareket ettiğinden şüphe edildiği bir ortamda adaletin tecelli ettiğine ve adil bir yargılamanın yapıldığına halkı inandırmak mümkün değildir. Vatandaşın vicdanlarının bu şekildeki kararlardan tatmin olması hiç mümkün olmamaktadır. Oysa ceza mahkemesi suçluyu önce vicdanında mahkûm etmeli, mağduru da vicdanen tatmin etmelidir.

Meselâ örgüt üyeliğinden suçlanan bir müvekkilimin dâvâsında, daha ilk celsede ve biz bir ön savunma yapıp “burada üyelik şartları yok” demişken mahkeme başkanı bizim hepimizin ve dinleyenlerin de duyacağı tarzda savcıya dedi ki “savcı bey mütalâanızı yardımdan verin!” Yani baktı ki dosyada üyelik şartları ve delilleri yok, ama illâ ceza verecek. Ben de dedim “Sayın Başkanım biz ek savunma yapmak üzere süre istiyoruz.” Hâkim sinirlendi biraz. “Avukat bey savunmanızı merak ediyorum, bundan başka ne söyleyeceksiniz ilâve olarak” dedi. “Efendim” dedim, “siz ilk duruşmada mütalâa verdiriyorsunuz. Elbette ben müvekkilimle istişare edeceğim, görüşeceğim, ona göre bir savunma hazırlayacağız”. Nitekim bir sonraki duruşmada biz savcının yardım suçu isnadına karşı da savunma yaptık ve beraat kararı aldık. O gün ilk duruşmada karar vermesine müsaade etseydik doğrudan örgüte yardımdan cezalandırılacaktı. Hatta biz öncesinde de dedik, “efendim bu dosyaya gelen belgelere göre bir rapor alınsın, bir uzman bilirkişi görüşü olsun dosyada. Bunlarda yardım niteliği var mı, yok mu diye”. Ancak hâkim reddetti. “Efendim ısrar ediyoruz” dedim. “Avukat Bey, ısrarla rapor mu istiyorsunuz?” dedi.  Ben de “Evet, ama siz de galiba ısrarla reddedeceksiniz” dedim. “Yok canım niye öyle yapalım” dedi. Ek savunmamızı aldı ve çıktık. On on beş dakika sonra içeri girdik, “beraat” dedi. Çok şükür buna benzer başka beraat kararları aldığımız da oldu. Üstelik bir tanesi de yine aynı mahkemeden ve üstelik başkan da değişmişti, ona rağmen bir beraat kararı daha aldık. Ama bunlar maalesef birer istisna kararlar olarak kalıyor. 

Ceza hukukunun evrensel ilkeleri İslâm’la çelişmez

Tabiî, mahkemelerde avukatların cesur olması gerekiyor. Özellikle de olağanüstü siyasî baskıların yaşandığı dönemlerde savunma cesur ve tatlı sert olmalı. 

Çünkü birçok durumda ağır ceza mahkemelerinde hâkim ve savcı yekvücut görüntüsü veriyor. Hâkim ve savcıların paslaştığı kanısı doğuyor. Birisi diğerinin rağmına karar vermeyi göze alamıyor. O sebeple hâkim savcıya diyor ki “sen mütalâanı şu şekilde gönder, biz de ona göre ceza verelim.” Yani adeta “topu şuradan gönder ki biz de gol yapalım” gibi. Maalesef sistem bu şekilde işleyince savunmaya çok daha fazla sorumluluk düşüyor. Bilinenin aksine her zaman savunmanın işi çok zor ve daha kutsal.

Ceza hukukunun evrensel ilkelerinin aynı zamanda İslâm’la da çelişmediğini hatta Kur’ân ve sünnette kaynaklarının olduğunu görüyoruz. 

Özet olarak belirtecek olursak: Masumiyet karinesine göre İslâm hukukunda her insan günahsız olarak doğar, sonradan anne ve babasının dinine yönelir ya da mümeyyiz olduktan sonra iradesiyle günah ya da sevap işleyebilir. Bu sebeple de ceza yargılamasında da asıl olan sanığın suçsuzluğudur. Delillerin toplanmasından sonra ve ancak gerçek deliller şüphesiz biçimde sanığın suçluluğunu gösteriyorsa o yönde karar verilir. Hıristiyanlar ise çocuğun günahkâr doğduğuna inanıyor ve sonra vaftiz ile o farazi günahlarından arındırıyorlar. Ancak buna rağmen, Hıristiyan ülkelerde, inançlarına da aykırı olduğu halde, yargılamada bu karineye özen gösterilirken; İslâm ülkelerinde bu karineye dikkat edilmemesi feleğin çemberinin ters dönmesi olsa gerektir.

Suçun şahsiliği ilkesine göre bir kişinin suçu ile başkası mes’ul olmaz. Bu Kur’ân’ın da kanunudur. Yine “bir topluluğa karşı olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” âyeti de temel prensiptir. 

“Şüpheden sanık yararlanır” ilkesine göre meselâ zina ile birisini suçlayabilmek için, Kur’ân o olayı şüphesiz ve net olarak gören dört erkek şahit istiyor. Ve günahkârın ayıplarının araştırılması demek olan tecessüsü de yasaklıyor. Her günahkâra günahından pişmanlık duyması, ıslâh olması noktasında şans tanıyor.

-DEVAM EDECEK-

 

Okunma Sayısı: 1404
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı