"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Musibetler birer ilâhî ihtar ve ikazdır

17 Haziran 2014, Salı
Felâket ve musibetlerin birer İlâhî ikaz veya gazap olduğu inancı, bütün semavî dinlerde mevcut. Kaynağı mukaddes kitaplar. Kullara düşen ise, musibetlerin bu mesajını gecikmeden okuyup, kendilerine çekidüzen vermeleri.
MUSİBETLERİN ‘İLÂHÎ BİR İHTAR VE İKAZ’ OLMASI
Bediüzzaman Hazretleri, musibetleri bir yönüyle ‘İlâhî birer ihtar ve ikaz’ olarak ifade etmiştir. Görünüşte musibet gibi gözüken birçok haller vardır ki, Allah’ın biz kullarına merhametinden gönderdiği ‘ikaz ve ihtar’  halleridir. Kula düşen, musibetin bu mesajını okuyup, kendine çekidüzen vermektir. Hatta böylesi bir ikaz aldığı için Rabbine şükretmektir.
Bediüzzaman, musibetlerin bu yönüne ‘şefkat tokatları’ örneğini de vermiştir. ‘Onuncu Lem’a - Şefkat Tokatları’ ismini verdiği bir risalesinde gerek kendisinin, gerekse talebelerinin iman-Kur’ân hizmetinde yanlış bastıkları zaman yaşadıkları birtakım sıkıntı veya musibetlerden örnekler verirken, bunları, tıpkı bir annenin çocuğunun zarar görmesini istemeyerek, sevgisinden ve şefkatinden bazen onu tokatlaması gibi; hizmet-i Kur’ân’da kusur eden talebelere gelen bu musibetleri de Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle yaptığı ‘tatlı ikazlar’ anlamında ‘şefkat tokatları’ olarak değerlendirmiştir.
Bu ikazlar bazen şahsî musibetler şeklinde gelebildiği gibi, ‘umumi musibetler’ halinde de gelmesi mümkündür. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri deprem, tufan, taun ve kuraklık gibi felâketleri, ‘umuma ikaz ve ihtar manasında gelen musibetler’ olarak yorumlamıştır. Mesela bir yerde depremle ilgili olarak ‘küre-i arzın benîâdem’den, bâhusus ehl-i imândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele’ ifadesini kullanarak, yerin titremesini insanların ve özellikle ehl-i imanın Allah’ın rızasına uymayan birtakım halleriyle irtibatlandırmıştır.
Bu cümleden olarak, İman-Kur’ân Hizmeti olan Risale-i Nur eserlerinin neşrine çıkarılan engeller zamanında gelen deprem, sel, kuraklık gibi musibetleri de, Bediüzzaman Hazretleri ‘İlâhî bir ikaz ve ihtar’ manasında yorumlamıştır.
«««
Soma’daki maden faciası, muhtemel manevî sebepleri yönüyle değerlendirilip “İlâhî ikaz” yorumu yapıldığında Bosna, Karadağ ve Sırbistan’da yüzlerce kişinin can verdiği sel felâketinden bahis açarak, “Onlar da mı bizdeki zulümlerin kurbanı?” diyenler olmuştu.
Cevap, oralarda yaşayan Hıristiyan din adamlarından geldi. Karadağ Patriği, 50 kişinin ölümüne, milyarlarca dolarlık maddî zarara yol açan sellerin tesadüf olmadığını, tam tersine bir uyarı olduğunu söyledi ve Eurovision şarkı yarışmasında birinci olan eşcinsel şarkıcıyı kastederek, “Allah yağmurları insanlara vahşi yönlerine kapılmamaları konusunda bir uyarı olarak gönderdi” dedi. Ortodoks Sırp Patriği de, “Allah’ın eşcinsel toplumunun günahları için Sırbistan’ı cezalandırdığını” söyledi (Vatan, 24.5.14).
Gerçek şu ki, felâket ve musibetlerin birer İlâhî ikaz veya gazap olduğu inancı, bütün semavî dinlerde mevcut. Kaynağı mukaddes kitaplar.
Geçtiğimiz yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan afetlerde de farklı dinlerin önde gelenleri “İlâhî ikaz/ceza” yorumu yapmışlardı. Uzakdoğu’yu vuran tsunami, Haiti’deki deprem, Amerika’da yaşanan kasırga felâketleri, bunun ilk anda hatırladığımız örneklerinden bazıları.
Günah, fısk, zulüm ve isyanlarını azgınlık boyutuna taşıyan kavimlerin nasıl helâk edildikleri, Hz. Nuh, Hud, Lût ve Salih Aleyhisselam gibi peygamberlerin kıssalarında detaylarıyla anlatılıyor.
Bunların hepsi, ibretli İlâhî gazap örnekleri.
Gazap, toplumun büyük çoğunluğu müstehak hale geldiğinde takdir edilen bir İlâhî ceza.
İkaz ise, lokal ve mevziî boyutta gerçekleşen bir uyarı. Felâket ve musibetler bunun araçları.
İkazlara kulak verilmediği ve duyarsız kalındığı takdirde, bu uyarılar—Allah muhafaza—daha sert, genel ve kapsayıcı cezalara dönüşebilir.
Aslında bunların sebeplerini maddî veya manevî diye ayırıp tasnif etmek de doğru değil.
Çünkü maddî sebepler de, Allah’ın kâinatta koyduğu âdetullah kanunlarına riayet edilmeyişinin sonuçları. “Daha fazla kâr ve rant” hırsıyla maden ocağında iş sağlığı ve güvenliği için gereken tedbirleri almaz; fay hattına ve dere yatağına inşaat yapar; denetimleri eksik bırakırsanız, göçük, yangın, deprem veya selle gelecek ölümlere sürekli davetiye çıkarmış olursunuz.
Manevî sebepler olarak nitelediğimiz zulüm ve haksızlıkların temelinde de yine insanın bencillik, hırs, dünyevîleşme gibi nefsanî zaaflarına yenik düşüp Allah yolundan uzaklaşması yatıyor.
Onun için, gerek maddî, gerek manevî boyutlarıyla böylesi felâket ve musibetlere müstehak hale gelmemenin yolu, iman-bilim, vahiy-akıl, Kur’ân-kâinat bütünlüğünde ifadesini bulan İlâhî nizamın prensiplerine tâbi olmaktan geçiyor.
Aksi halde ikazlar da, cezalar da bitmez...
 
MUSİBETLERİN GÜNAHLARA KEFARET OLMASI
Peygamber Efendimiz (asm) ‘Mü’min, bir diken batışı veya ondan daha küçük bir musibetle veya bir ağrıyla sıkıntıya düşerse Allah bununla mutlaka onu bir derece yükseltir. Ve ağacın yaprağını döktüğü gibi onun günahını düşürür.” (Câmiü’s-Sağîr, 1:1208) buyuruyor.
Evet, musibetler, bir yönüyle, gerek şahsî kusurlarımıza, gerekse toplum olarak işlenen hata ve günahlara umumi musibet olarak gelip, hem ‘ikaz ve ihtar’, hem de ‘‘günahlara kefaret’ niteliği taşıyabilmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri de, bir kısım musibetlerin ‘günahlara kefaret’ olarak geldiğini ifade etmiştir. Meselâ, umumi bir musibet olan I. Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllarda, “Musibet, cinayetin [günahların] neticesi, mükafatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musîbet-i amme ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükafatınız nedir?” şeklindeki bir suale verdiği cevap, bunun dikkat çekici bir örneğidir:
‘Üç mühim erkan-ı İslamiyedeki ihmalimizdir: salât [namaz], savm [oruç], zekât. Zîra, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teala bizden istedi; tembellik ettik; beş sene, yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile, bir nevî namaz kıldırdı. Hem, senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi; nefsimize acıdık. Keffareten, beş sene oruç tutturdu. On’dan, ya ‘kırk’tan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi; buhl [cimrilik] ettik, zulmettik; O da bizden müterakim [birikmiş] zekâtı aldı.’ (Tarihçe-i Hayat, 2011, s. 211.)

HZ. NUH (AS), KAVMİNİN İLERİ GELENLERİYLE

Hz. Nuh (as) ise, kendisine yapılan kötü muamelelerin hiçbirine aldırış etmiyor, “Ben, sizleri Allah’ın azabından korkutan bir peygamberim. Allah’tan başkasına ibadet etmeyin. Yoksa sizi mahvedecek olan acıklı bir günün azabından cidden endişe ediyorum” (Nuh Suresi, 9.) diyerek, tebliğine devam ediyordu. Müşrikler, Hz. Nuh’a en çok şu noktadan itiraz ediyorlardı: “Sen peygamberim diyorsun. Halbuki sen de bizim gibi bir insansın. Bizim gibi insandan nasıl peygamber olur? Hem senin peşinden gelen insanların hepsi de, aşağı tabakadan, fakir ve sefil insanlar. Eğer sen gerçekten peygamber olsan ve davan da hak olsaydı, sana bizim gibi akıllı ve eşraftan olanlar tabi olurdu. Sizin bizden hiç bir üstün tarafınız yok. Bu durumda bizim size tabi olmamızı nasıl isteyebilirsiniz?” Hz. Nuh ise, her seferinde onlara şöyle cevap veriyordu:
“Ey kavmim! Benden önce gelen peygamberler birer insan olduğu gibi, ben de insanım. Çünkü, siz insanlara ancak benim gibi bir insan her cihetle rehber ve kılavuz olabilir. Rabbim beni peygamber olarak gönderip, dâvamı tasdik için de bazı mucizeler ihsan etmiştir. Ben de onları, dâvama delil olarak size gösteriyorum. Sizler bundan göz yumup iradenizi kullanmaz ve imana gelmezseniz, bana bir zarar vermiş olmazsınız. Ben sizi zorla imana getirecek değilim. Benim vazifem sadece tebliğdir. Fakat bu davranışınızla, kendi kendinize yazık etmiş ve elim bir azaba mâruz kalmış olursunuz.
“Bana iman eden mü’minlere gelince, onların fakirlerden veya zengin ve eşraf tabakasından olması, dâvamızın hakkaniyetine halel vermez. Kaldı ki, Allah indinde soy ve sopun, zenginlik ve fakirliğin, makam ve mevkiin hiç ehemmiyeti yoktur. Allah katında en değerli olan kişi, en dindar olan ve Allah’tan en fazla korkandır. Binaenaleyh, sizin soylu ve soylu olmayan, zengin ve fakir şeklinde yaptığınız ayırım ve değerlendirmeleriniz, çok yanlış ve hatalı bir değerlendirme ölçüsüdür.
“Hem sizin o beğenmediğiniz, eşraftan olmayan fakirler hakkı kabul edip, doğru yolu seçmişlerdir. Sizin geçici olarak sahip olduğunuz mallar ve evlâtlar ise, ne yazık ki sizin hakikati görmenize mâni olup, haktan yüz çevirmenize sebep olmuştur. Ey kavmim, işte hakikat budur! Artık gerisini siz bilirsiniz.” (Hud Suresi, 28-29; Şuara Suresi, 112-113.)

 
YARIN: HER MUSİBET GÜNAHLARDAN DOLAYI MI GELİR?
 
 
YENİ ASYA NEŞRİYAT ARAŞTIRMA MERKEZİ
Okunma Sayısı: 7632
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • ismail hakkı küçük

    17.6.2014 08:19:00

    Musibet,kafir için bir gazap,mü’min içinse eğer sabrederse bir rahmettir.
    Ani ölüm,kafir için bir gazap,mü’min içinse rahmettir.
    Musibetler hem birer uyarı,hem de günahlarımızın affına birer vesiledirler.
    Örneğin bu dünyada gözlerini kaybeden bir mü’mine bunun karşılığında ahirette cennet verilir.
    Bir müslüman üç gün hasta yatarsa kalktığında annesinden yeni doğmuş gibi günahlarından arınır.
    Çocuğunu kaybeden bir mü’min eğer sabreder ve elhamdülillah derse,onun için cennette bir ev yapılır;adı da hamd evi olur.
    Özetle bu dünyadaki kayıplarımız,eğer sabreder ve hamdedersek,bizim ,için hem günahlarımızdan arınma,hem de üstüne ahirette dereceler elde etme vesilesidir.
    Musibetler birer gazap da olabilir.Kafirler için ya da fasık bir toplum için,azgın günahkarlar için musibetler, daha bu dünyada peşin verilen birer cezadırlar.Demek ki Allah bazı suçların cezasını ahirete bırakmayıp daha bu dünyada veriyor.Bu cezalar bizim günahlarımızın karşılığıdırlar.Allah kullarına zulmetmez.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı