"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî dışlayıcı olmadı

24 Ocak 2020, Cuma
Dr. Levent Korkut’un Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi’nde verdiği seminer notları (1)

İstanbul Medipol Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku öğretim üyesi Dr. Levent Korkut, “Aslında Said Nursî’nin hayatına da baktığımızda anladığım kadarıyla dışlayıcı ya da reddiyeci olmadığını ve diyalog arayışının olduğunu, ama bu iyi niyetli arayışların reddedildiğini görüyoruz” dedi. 

Dr. Korkut, “Sadece bu da değil, diğer kesimler açısından baktığınızda da durum çok farklı değil. Belli bir anlayış öne çıkarılıyor ve diğerleri dışlanıyor” dedi.

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesi’nde iki haftada bir düzenlenen “Hürriyet” temalı akademik seminerler kapsamında son konuşmacı İstanbul Medipol Üniversitesi’nden Anayasa Hukuku öğretim üyesi Dr. Levent Korkut idi.

Korkut “Kemalizm, İdeolojiler ve Demokrasi” başlıklı seminerinde güncel konulara da temas etti ve önemli mesajlar verdi.

Önemi sebebiyle konuşmanın geniş bir özetini yayınlıyoruz.

Değerli Misafirler,

Öncelikle nazik dâvetiniz için çok teşekkür ederim. Yeni Asya Grubu demokrasi ve hürriyet çalışmalarını yakından izlediğim ve son yirmi yılda beraber çalışıp düşündüğümüz ve genellikle de yaptığı yorumlar itibariyle tutarlılığını gözlemlediğim bir grup. O sebeple Risale-i Nur Enstitüsünün organize ettiği toplantılara da memnuniyetle katılıyorum.

Benim gibi akademisyenler için mesele şu: Hem siyasî ve hem de bilhassa son zamanlarda sosyal anlamda kutuplaşmış yapıya sahip bir toplumda birbirimizi dinlememiz, beraber düşünmemiz, bu toplumun geleceği açısından gerçekten çok önemli. Yoksa bu kavga bitmeyecek. Bu kavgayı artık sonlandırmamız lâzım. Toplumsal kesimlerin barış içinde, her kesimin kendini gerçekleştirebileceği ve ifade edebileceği şartlara kavuştuğu ve birbirilerini dinleyip anlamaya çalıştığı, birbirinin yaşama hakkına müdahale etmeden bir demokratik yarış içinde olduğu bir ortama ulaşmak lâzım.

Bu hedeflere ulaşmakta zorlanmamızın temel sebeplerinden birisi de toplumdaki bu yanlış sosyal yapılanma. Bu yapılanma siyasî güçler tarafından gerektiğinde kolaylıkla kullanılabiliyor. Ve her şey tersine döndürülebiliyor. Olumlu adımlar çok kısa sürede olumsuz adımlara dönebiliyor. Meselâ iki bin yılından sonra yaşadıklarımıza baktığımızda, umutlandığımız olumlu gelişmeler oldu, fakat bunların tersine döndüğünü de gördük. Geçmişte de böyle olaylar yaşandı.

Bu olayların yaşanmasının siyasî sebeplerinden biri de rejimin kendisi, yani Osmanlı İmparatorluğu sonrası Cumhuriyetin yapılanma biçimi. Temeldeki problemlerin çözülememesi günümüzde bu sorunları yaşamamıza sebep olmakta.

Konumuzun başlığı itibariyle Kemalizm ve hürriyetler meselesine baktığımızda, söylenmesi gereken şeylerden biri, Mustafa Kemal ile Kemalizm’in aynı şey olmadığı. Bunun altını çizmek lâzım. Yanlış da anlaşılmasın, bunu, ikisini birbirinden tamamen ayırmak için söylemiyorum. Mustafa Kemal’in dönemi ayrıca ele alınabilir ve alınmalı, ama Mustafa Kemal’in yaşadığı dönemde başlayıp geliştirilen Kemalizm farklı bir fikrî yapılanma. Sonraki dönemlerin Kemalistlerinin adeta kurgulayarak oluşturduğu kendince pozitif bir hikâye var ve bu hikâye Mustafa Kemal’den dahi kopuk bir hikâye.

Mustafa Kemal’in kendi dönemine baktığımızda oldukça pragmatik bir liderlik sergilendiğini görmekteyiz. Bunun fazla bir ideolojik alt yapısı da yok. Fakat Osmanlının son döneminden itibaren yükselmeye başlayan bir Türkçülük hareketi var. Mustafa Kemal bu hareketten insanlarla birlikte hareket ediyor. Bu hareket, daha sonra çeşitlenmekle birlikte, başlangıcında aşırı şekilde etnisite temelli bir yaklaşım ve toplumdaki bazı kesimleri de dışlayan ve hor gören bir yaklaşım. Bunların arasında dindar kesimler de var, gayr-i Müslîm azınlıklar da. Meselâ Türk Ocakları’nın Lozan’da ilân ettikleri bir deklarasyon var, ona bakacak olursak, burada bazı toplumsal kesimlerin nasıl dışlandığını görebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve sonrasında yeni kurulacak devlet yapısının ulus devlet olması çağın da bir gereği olmuş. Baktığınız zaman imparatorlukların son kalanlarının da Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte birer birer ortadan kalktığını görüyoruz. Dünyayı saran ulus devlet fırtınasının Osmanlı’yı da etkilediği de bir gerçek. Bu sebeple ben bu erken cumhuriyet dönemini, “neden bir ulus devlet kurdular” diye eleştirmekten ziyade, demokratik bir yapılanmadan uzak durulması dolayısıyla eleştiriyorum.

Ulus devlet gerekliydi, ama bunun nasıl bir yapı olacağı önemliydi. Kuruluşundaki elemanlar neydi diye baktığımızda Kurtuluş Savaşı anlamlı ve özel bir dönem. Müslüman coğrafyasına baktığımızda Batının kolonileştiremediği iki yer var: Türkiye ve İran. Buralarda da Batının etkisi olmuş, ama tam olarak ve diğer yerler kadar kolonileştirilemeyen iki yerdir ve Kurtuluş Savaşı da bilhassa bu açıdan anlamlı bir mücadele. Çağına göre başkaları için örnek de sayılabilecek bir mücadele.

Fakat gelin görün ki Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, cumhuriyetin şekillendirilmesi aşamasına geçildiğinde, burada bütün kesimlerin ortaklaşa inşa ettikleri bir yapının ortaya çıkmadığını görüyoruz. Birinci Meclise bakıldığında bu meclisin yapısının temsil açısından daha iyi olduğunu, farklı toplumsal kesimleri temsil edebildiğini, ama hemen ardından 1924 Anayasası’ndan önce kurulmuş olan İkinci Meclis’in tamamen belli bir kesimin temsilcilerinden seçilerek oluşturulduğunu ve artık tek parti (CHP) iktidarının şekillenmeye başladığını görüyoruz.

İşte tam da bu aşamada bir dışlama da var. Bu dışlamayla birlikte toplumun bazı kesimleri artık karar alma sisteminden uzaklaştırılıyor. Karar vericileri etkileme imkânlarından uzaklaştırılıyor. Bir model çiziliyor ve modernizm adına, ulus devlet adına bu model savunuluyor. Biraz önce bahsettiğim şey, bu açıdan önemli. Türk Ocakları’nın yazmış olduğu Mahmut Esat Bozkurt’un katıldığı Lozan Deklarasyonu’nda ne yazıldıysa, aşağı yukarı ona uygun bir çerçeve kurgulanmaya çalışılıyor. Burada yapılmak istenen şeylerden biri de toplumu homojenleştiren, toplumun çoğulculuğunu ve çeşitliliğini azaltan ve merkeziyetçiliği çok güçlendiren bir devlet modeli.

Osmanlı devlet yapısına baktığınızda o da merkeziyetçi idi, ama o sistem içerisinde esnek yapılar, özerk bölgeler, din temelli millet anlayışı, bunun içerisinde verilmiş bir takım haklar bulunmaktaydı. Cumhuriyet döneminde bunun tam tersi, homojenleştirici, merkeziyetçi bir yaklaşım giderek egemen oldu. Aynı zamanda da milliyetçiliğin burada kuvvetli bir rolü var.

Milliyetçiliğin de farklı türlerinin olduğunu söylemek gerek. Meselâ etnik temelli bir milliyetçilik kurguladığınız zaman bunun sonu Hitler’e kadar gider. Ama daha kültür temelli ya da daha esnek ve azınlıklara haklar veren, ortak noktalardan hareket eden, daha farklı bir milliyetçilik uygularsanız bunun etkisi daha farklı olur. Bizde uygulanan milliyetçiliğin kolaylıkla etnik milliyetçiliğe kaymaya müsait olduğunu, bunun baştan beri gelen bir durum olduğunu söylemek gerek.

Buna herkes dahil miydi? Hayır. O dönemde milliyetçi olup da daha yumuşak bakan figürleri de bulmak mümkün, ama bunlar sistem üzerinde çok da etkili olamadılar. Meselâ yine erken cumhuriyet döneminin liberal düşünürleri vardı, dinî alanda fikir söyleyen düşünürleri vardı. Bunlar daha esnek, daha yumuşak bir anlayışa sahiptiler, ama bunlar dinlenmediler ve dışlandılar.

Burada her halde belki farklı bakış üreten Said Nursî’yi de ayrıca zik-retmek gerekir. Aslında Said Nursî’nin hayatına da baktığımızda anladığım kadarıyla dışlayıcı ya da reddiyeci olmadığını ve diyalog arayışının olduğunu, ama bu iyi niyetli arayışların reddedildiğini görüyoruz. Sadece bu da değil, diğer kesimler açısından baktığınızda da durum çok farklı değil. Belli bir anlayış öne çıkarılıyor ve diğerleri dışlanıyor.

Meselâ Mehmet Âkif’in de farklı bir bakışı var. Bir açıdan bakıldığında bir tür milliyetçi de sayılabilir. Ama dışlanıyor ve Mısır’da yaşamak zorunda bırakılıyor. Düşününüz, hem İstiklâl Marşı’nın yazarı olacaksınız ve hem de cenazeniz af buyurun bir “eşek arabası” ile taşınacak. Bu olacak iş değil normalde, ama olmuş. Neden? O günkü devlet nezdinde itibarının olmamasından. Siyasî görüşü önemli değil.

Bu şekilde dışlanan herkes ve her grup cumhuriyetin ilk dönemi açısından bir problemdir. Ve sistemin dışına itilen bu kesimlerin sayısı hayli fazladır. Bence problem buradan başlıyor. Temeli burada atılıyor. Ama Mustafa Kemal bunu bir doktrine oturtarak değil, pragmatik bir yaklaşımla ve sert liderlik anlayışıyla yapıyor. Kendi özellikleri rol oynuyor. İttihat Terakki’nin ortasında değilse de kenarında olan biri. Oradan da gelen bir ulus devlet kurma fikri var. Ama temelde önemli iki eksikliği var. Birincisi bu dışlama faaliyetini başta değilse de sonradan onaylıyor. Malûm Kurtuluş Savaşı yıllarında çeşitli kesimlerle işbirliği, dindar cemaatlerle veya Kürtlerin ve diğer etnisitelerin temsilcileriyle görüşmeler konusunda daha olumlu bir yaklaşımı varken, devletin yapılanması aşamasından itibaren dışlayıcı tavrı bizzat oluşturduğunu ya da onayladığını görüyoruz.

İkinci mesele “Türk kimdir?” sorusu üzerinden oluştu. Türklük anlayışının şekillenmesinin hayli sancılı olduğunu ve zikzaklar çizildiğini, etnik milliyetçiliğin abartıldığını görüyoruz. 1924 Anayasası’nda meselâ “herkesin hakkı vardır” değil “her Türkün hakkı vardır” denildi. Bazen, Güneş Dil Teorisi döneminde olduğu gibi, bunun aşırılaştığını ve sun’î olarak dile müdahale eden bir yaklaşımın hakim olduğunu görüyoruz. Bunların hepsi Cumhuriyetin erken döneminde var.

Ama Mustafa Kemal sonrası döneme geldiğimizde işlerin biraz daha farklılaştığını görmekteyiz.

İnönü döneminde aslında başta Mustafa Kemal’in izlerini silmeye çalışan bir yaklaşımın hâkim olduğunu görüyoruz.

Okunma Sayısı: 1490
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı