IV. BEDİÜZZAMAN'DAN SONRA
TAKİPÇİLERİNİN SİYASETLE İLİŞKİLERİ
A. Meşveret ihtiyacı ve kısa tarihçe
1. Bediüzzaman vefatından sonra, cemaati ve hizmeti yönetmek üzere yerine bir halife-veliaht ya da mirasçı-varis bırakmamıştır.
Bediüzzaman, talebelerinden, vefatından sonra, iman hizmetiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan, önemli ya da önemsiz her konuda, neyi nasıl yapmaları gerektiği hususunda, kendi aralarında meşveret etmelerini istemiştir.
2. Bediüzzaman’ın vefatından sonra talebeleri arasında ilk on yıl içinde merkezî bir meşveret sistemi kurulamamıştır. Bu sebeple, birbirinden kısmen bağımsız hareket eden ve her biri kendi bölgelerindeki hizmetlerle ilgilenen kıdemli ve vasıflı Nur Talebeleri, 1960 ile 1970 arasında, parti tercihi ve diğer siyasî konularda kendi çevreleriyle meşveret ederek bir sonuca ulaşmışlardır. Diğerleri de onlara tabi olmuştur.
Bediüzzaman tarafından demokratların desteklenmesinin üzerinden henüz fazla zaman geçmemiş olduğu için ve hatıralar da henüz sıcak olduğu için, bu dönemde siyasî konuları gündemine alan yarı bağımsız gruplar ve ekipler, hemen hemen aynı sonuçlara ulaşmışlardır.
3. Ancak 1969’dan itibaren siyasetin kendi içindeki çalkantılar ve bölünme-birleşmeler, özellikle “sağ” partiler olarak anılan İslâmcı ve milliyetçi partilerin ve karizmatik liderlerin ortaya çıkması, siyasetle bir biçimde ilgili ya da siyasete meraklı bazı Nur Talebelerinin, meşveretlere rağmen ve bireysel tercihlerle, demokratları bırakıp, milliyetçilere ve özellikle Siyasal İslâmcılar denilebilecek bazı dindarlara yakınlaşmasına sebep olmuştur.
1980 ihtilâlinden sonra siyasî hayatın tarlası olan siyasi partilerin önce kapatılıp sonra da kontrollü biçimde ve sınırlı olarak verilen izinlerle açılmasıyla, siyaset, kendi mecrasında tabii biçimde akan bir dere yatağı olmaktan çıkmış, mühendislik ürünü bir alan hâline gelmiştir. Bu durum Nur Talebelerinin önce ihtilâle ve anayasasına karşı tavırlarında ve ardından 1983’ten itibaren ve özellikle 1991 seçimleriyle birlikte parti tercihlerinde ayrışmalara yol açmıştır.
4. Bu gelişmeler ve diğer bazı tesirler, bir yandan ana hizmet ekibinin dışında farklı meşveret gruplarını ortaya çıkarırken, diğer yandan da Nurcuların içindeki siyasî çeşitliliği, cemaate dışardan bakanlar üzerinde tereddütlere sebep olacak biçimde ve ölçüde arttırmıştır.
Her bir grup, siyaseten kendi tarzını ve tercihini, kendi okumalarına ve yaklaşımlarına göre kendisi belirler hâle gelmiştir. Bu arada bazı gruplar da siyasî parti tercihlerinde Risâlelerin artık kullanılamayacağını iddia etmeye başlamışlar, Risâlelerdeki kriterler yerine başka kriterlere göre tercih belirlemeye yönelmişler ya da kendilerine yakın kitleyi parti tercihi noktasında serbest bırakma yolunu seçmişlerdir.
5. Bütün bu yaşananlar, Bediüzzaman’dan sonra siyasî tercihler hususunda hangi prensiplere uyulacağını doğru biçimde tesbit etmek gerektiğini göstermektedir.
B. Siyasî tercihlerde temel prensipler
1. 1960 İhtilâlinden sonra Demokrat Parti’nin kapatılmış ve kadrolarının da dağıtılmış olması sebebiyle Nur Talebeleri yeni demokrat partiyi ya da “en demokrat olan partiyi” bulup, ona oylarıyla ve sâir uygun biçimlerde destek vereceklerdir.
İşte bu aşamada bir tür içtihat gerekli hâle gelmektedir. Bu içtihadın Demokrat Parti’nin devamı olan partiyi bulma amacına yönelik olacağı açıktır. Bu parti ile ilişkilerin biçimi ve ağırlığı hususu, zaten 1960 öncesi uygulamalar ışığında, yukarıda anlatıldığı biçimde netleşmiştir.
2. Akla gelebilecek soru şudur: Demokratların bulunup desteklenmesi prensibi sürekli bir prensip midir? Başka kriterler ve başka ihtiyaçlar ön plana çıkamaz mı?
Bediüzzaman Emirdağ Lâhikası’nın ikinci cildinde yer alan meşhur “dört parti tahlili” mektubuna “Bu vatanda şimdilik dört parti var” 1 diyerek başlamakta ve niçin diğer üç siyasî akımdan birine değil de demokratlara destek verilmesi gerektiğini açıklamaktadır. Bu mektubunda, halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar olmadıkça din adına siyasetin tehlikeli ve faydadan çok zarar verici olabileceğini de açıklamaktadır.
Bu durumda, en azından halkın yüzde altmış yetmişi tam dindar oluncaya kadar, din adına siyaset yapan partilerin değil demokratların desteklenmesi, Bediüzzaman’ın talebelerine bir tavsiyesidir.
C. Meşveretin yöntemi ve konusu
1. Öncelikle belirtelim ki, siyasî tercihler hususundaki meşveretlerin sonuçları Nur Talebeleri arasında bölünüp parçalanmaya ya da ayrışmaya sebep olmayacaktır 2. Tercihlerin ilgililere ve kamuoyuna, aksülamel yapmayacak biçimde bildirilmesi tavsiye edilmiştir. 3
Siyasetin aksülamel gibi zararlı sonuçlarının bertaraf edilebilmesinin yolu, elbette, tarafsız kalmak ya da sessiz kalmak ve siyasî tercih ve görüşünü gizlemek değildir. Zararlı sonuçlardan uzak durmak için, basılı veya elektronik gazete ya da dergi veya kitap neşretmek gibi yollarla muhatabı belirsiz kanaat açıklamaları yapmak en uygun yöntemdir. Zira bu yöntemde hiç kimse bir etki ya da zorlama altında kalmaz ve kendisini zorlanmış hissetmez.
Cemaatin, kendi siyasî duruşunu, meşveret ortamında dile getirilen ve kabul gören gerekçeleriyle birlikte, gazete, kitap ve dergilerde yayınlaması işte bu sebeple uygun ve aksülamel yapmayacak bir yöntemdir.
Yine bu yöntemin sağlıklı işlemesi için yayın politikasının da meşveretle belirlenmesi ve meşveretçe denetlenmesi gerektiği açıktır.
2. Bediüzzaman’a göre, parti tercihi hususu, meşveretle karar verilmesi ve meşverete tâbi olmayı kabul etmiş olanlarca uyulması gereken konulardandır. Zira Bediüzzaman hayatta iken parti tercihi hususunda Nur Talebelerine açıkça bir yön verdiğine ve uymalarını istediğine göre, vefatından sonra da yekvücut olarak ve meşverete uyarak hareket etmelerini isteyeceğinde şüphe yoktur. 4
Ancak özellikle ihtilâl sonrası dönemler gibi siyasete dışardan müdahalenin yoğun olduğu dönemlerde, meşveretin, bir yön lehinde karar vermemesi ve sandığa gitmeme ya da boş oy kullanma seçeneklerini gündeme getirmesi de mümkündür.
3. Siyasî konuların müzakere edileceği meşveretlerin diğer konuları müzakere etmekle ve karara bağlamakla görevli meşveretten farklı bir heyet olarak oluşturulması gerekli midir? Bir tür uzmanlar heyeti ya da özel bilgilere sahip haslar heyeti’nin yetkili olması gerektiği düşünülebilirse de bunun kararını da nihayetinde ana meşveret sistemi verecektir.
Ancak “karar meşvereti” ile “danışma meşvereti” arasındaki farka dikkat çekmek gerekir. Meşveret heyeti “uzman”lardan değil “ilgili”lerden ya da onların temsilcilerinden oluşur ve kararı kendisi verir. Bu heyet uzmana ya da uzmanlara danışır ve onlarla da meşveret eder, ama karar meşvereti heyetinin, danışma meşveretinde ortaya çıkan uzman görüşünü kabul etmek gibi bir mecburiyetinin olmadığı açıktır.
4. Genel seçimlerde farklı mahallerde milletvekili aday listelerine göre farklı partilere oy verilebilmesinin kararlaştırılması, aslında meşveret etmemek demektir. Zira genel seçimlerde nihayetinde milletvekilleri değil, partiler oylanmaktadır ve önemli olan millet meclisinde partiler arasındaki sandalye ve oy dağılımıdır. (Bununla birlikte meselâ—partilerin grup kararı alamadığı—anayasa oylaması gibi bir oylamanın görev olarak öne çıkacağı bir meclisi oluşturacak olan seçimler öncesinde, bilhassa partilerin aday listeleri ve programları da birbirine çok benzemeye başlamışsa, meşveretin, mahalli şartlara ve adaylara göre karar vermeyi uygun görmesi ve yetkisini mahallere devretmesi pekâlâ mümkün olabilir).
5. Parti tercihinde liderin kişiliğinin rolü nedir ve ne olmalıdır?
Bu soru aslında demokrasi kültürünün gelişmişliği ile de ilgilidir. Kültürel demokrasiye ulaşmış ülkelerde sistem demokrasisi “partilerin liderleri”ni ortaya çıkarır, karizma partinin ilkelerinden ve projelerinden başlar ve lidere de sirayet eder.
Oysa gelişmemiş demokrasilerde, seçmen karizmatik liderler arar ve partileri liderlerine göre değerlendirir. Böyle bir sistem “liderlerin partileri”ni ortaya çıkarır. Bediüzzaman’a göre zaman şahıs zamanı değil şahs-ı mânevî zamanıdır. Zira şahıslar, dahi de olsalar kolaylıkla alt edilebilirler, çürütülüp gözden düşürülebilirler. Dolayısıyla öncelikle lidere değil içinden liderler çıkarabilen kitleye ve fikirlerine bakılmalıdır.
Ancak bu bilgiler liderin tamamıyla önemsiz olduğunu da göstermez.5
6. Tercih edilen partinin bir önceki seçimlerde ne oranda oy aldığı ve kamuoyu yoklamalarına göre ne kadar oya sahip olduğu gibi hususlar kural olarak parti tercihinde nazara alınacak hususlardan değildir. Zira ülkemizde siyasî çalkantılar ve demokrasi tarihindeki kesintiler sebebiyle partiler (bir ağaca benzetilecek olursa) sürekli olarak ya kökten kesilmekte, ya budanmakta ya da toprağı değiştirilmektedir. Halk, partileri ancak deneme yanılma ile anlamaya çalıştığından, partilerin fikrî ve felsefî temelleri ile pratikte aldıkları oylar arasında ciddî uçurumlar olabilmektedir.
Bu sebeple tercih tesbitinde önemli olan, partilerin geçmişte aldıkları oylar ve anketlerle tahmin edilen oyları değil, kurucu ve yönetici kadrolarının kimlerden oluştuğu, fikrî yapıları ve programlarıdır.
Bununla birlikte bazı hallerde geçmiş döneme ait oy oranları (eğer istikrar kazanmışsa) bir ipucu olabilir.
7. Parti tercihlerinde önemli olan elbette partinin adı değildir. Özellikle ihtilâllerden sonra yeni kurulan partilerin hangisinin Demokrat Parti’nin devamı olduğu ya da hangisinin daha demokrat olduğu konusunda karar verirken partilerin adında demokrat kelimesinin bulunup bulunmamasının önemi yoktur. Önemli olan partilerin kendi kendilerine biçtikleri rol ve bu rolün kamuoyunda nasıl algılandığıdır. Meselâ, milliyetçi bir parti, adında demokrat kelimesine yer verebilir ve hatta lider kadrosunda demokrat olmak isteyenler de bulunabilir. Ama tek başına bu niyet, onun demokrat bir parti olmasını sağlamaya yetmeyebilir.
Aynı şekilde, partilerin birleşmesinde ve bölünmesinde de yeni ortaya çıkan partinin yeterince demokrat olup olmadığı belirlenirken isme değil, parti programına ve kurucu kadronun fikriyatına ve siyasî mazisine bakılacaktır.
Esasen Bediüzzaman partilere tabelâlar ve tüzel kişiler olarak değil, birbirinden farklı siyasî temellere ve yöntemlere dayanan ekiplerin ve kitlelerin beraberliğiyle ortaya çıkan sosyal akımlar olarak bakmaktadır.6
8. Anayasa gereği zaman zaman yapılacak olan referandumlarda, meşveretin, evet ya da hayır yönünde oy kullanma kararı alması mümkün olabileceği gibi, bilhassa referandumun dolaylı sonuçlarının doğrudan sonuçlara göre daha etkin olabileceği hallerde, sandığa gitmeme ya da geçersiz oy kullanma gibi seçeneklere de geçilebilir.
9. Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde ülkemizde bu günkü gibi net ve zorunlu bir mahalli idare teşkili ve mahalli seçim heyecanı yoktu. Bu durumda mahalli seçimlerde nasıl bir tavır takınılacağı hususunda Bediüzzaman’ın tatbikatından ve Risâlelerden doğrudan delil bulmak mümkün olmayacağından, meşveret heyetlerinin, işin esası hakkında da bir tür içtihat yapması gerekir. Adayın kişiliğine göre mi yoksa partisine göre mi tercih yapılacaktır?
Ülkemizde sosyal bir vakıa olarak mahalli seçimlerin oluşturduğu mahalli yönetimlerin genel seçimlerle oluşan yönetimlerle doğrudan ilgisi olduğundan, mahalli seçimlerde verilecek oyların ülke yönetimine etkisi nazara alındığında, mahalli seçimlerde de demokrat olan partiye oy vermek meşveret heyetlerine de en doğru çözüm gibi görünebilecektir. Ancak zamanla siyaset ideolojiden arınıp da bu ilişki azaldığında mahalli seçimlerde mahallerdeki adaylara göre oy kullanılması ve dolayısıyla kararın da mahalline bırakılması mümkün olabilir.
10. Bediüzzaman’ın siyasete dair genel yaklaşımları birinci planda Türkiye’ye ait olduğundan, siyasî yönetimlerin prensipleri ve tercihler hususunda yukarıda aktardığımız ilkeler Türkiye’deki siyasal sistem için geçerlidir ve diğer ülkelerdeki tercihleri doğrudan etkilemez. Zira her ülkenin kendisine özgü siyasî şartları olabilir. Meselâ; Arap ülkeleri, Suudi Arabistan, Kıbrıs, Almanya ve ABD çeşitli dönemlerde siyasete dair farklı uygulama prensiplerine ihtiyaç gösterir.
Ancak bu yaklaşımlar yine yukarıda ele aldığımız genel yönetim ilkelerine dayandığından, başka ülkelerde yaşayan ve Risâle-i Nur’u kendisine rehber etmiş olan kişiler, yukarıdaki ana prensipleri, bulundukları yerdeki siyasî tercihlerinde de bir kılavuz olarak elbette kullanabilirler. Bilhassa İslâm dünyasının hürriyet ve demokrasi ihtiyacı Bediüzzaman’ın en çok üzerinde durduğu hususlardandır.7 —SON—
DİPNOTLAR:
1- Emirdağ Lâhikası,
s. 386.
2- “Sakın, sakın, dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihat etmiş dalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin “el hubbu fillahi vel buğzu fillah (Allah için sevmek, Allah için buğz etmek)” düstur-u Rahmanî yerine (el-iyazü billâh) “el hubbu fissiyaseti vel buğzu lissiyaseti (Siyaset için sevmek, siyaset için buğz etmek)” düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adâvet ve elhannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlıkla zulmüne rıza gösterip cinayetine manen şerik eylemesin.” Kastamonu Lâhikası, s. 99.
3- Emirdağ Lâhikası’nda yer alan ve Bediüzzaman’ın Demokrat Parti’nin desteklenme sebeplerini anlatmak üzere uzaktaki talebelerine yazdığı mektubun sonuna hizmetindeki talebeleri tarafından düşülmüş olan şu dipnot dikkat çekicidir: “Haşiye: Üstad diyor ki: Bu içtimaî, siyasî mesele mücmel olarak ihtar edildi. Ve tabiratta lüzumsuz, zararlı kelimeleri siz tebdil edebilirsiniz. Merkezlerden münasip gördüğünüz yerlere, su-i tesir yapmamak şartıyla gönderebilirsiniz.” s. 387.
4- “Cemaatte vahid-i sahih olmazsa, cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür” Mektubat, s. 495.
5- CHP Genel Sekreterine 1946 sonrasında yazdığı mektuptan: “baktım ki, size karşı bir muarız çıkmış. Eğer o muarız mükemmel bir reis bulup hakaik-i imaniye namına çıksaydı, birden sizi mağlûp ederdi.” Emirdağ Lâhikası, s. 191.
6- “Bu vatanda şimdilik dört parti var” başlıklı değerlendirme mektubunu yazdığı dönemde İçişleri Bakanlığı kayıtlarına göre tabelâ ve tüzel kişilik itibariyle parti sayısı aslında çok daha fazla idi. Ama siyasal anahatlar olarak dört ana akım vardı.
7- “Asya’nın bahtını, İslâmiyetin talihini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir”. (Muhakemat, s. 39.) “Asya kıt’asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûrâdır”. (Hutbe-i Şamiye, s. 66.) Yeni Asya Gazetesi bu sebeple alt başlıkta logo olarak “Asyanın bahtının miftahı meşveret ve şûradır” prensibini kullanmaktadır.