"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî’nin Ahlak Felsefesi

03 Mayıs 2019, Cuma
Evrensel Ahlâk İlkelerinin Kur’ânî Temelleri - 4

Said Nursî’nin ortaya koyduğu ahlâk Kur’ân’ın evrensel ahlâkını esas alıyor. Dünyada genel olarak ahlâkî değerle rde büyük bir yozlaşma yaşanıyor. Son birkaç asırdır Cahiliye toplumunu aratacak derecede bir dejenerasyon görülüyor. Said Nursî’nin tesbitleriyle bunun en önemli sebebi, imanın esaslarına saldırıların olmasıdır.

Ateizm, Darwinizm, hedonizm, materyalizm gibi doğru inançtan mahrum teori ve ideolojiler doğrudan ya da dolaylı olarak insanlara eğitim, medya, sinema, kitaplar ve internet yoluyla enjekte ediliyor. Bilim ilerlerken, doğru din, inanç ve onlara bağlı güzel ahlâk ilkeleri de görmezden gelinmiş, akıl kutsallaştırılmış, insanın dünyevî, geçici hazları ön plana çıkarılmıştır. Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, onların sağlayacağı güzel ahlâk kodlarından mahrum kalan insanların ruhlarında, akıllarında meydana gelen boşluğu, birbirlerine zıt fikirleriyle ahlâk felsefecileri dolduruyor. Genellikle doğru inançtan mahrum olan, bencilliği, hedonizmi esas alan bu felsefî akımların ahlâk kodları, bilim ve teknolojinin imkânları da kullanılarak gittikçe yaygınlaşıyor.

Nursî, İsevilik din-i hakikisinden uzaklaşan Avrupa’yı “ikinci Avrupa” olarak isimlendiriyor. Bu ikinci Avrupa’yı tahlil ederken, onun natüralist felsefenin zulmetiyle, medeniyetin kötülüklerini iyilik zannederek, insanlığı sefahate ve sapıklığa sevk ettiğini bildiriyor. “Bozuk” diye nitelendirdiği bu Avrupa, bir elinde “sakim ve dalâletli felsefeyi”, diğer elinde de, “sefih ve muzır medeniyeti” tutuyor ve insanlığın mutluluğunun bu ikisiyle olacağını iddia ediyor. (Nursî, Said, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2001, s. 168) Sefahat, insanın sadece dünyaya yönelmesi, ahireti unutması, bedenî hazları ön plana alarak aklın ve ruhun lezzetlerini hesaba katmaması demektir. Bu görünüşüyle Avrupa, antikçağdaki hedonist, yani hazcı, lezzetçi, zevkçi ve indivudialist ahlâk teorilerini hayata geçirmiş gibi gözüküyor. Said Nursî’nin sakim ve dalâletli felsefe tabirinden bu manaları da anlamak mümkündür. Elbette bunun kaynağını da Allah inancı yerine tabiatı koymaya çalışan naturalist felsefe oluşturuyor. Çünkü Allah’a inanmayan, ahirete inanmayan, Allah’ı sevmeyen ve Allah tarafından sevilmeyi düşünmeyen bir kimsenin hedonizmi, bireyselciliği, kötülük yapmayı meşrû görmemesi mümkün değildir. Böyle bir insanın kendi menfaatinden başka bir şey düşüneceğini ummak doğru olmaz. Bu inanç ve değerlerden mahrum insanların bedenî hazların peşine düşmesi kolaylaşıyor. Ölümü kendisine hatırlatan aklını içki, uyuşturucu ve eğlencelerle uyuşturarak kendisini ölümün pençesinden kurtaracağını zannediyor. 

Aldığı geçici ve elemli mutluluğu gerçek mutluluk zannediyor. Bu yüzden Said Nursî, hedonist, bireyselci ve naturalist ikinci Avrupa’nın cismi yalancı cennette, kalbi ve ruhu Cehennem azabı çeken, görünüşte mutlu, aslında mutsuz ve umutsuz bir insan tipi ortaya çıkardığını ifade ediyor. (Nursî, Lem’alar, s. 168) Avrupa’nın bu felsefî doktrini, insanların tek hedefinin bu dünyada yaşamak ve varlıklarını devam ettirmek olduğunu ifade ediyor. Bunun için de bedenî menfaatler ve hazlar peşinde koşmak gerekir. Bu anlayış hayvanlardan çok yüksek duygularla ve cihazlarla yaratılmış olan insanı bir basit hayvanla aynı seviyeye getiriyor. Halbuki insanın hayvan gibi olması mümkün değildir. Bu anlayış hayatı bir mücadele suretinde gördüğü için, toplumda gönüllü yardımlaşma, fakir ve fukaranın gönlünü alma ortadan kalkıyor. Üstelik bu mücadele prensibi, çatışmayı, bu da toplumsal huzursuzluğu beraberinde getiriyor. Bu anlayış bazı fertleri zenginleştirerek azdırıyor, çoğunluğu ise yoksul olarak bırakıyor. Bu felsefeye göre insan sadece kendi menfaatini düşünmeli, kendi lezzetini takip etmelidir. Böylece bir insanın nefsini de ilah derecesine çıkarıyor. Büyük bir narsistlikle kendinden başka hiçbir kimseyi sevmiyor, beğenmiyor. (Nursî, Lem’alar, s. 170)

Said Nursî, eserlerinde önce içinde yaşadığı ülkeden, Türkiye’den başlayarak bu insanlığı en alçak derecelere sürükleyen gidişatı durdurmak için, Kur’ân’ın evrensel ahlâk kodlarına dayalı bir ahlâk felsefesi geliştirmektedir. Birçok yönüyle Cahiliye dönemine benzeyen bir çağda, Kur’ân ilkelerine dönmekten başka çare yoktur. Kur’ân ruhlarda, akıllarda, kalplerde ve davranışlarda bir değişim meydana getirme gücüne sahiptir. Bu yüzden Nursî, “İmanın insanı insan edeceği, belki de insanı sultan edeceği” gerçeğini dile getirerek, inancı temel alır. Çünkü bütün bu ahlâk yozlaşmalarının altında sağlam ve doğru bir inançtan mahrumiyet vardır. İman esaslarının tamamının üzerinde duran Nursî, özellikle de Allah’a iman ve Ahiret’e iman üzerinde daha fazla tahşidat yapar. Ona göre toplumsal kargaşanın, anarşinin kaynağı dinsizlik tohumlarının ekilmesidir. Allah inancından, ahiret inancından ve diğer inanç esaslarından mahrum bırakılan bir toplumun, onların sağladığı yüksek ahlâkî değerlerden uzak kalması da tabiî bir sonuç olacaktır ve öyle de olmuştur. Bu yüzden Nursî, bütün mesaisini iman üzerine yoğunlaştırır. 

Hastalık teşhis edilmiştir: “Zaaf-ı diyanet”. İşte bunu tedavi etmek için iman esaslarını bilimin verilerine dayanarak aklın alabileceği, ruhun ve kalbin tatmin olabileceği şekilde anlatmıştır. Onun ahlâk felsefesinin temelinde “tahkikî” diye nitelendirdiği kuvvetli bir Allah inancı vardır. İnsanın kendisini ve kâinatı bir kitap gibi okuyarak, her şeyde Allah’ın isimlerinin, fillerinin yansımalarını okuyacak dereceye gelen bir insan, kendisini her zaman Allah’ın huzurunda hisseder. Yani “huzur-u daimî” kazanır. Bu düşünce insanı Allah’ın emrettiklerini yapmaya, yasakladıklarından da kaçınmaya sevk eder. O halde güzel ahlâklı olmak için yüzeysel bir iman olarak isimlendirebileceğimiz, Nursî’nin ifadesiyle “taklidi” bir iman yetmez. İmanın tahkikî hale gelmesi gerekir. Aynı tahkikilik diğer iman esasları için de geçerlidir. Nursî’nin esas vurgusu Allah’a, ahirete iman ve Allah sevgisi üzerinedir. Sevginin daha geniş bir anlamını ifade eden şefkat de çok önemli bir ilkedir.

Allah’a inanan, O’nu isim ve sıfatlarıyla tanıyan bir insan O’nu sever. Bu da kişiyi O’nun sevgisini kazanmaya sevk eder. Onun sevgisini kazanmak için de O’nun sevdiği zat olan Hz. Muhammed’e (asm) tabi olur. Zaten ona tabi olmak, İslâm’ı yaşamaktır, Kur’ân’ın evrensel olan ahlâk kodlarını uygulamaktır. Diğer taraftan Allah’a inanmak, Hz. Muhammed’e (asm) inanmayı, meleklere inanmayı, ahirete inanmayı, kadere inanmayı ve kutsal kitaplara inanmayı gerekli kılar.

Nursî’ye göre bütün iman esaslarına tahkikî bir şekilde inanan bir insan, ihlâslı bir kul, mütevazi bir insan, fakrını, zaaf ve acziyetini bilen, ama Allah’ın kudretini arkasında hisseden, Allah rızası için ve fazilet için çalışan bir kişi olur. (Nursî, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İst. 2001, s. 122) Ona göre böyle bir şahsın sahip olduğu bazı faziletler vardır. Bunlar toplumsal hayatın huzuru ve mutluluğu için önemlidir. 

Bu faziletler şunlardır: Kuvveti değil, hakkı üstün tutmak; faydacılığı değil, Allah’ın rızasını esas amaç haline getirmek; ırkçılığı değil, din, sınıf ve vatan bağını önemsemek; nefsin kötü arzularına set çekip, ruhu yüce şeylere teşvik etmek; böylece insanı kâmil bir insan haline getirmektir. Bütün bu faziletlere sahip olmak toplumdaki tecavüzleri, haksızlıkları, çarpışmayı, kavgayı, boğuşmayı ortadan kaldırır. İttifak, dayanışma, yardımlaşma, kardeşlik, sevgi meydana getirir. Bu da insanın iki dünyada da mutlu olmasına sebep olur. (Nursî, Sözler, s. 122)

Bu faziletleri, asılları Kur’ân’da bulunan temel ahlâk kodları olarak da isimlendirebiliriz. Nursî’nin, insanın iman vasıtasıyla elde edeceği, antik Yunan felsefesinde izlerini gördüğümüz, ama farklı bir şekilde ele aldığı ahlâk kodlarına “şecaat, iffet ve hikmet”i katıyor. Ona göre bu üç ahlâk kodunun birleşmesinden dördüncü ve daha yüksek bir kod meydana gelir. Bu da adalettir. Nursî, bu dörtlüye “sırat-ı müstakim” diyor. (Nursî, İşaratü’l-İcaz, Yeni Asya Neşriyat, İst., s. 29)

Nursî’ye göre insan, bütün hayvanlardan farklı bir mizaçla yaratılmıştır. Bu mizaç sebebiyle insanda türlü türlü meyiller, arzular meydana gelmiştir. Bu meyillerin gereğince yiyecek, giyecek ve diğer ihtiyaçlarını istediği gibi güzel bir şekilde karşılayabilmek için çok sanatlara ihtiyacı vardır. İnsanın o sanatların hepsinde maharet sahibi olması mümkün olmadığından, diğer insanlarla “teşrik-i mesai” etmeye mecburdur. Bu sayede herkes çalışmasıyla elde ettiği ürünleri karşılıklı olarak değiştirir. Günümüzde bu ticaret yoluyla olmaktadır. Yani ihtiyaçlarını bu şekilde sağlar. Fakat insanda şehvet, gazab ve akıl kuvveleri yaratılış olarak sınırlandırılmamıştır. Bunun da sebebi insanın cüz-î iradesiyle terakkisini temin etmektir. Bu yüzden muamelelerde zulümler, haksızlıklar, tecavüzler meydana gelir. Bu haksızlıkları, zulümleri ve tecavüzleri önlemede insan toplumları ticaret yaparken, ürünleri alıp satarken adalete muhtaçtır. Fakat her ferdin aklı, adaleti idrak etmekten acizdir. Bu yüzden küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle bir küllî akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun da ancak şeriattır. (Nursî, İşaratü’l-İcaz, s. 141) O halde insanın şehvet, gazab ve akıl kuvvelerini dengeleyecek olan şeriat dediğimiz, İslâm dinidir. Yani Kur’ân ve Hz. Muhammed’in (asm) hadisleridir, sünnetidir.

İnsandaki şehvet kuvvesi menfaatli şeyleri almak için verilmiştir. Eğer İslâm dininin sağlam inanç esaslarıyla dengelenmezse, ya humud ya da fücur ortaya çıkar. Humud helâl ve harama da insanın arzusunun olmamasıdır. Böyle bir insan “insanlık” özelliklerini kaybeder. Fücur ise, helâl haram demez, saldırır, namus ve ırzları payimal etmek ister. Bunun orta mertebesi ise iffettir; helâl olan şeyleri arzular, haramlar kaçınır. (Nursî, İşaratü’l-İcaz, s. 29) İşte, insanın yeme, içme, giyinme, barınma, karşı cinsle münasebetlerinde iffetli olmasını, ancak İslâm dininin inanç ve ibadet esasları sağlar.

İnsandaki gazap kuvvesi, zararlı şeyleri uzaklaştırmak için verilmiştir. Eğer İslâm dininin sağlam inanç esaslarıyla dengelenmezse, ya cebanet ya da tehevvür ortaya çıkar. Cebanet korkulmayacak şeylerden bile korkmaktır. Bu durumda korku insanın başına belâ olur. Tehevvür de, maddî manevî hiçbir şeyden korkmamaktır. Bütün haksızlıklar, zulümler, tecavüzler bu duygusunu sınırlandıramamış insanlardan çıkar. Halbuki bunun orta mertebesi şecaattir. Yani yiğitliktir. Böyle bir insan kimseye haksızlık yapmaz. Ama dinî ve dünyevî hukuku için gerekirse cana feda edecek derecede cesur olur. (Nursî, İşaratü’l-İcaz, s. 29)

Akıl ise iyi ile kötüyü birbirinden ayırt etmek için verilmiştir. Eğer İslâm dininin sağlam inanç esaslarıyla dengelenmezse, ya gabavet ya da cerbeze ortaya çıkar. Gabavet ahmaklık demektir. İnsan bu durumda hiçbir şeyden haberi olmaz. Zararını menfaatini ayırt edemez. İyi ile kötüyü fart edemez. Cerbeze ise, insanın hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya sahip olması demektir. Bunun orta mertebesi hikmettir. Hikmet hakkı hak bilip uymak, batılı ve yanlışı yanlış bilip ondan uzaklaşmaktır. (Nursî, İşaratü’l-İcaz, s. 29)

İffet, şecaat ve hikmet adalet kodunu meydana getirir. Bunların hepsi birden ise insan için “sırat-ı müstakim”dir.

Bütün ahlâk kodlarını pratik hayata aksettirmede Allah inancı ile birlikte ahiret inancı da önemli bir rol oynar. Ona göre ahiret inancı, ferdin ve toplumun hayatının ve mutluluğunun temelidir. Özellikle gençlerin şiddet-i galeyanda olan hislerini kontrol altına almanın önemli yollarından birisi de Cehennemin varlığına inanmaktır. Bu inanç gençleri, ifratkâr bulunan nefis ve hevalarını tecavüzlerden, zulümlerden ve tahribattan uzaklaştırır ve sosyal hayatın güzel bir şekilde devam etmesini sağlar. (Nursî, Sözler, s. 89)

Aynı zamanda ahiret inancı mutlu bir aile modeli ortaya çıkarmada yardımcı olur. Ailenin mutluğu Nursî’ye göre, “samimî, ciddî, vefalı hürmet” ve “hakikî, şefkatli ve fedakârane merhamet”tir. Hürmet saygıyı, merhamet ise şefkati ifade etmektedir. Her ikisi de evrensel ahlâkın önemli kodlarından birisidir. Bu gerçek saygıyı ve şefkati sağlamak ancak ahirette ebedî bir arkadaşlık fikriyle olabilir. Eğer inançlı, ibadetini yapan bir insan olursa eşiyle ebedî âlemde birlikte olacağını düşünen bir insan, bu dünyada ona saygısızlık yapmaz, vefalı davranış, onun zahiri güzelliği bozulsa bile, ona bir huri gibi muamele eder. (Nursî, Sözler, s. 89) Gerçek saygıyı ve şefkati gösterir, onu rencide etmez. Sevginin, saygının ve şefkatin gerçek manada kullanılması ve aile hayatının mutlu bir yuva haline gelebilmesi, ahiret inancının sağlam olmasına bağlıdır. Ahiret inancı olmazsa, ölümle ebedî bir şekilde birbirinden ayrılacaklarını düşünen karı-koca birbirlerine sadâkatli, şefkatli ve saygılı olmazlar. Batı dünyasında aile hayatının ortadan kalkacak dereceye gelmesinin, boşanma oranlarının % 70’ler seviyesine çıkmasının altında yatan en önemli sebeplerden birisi de bu ahiret inancındaki boşluk olsa gerektir.

Diğer taraftan da Allah inancı ve Ahiret inancı ile birlikte sevgi de güzel ahlâk kodlarının hayata tatbikinde önemli bir rol oynar. Nursî, sevgiyi, kâinatın varlığının sebebi, bağı, nuru ve hayatı olarak nitelendirir. Ona göre insan kâinatın en kapsamlı bir meyvesidir. Bu yüzden insanın kalbine kâinatı kuşatacak genişlikte bir sevgi duygusu verilmiştir. Nursî, sevginin ya mahlûkata, ya Allah’a yöneltilmesinin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekerek, önce Allah’a yöneltilmesini öngörür. (Nursî, Sözler, s. 331-333) Ona göre insan, Allah’a tahkikî bir şekilde inanıp O’nu sevdiği zaman, bütün varlıkları da O’nun namına sevebilir. Bu da teorik olan ahlâk kodlarını pratize etmenin en önemli sebeplerinden birisidir. İnsan lezzetli yiyecekleri Allah namına sevdiği zaman bunun en önemli alâmeti, meşrû dairede kanaatkârane kazanmak, tefekkür ve şükrederek yemektir. (Nursî, Sözler, s. 597) Yani insan vücudunun ihtiyacı olan nimetleri Allah için sevdiği zaman, haram yoldan değil, helâl yoldan kazanç sağlayacaktır. Bu da başkalarına haksızlık, kötülük yapmayı engelleyecektir. Bu durumda insan Allah’ı sevdiği için, Allah’ın sevgili bir kulu olmak için din tarafından konulan sınırlara riayet edecektir. Nursî, zaten bunu iffetin tarifi içinde değerlendirmektedir. İffet de çok önemli olan bir ahlâk kodudur.

İnsan anne-babasını da nefsi hesabına değil, Allah hesabına sevmelidir. Bunun alâmeti ise, onlar ihtiyar olduklarında ve sana hiçbir faydaları kalmadığı bir zamanda, onları daha çok sevmek, onlara daha çok merhamet ve şefkat etmektir. Böyle bir insan pederini haksız görse de isyan edemez. (Nursî, Sözler, s. 597) Annesine saygısızlık edemez. İmanı zayıf olan, bu yüzden de anne-babalarını nefisleri hesabına seven kimseler, menfaat elde etmek için onları öldürmekten bile geri kalmıyorlar. Bu da insanın vicdanının tefessüh etmesi demektir. Bundan daha kötü bir ahlâk olamaz.

Çocuğunu Allah için seven bir kimsenin onu Allah için sevdiğinin alâmeti, o çocuğu öldüğü zaman sabır ve şükür içinde bulunmaktır. Ümitsiz bir şekilde bağırıp çağırmamaktır. (Nursî, Sözler, s. 597)

Bir insanın eşini Allah için sevmesinin alâmeti de, onu ahlâkı güzel olduğu için, şefkati güzel olduğu için sevmesi, geçici güzelliğine bel bağlamamasıdır. Çünkü şefkatin ve ahlâkın güzelliği hayatın sonuna kadar devam eder. Eşler Allah için sevilmezse, suret güzelliğinin bozulmasıyla aile de dağılır. (Nursî, Sözler, s. 598)

Okunma Sayısı: 1019
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı