Bu, yalnızca bir coğrafî durum değil, aynı zamanda kaderin bir tecellisi ve Rabbimizin kullarına bahşettiği farklı imtihan sahnelerinden biridir.
Kitaplarda okumakla, o uzun gecelerin içinde yaşamak bir olmuyor. Sabah namazı vaktinden çok saatler önce, anne kucağının sıcaklığından ayrılan yavruların karlı yollara düşüşü, belki de bilmediğimiz bir sabır ve metanet örneğidir. Her ne kadar rahmet-i İlâhiyenin bir nişanesi olan kar, her yere beyazlar giydirse de, o uzun gecelerde her yer aynı değildir.
Uzun geceler derken; Allah’ın kudretinin bir tezahürü olan şiddetli soğukları, dondurucu sıcaklıkları ve bu gecelere hükmeden İlâhî kanunlarla şekillenmiş manzaraları da tasavvur etmek gerekir. Kışın o uzun gecelerinde, bir lokma hükmündeki gündüzleri yutan karanlıkta yürüyen mü’minlerin ayak sesleri bile soğuğun ritmini tutar. Adımları sayılıdır, çünkü her bir adım, rızkını arama veya ilim tahsil etme yolunun niyetidir.
Asyalı veya Afrika kökenli biri olarak, güneşin bereketli olduğu toprakların çocuğu olarak, kuzeyin bu uzun gecelerini ancak kendi iman perspektifimizle tahlil edebiliriz. Hakikaten, Almanya’da, İskandinavya’da veya kutup dairesine yakın diyarlarda, güneşin çok kısa göründüğü beldelerdeki din kardeşlerimize bu halin hikmetini sormak lâzım. Zira bu coğrafyalarda zaman, güneşin hareketine göre değil, belki de takdir-i İlâhînin bir tecellisi olarak, mevsimler ve saatler üzerinden idrak edilir. Bu durum, “Geceyi ve gündüzü yaratan O’dur” (A’râf Suresi: 54) ayet-i kerîmesinin farklı bir tezahürüne işaret eder.
O karanlık, uzun ve dondurucu geceler, yalnızca bir tabiat olayı değil, aynı zamanda insan ruhunun derinliklerine inen bir imtihan alanıdır. Bu sebeple, bu diyarlarda yaşayan mü’minler, yılın en uzun gecesi olan “Șeb-i Yelda”yı veya kış festivallerini, aslında karanlığa karşı bir direniş ve “Allah, göklerin ve yerin nurudur” (Nur Suresi: 35) hakikatini hatırlatan bir ışık şölenine dönüştürmüşlerdir. Çam ağaçlarını süsleyen kandiller, yalnızca bir âdet değil, insan kalbindeki iman nurunun, maddî karanlığa karşı bir tezahürüdür.
Yeraltından çıkarılan kömürü elektriğe çevirmek veya rüzgâra pervaneler takmak, sadece teknolojik bir gelişme değil, aynı zamanda Allah’ın yarattığı tabiat nimetlerinden istifade etmek ve “O, sizin için güneşi ve ayı emri altına alan, geceyi ve gündüzü de hizmetinize verendir” (İbrahim Suresi: 33) ayetinin bir gereğini yerine getirme çabasıdır. Işıklı kartpostallar ve parlak süsler ise, aslında bir şükür ifadesi ve karanlığın hükmünü kıran bir tefekkür nişanesidir.
Kuzeyin o uzun, karanlık gecelerini yaşamamış olanlar, oralardaki mü’minlerin neden bu kadar içten dua ettiğini, neden cami ve evlerini ışıklarla donattığını, neden sıcak bir aile sohbetine bu denli kıymet verdiğini tam manasıyla bilemez, idrak edemezler. Zira orada her ışık, sadece bir aydınlatma vasıtası değil, Yüce Rabbimizin “Nur” isminin bir yansıması, her bir sıcak yuva ise “Rahman” ve “Kerîm” olan Allah’ın bir lütfu olarak görülür.
Bu coğrafya bize öğretir ki, karanlık da nimetlerle doludur; geceyi ibadet, tefekkür ve ailevî bağları kuvvetlendirme vakti kılan, yine insanın iradesi ve imanıdır. Her zorluk, bir rahmet ve hikmet ile kuşatılmıştır. Kuzeyin uzun geceleri, Allah’ın kullarına bahşettiği farklı imtihan ve tefekkür biçimlerinden sadece biridir ve her bir an, O’nun (cc) sonsuz kudretine ve rahmetine açılan bir penceredir.