Medeniyet, müsbet ve menfî olarak ikiye ayrılır.
Müsbet medeniyet, Kurân’la ve İslâmiyetle barışık olanıdır. Dünyayı güzelleştiren, hayatın zorluklarını kolaylaştıran, insanlığa faydalı hizmetler sunan bu medeniyet, aslında insanlığın ortak malıdır. Bunu tutup sadece Avrupa’nın, yahut başka bir topluluğun eseri olarak göstermek yanlıştır. Bu medeniyetin üstadı İslâmiyettir. Bununla beraber, hakikî İsevî dinine sâdık olan “birinci Avrupa”nın da bunda bir hissesi vardır denilebilir.
Menfî medeniyet ise, detaylarını aşağıda vereceğimiz gibi, mukaddesat ve maneviyattan sıyrılmış, insî ve cinnî şeytanla ittifak halinde, insanları küfür ve dalâlet yoluna sürükleyen, neticede insanı hayvandan aşağı düşüren bir yaşayış tarzıdır. Misâl: Epstein Vakası, bu habis medeniyetin bir zakkumu olarak tiksindirici yüzünü gösterdi.
Önemli bir diğer nokta şudur: Kâfirlerin medeniyetine ait olan bazı ahlâksızlıklar, maalesef yer yer Müslüman topluluklara da sirayet etmiş. Aynı şekilde, Müslümanlara ait güzel birtakım âdet ve meziyetler, bir şekilde transfer edildiği gayr-ı müslimlerin pazarında revaç bulup rağbet görmüş. Yani, ciddî manada bazı yer değiştirmeler var.
*
Evet, dünyayı çirkeflik boyutuyla dehşete düşüren Epstein Vakası, aslında kâfirane bir medeniyetin nirvanasıdır.
İçinde her türlü pisliği barındıran bu medeniyetin esaslarının neler olduğuna dair tarifler, bundan bir asır kadar önce gözler önüne serilmiş. Üstad Bediüzzaman, 1920’de telif emiş olduğu Sünûhât isimli eserinde, o habis medeniyetin esaslarını ve temel taşlarını gayet veciz bir şekilde ifade etmiş.
O zamanlar, kendisine konuyla ilgili şu sual yöneltiliyor: “Neden şeriat şu medeniyeti reddeder?”
Sualde kast edilen “kâfirlerin habis medeniyeti”dir. Üstad Bediüzzaman, bu suale beş madde halinde şu cevabı veriyor:
(1) Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni (gereği) tecavüzdür.
(2) Hedef-i kastı menfaattır. O ise, şe’ni tezahumdur [zahmet vermektir.]
(3) Hayatta düstûru, cidaldir [çarpışmaktır.] O ise, şe’ni tenazudur. [niza, çekişme]
(4) Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri [başkasını] yutmakla beslenen unsuriyet [ırkçılık] ve menfî milliyettir. O ise, şe’ni böyle müthiş tesadümdür [çatışmadır.]
(5) Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî [cesaretlendirme] ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir [isteklerini kolaylaştırmaktır.] O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete [köpeklik seviyesine] indirmektir. İnsanın mesh-i manevîsine [insaniyeti manen silmeye] sebep olmaktır.
Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır [domuz], maymun postu görülecek gibi hayale gelir.
*
Yine 1923 yılı başlarında Ankara’da tab’edilen Hubâb isimli eserin fihristesinde medenî mü’min ile medenî kâfirin bir mukayesesi yapılıyor. Müşahhas misallerle de desteklenen çarpıcı o bahsin bir kısmını burada iktibasen takdim ediyoruz.
“Medenî mü’min ile medenî kâfirin sûret ve sîret, zâhir ve bâtın farkını görmek istersen, hayâlinle Nurşin [Bitlis] karyesindeki Seyda’nın [Ziyaeddin Hazretlerinin] meclisine git, bak. Orada fukarâ kıyâfetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar, ilâ âhir...”
Nur Külliyatının muhtelif risalelerinde buna benzer daha başka bahisler de var. Bunları anlayarak okuyan Nur Talebelerini, bazı kimseleri şoke eden Epstein Vakası gibi hadiseler hiç şaşırtmaz. Zira biliyorlar ki, habis olan o kâfir medeniyet, hep bu tür zakkumları netice veriyor.
Nefsine hâkim olup irade terbiyesini kazananlar, kendini bu tür habâset ve melânetten daima muhafaza etmeye çalışır.