"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Akıl, bilgi ve kamuoyu

Kâzım GÜLEÇYÜZ
14 Şubat 2019, Perşembe
Meşrûtiyetin ikinci defa ilân edildiği 1908’den bu yana geçen 110 yılı aşkın sürecin başından itibaren Bediüzzaman’ın eserlerinde kayıt düştüğü parametreler ve dile getirdiği ölçüler, demokrasi serüvenimizin bundan sonraki aşamalarında da hepimize ışık tutup yol gösteren birer deniz feneri hükmünde.

Divan-ı Harb-i Örfî ve Münâzarât başta olmak üzere, Said Nursî’nin o dönemde kaleme aldığı ve 1950’den sonra bazı yerlerini küçük rötuşlarla güncelleyerek “Eski zamandan ziyade bu zamanın tam bir dersi olabilir” notuyla tekrar neşrettiği eserlerini sanki yeni yazılmış gibi okuduğumuzda bunu çok daha iyi görüp anlayabiliyoruz.

Hadiselerin akışı ve hattâ çoğu zaman “Tarih tekerrürden ibarettir” dedirten şaşırtıcı benzerlikler, bu eserlerdeki fikir ve ölçülerin tazeliğini tekrar tekrar teyid ediyor.

Bunun ilginç örneklerinden biri, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablonun, bazı siyasetbilimciler tarafından “3. meşrûtiyet dönemi” olarak nitelenmesiydi. Bu değerlendirme ile, sandıktan iktidar olarak çıkan kadrolar, “seçilmiş padişah” olma hedefi peşinde koşmakla suçlanmıştı. Meşrûtiyette de başta bir padişah, yanında seçilmiş bir Meclis vardı...

10 yıl sonra 30’ların şeflik rejimi referanslarıyla gündeme getirilip savunulan ve 2017 16 Nisan’ındaki referandumla halkın yüzde 51’ince onaylandığı açıklanan “başkanlık rejimi”nin yürürlüğe girmesi, bir anlamda o değerlendirmeyi doğrulamış oldu.

Biz o zaman da bu iddia ve projeyi “Dünyanın gidişatıyla ve bir asır öncesinden itibaren insanlığın girdiği yeni çağın karakteristik özellikleriyle tamamen çelişiyor” diye eleştirmiştik. Bu özelliklere Said Nursî’nin ta o 1909’da dikkat çektiğini hatırlatarak.

Bediüzzaman, istibdat döneminde hâkimiyet kuvvette iken ve bunun sonucu olarak kimin kılıcı keskin, kalbi katı ise o yükselirken, hürriyet ve meşrûtiyet (yani cumhuriyet ve demokrasi) çağında kuvvetin hakka intikal ettiğini, dolayısıyla aklın, bilginin, kanunun ve kamuoyunun öne çıktığını vurgulayıp, “Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecek” demişti.

Oldubittilerle bu gerçekleri tersine çevirme gayretleri geçici “başarı”lar kazansa bile, kalıcı olabilmeleri asla mümkün değil.

Okunma Sayısı: 2486
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Gündüz Alp-3

    14.2.2019 12:50:32

    Artık az ve cılız olsa da düne kadar iktidar tarafında yer almış bazı kimselerin, gidişattan memnun olmadığı gösteren hayli geç kalmış beyanlarını da okumuyor değiliz. En son, eski Başbakanlardan birisi de Ankara'da bir konferansta "düşünce ve ifade özgürlüğü, hukuk, vicdan..." gibi şeylerden bahsetmiş. (Yeni Asya, 13.2) İyi de bunlar kündeye getirilirken acaba bu zatlar neredeydiler, diye sormak icap etmez mi? 16 Nisan halk oylaması yapılırken, halkın yanlış bilgilendirilmesi sonucu yanlış karar vereceğini, bunun da ülkeye zarar getireceğini hiç değilse milletin hak ve hukuku için dile getiremez miydiler? Aynı zat, bir de "vicdanlarıyla hükmeden hakimlerin eksikliği" konusuna değinmiş. Aslında öylesi hakimler eksik değil mutlaka vardır ama asıl soru, "vicdan hürriyetine sahip o hakimlerin hür vicdanıyla karar verebilecekleri ortam var mı?" olmalıdır. Mesele, damdan düşürmeden önce, demokrasi ve hukuka sahip çıkmaktır.

  • Gündüz Alp-2

    14.2.2019 12:32:29

    Bediüzzaman'ın tespit ve tavsiyeleri hâlâ güncelliğini ve tazeliğini korumaktadır. Bu reçeteleri kullanacak demokrat siyasetçileri beklemektedir. Ne var ki, yol haritasındaki ölçü ve parametreler ters yüz edilmiş, yoğun bir algı operasyonu ve propaganda bombardımanı ile yanlışlar doğru gösterilmiş, halka 16 Nisan halk oylaması ile kendi elleriyle fermanı imza ettirilmiştir. Bugün yaşadığımız kriz halleri, o gün halka "güçlü olacağız, uçuşa geçeceğiz..." gibi gerçekleri yansıtmayan söylemler ile sunulan reçetenin acı sonuçlarıdır. Demokrasi ve hukukun üstünlüğüne istinat etmeyen gücünü millet hakimiyetini temsil eden Millet meclisinden almayan yönetim tarzı ve anlayışlarının hele bu çağda derde deva olmayacağını artık anlamamız gerekir. Hele 1930-40'lı yılların şeflik benzeri sistemlerinin hepten sorunlu olduğunu hepimiz biliyoruz. O halde ne diye aynı yöntemi tekrar edelim ki? Ülkemize yazık değil mi?

  • Gündüz Alp

    14.2.2019 12:19:48

    Sayın Güleçyüz, elbette bizler de kati olarak inanıyoruz ki, şu düzen kalıcı değil, gidicidir. Zira bir yandan fıtrat öte yandan asrımız bunu reddediyor. Ne var ki, yaptığı ve yapacağı (maddi-manevi) tahribatı tamir etme işi vaktimizi, naktimizi, emeğimizi, enerjimizi alacaktır. Çünkü tahrip kolay ise de tamir hayli zordur. Mesela, kötü örmek dolayısıyla toplumsal anlamda bozulan "din" ve "dindar" algısını düzeltmek ve yerli yerine oturtmak hayli zamanımızı alacaktır. Tekellerine alarak, olumsuz eylem ve söylemlerine alet ettikleri milletin ortak mukaddes malı olan din kurumu, zatında ve özünde dupduru olsa da temsil edenlerin kötüye kullanması sonucu şüpheyle bakılır hale geldi. Çevrede hep birlikte yaşadığımız onlarca örnekleri vardır. Ahlaki değerlerden arındırılmış Makyavelist politikalara alet edilen din ve dindar kitleler, demokrasi ve hukuk düzeninin raydan çıkmasına da vasıta olmakla hem dine hem kendilerine yazık ettiler.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı