Başa gelen onca ağır musibete rağmen nasıl dayanır insan ve nasıl bu kadar hastalıkla, sıkıntıyla, ayrılıkla, yoklukla, tuğyanla, tufanla başedebilir?
Modern bilimin her geçen gün ilerlemesine ve hemen her soruya cevap aramasına rağmen cevaplayamadığı, dahası kendi koyduğu bilimsel kriterleri kullanarak bulaşmak bile istemediği bir alandır bu. Çünkü kendi koyduğu kriterlerle cevaplamasının mümkün olmadığı teolojik bir sorudur bu.
Bu soruyu cevaplamak bilimin içinden dışlamaya çalıştıkları dine kalmıştır. Evet, başımıza gelen onca belaya, musibete rağmen insan dimdik ayakta kalabilir, hatta bunlara rağmen huzurlu bir hayat bile sürebilir…
O musibetlerin içinde hikmetlerin gizli olduğuna iman ettiği anda artık başına gelenin mağduru değil, ezilmişi değil, mahkûmu değil, hâkimi olur ve bu sayede de derdini sevebilir. Bunca yükün altından kalkmak için belki de en güzel parola “vardır bir hikmeti” diyebilmektir. Derviş Yunus’un dediği gibi:
“Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken,
Ya hayattır, yahut kefen,
Nârın da hoş, nurun da hoş,
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.”
Zaten insan bu gerçeği idrak ettiği, edebildiği an kendisini esir alan o dertten azad olacaktır; derdine esir olmaktan kurtulup derdini esir alacaktır. Yoksa öyle sıkıntılar varki atsan atılmaz, satsan satılmaz, takas edilmez, başkasına devredilmez…
Aynı dert birinin başına gelir dert onu esir eder, bir başkasının başına gelir o derdi esir eder. O kadar esir eder ki, derdi ona derman olur. Onunla barışık olarak yaşar. “Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah-5) ayetinde vurgulanmak istenen hikmetin farkına varır. Bazı şeyler vardır ki, zıttır (ezdad), yani biri olunca diğeri olmaz. Hakla bâtılın, gündüzle gecenin aynı anda olamaması gibi. Bazı şeylerde vardır eştir (ezvac) birlikte bulunabilir. Ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki, zorlukla kolaylık zıt değil, eştir. Yani birlikte bulunurlar; ilginç değil mi? Yani bir çift eldiven gibi. Buradan çıkardığım sonuç kolaylığın eşinin zorluk, zorluğun eşinin kolaylık olmasıdır. Ama burada püf noktayı kaçırmamak gerekir. Ayet de her zorluğun yanında muhakkak bir kolaylığın olduğunu bizlere bildiriyor yani burada asıl mesele zorluğun yanında kolaylığın olmaması değildir çünkü ayet gayet açıktır ve her zorluk kolaylıkla beraberdir. Peki, bizim esas zorlandığımız şey nedir? O zorluğun yanındaki kolaylığı göremememizdir. Başımıza gelen o belâya, o zorluğa o kadar odaklanırız ki, hemen yanı başında duran fırsatların, kolaylıkların farkına varamayız.
Bir başka ayet anlatmak istediklerimizi teyit eder nitelikte; yine çok açık, çok net ve kesin; “Allah insana kaldıramayacağı yükü yüklemez” (Bakara, 286)
Peki ama neden bunca insan kaldıramayacağı yükün altında eziliyor? Hani Allah hiçbir insana kaldıramayacağı yükü yüklemezdi; o halde bu ayeti nasıl anlamalıyız? Cevabı bence kesin ve net; o yükü kişi bizzat kendisi kaldırmaya çalışıyor ve kaldıramayacağı kadar ağır olduğu için de haliyle altında kalıyor. Çünkü; “İnsan ne zaman altından kalkamayacağı bir yükün altına girmişse, altından kalkabileceği kendi yüklerini ihmal etmiştir.” Kısacası Cenab-ı Hakk’ın gör dediği yerden görmeyen, bak dediği yerden bakmayan insan, görmemesi ve bakmaması gerekenleri müşahade edince insanlıktan çıkıyor. Alemlere halife olarak yaratılan, ahsen-i takvîm olması gereken insan; esfel-i safiline düşüyor, insaniyet makamından mahlûkat makamına geriliyor ve maalesef cüruf kadar, zibil kadar bile bir kıymete sahip olamıyor. Sonuç daha da vahim; dünyada mutsuz, huzursuz, ahirette ise helâk oluyor.