Mahalleler vardır; sokakları, dükkânları, kahvehaneleri kadar insanlarıyla da hemhal olmuştur.
Herkesin birbirini az-çok bildiği, selamın eksik olmadığı yerler… Böyle mahallelerde bazı insanlar vardır ki yılların verdiği bir tanınırlıkla adeta mahallenin hafızası gibi olmuşlardır. Uzun yıllardır orada yaşayan, esnaflık-imamlık yapan, herkesin saygı duyduğu, selam verdiği, “mahallenin eskimeyen eşrafı” diye yad edilen köklü insanlar…
İşte hikâyemiz böyle bir mahallede mahallenin eskimeyen bir insanı hakkında olacak.
Bir akşam vakti, mahalle sakinlerinden biri metroya doğru yürürken bir sokakta yol kenarında park edilmiş bir araba dikkatini çeker. Arabanın farları yanmaktadır ama içinde kimse yoktur. “Herhalde sahibi yakındadır,” diye düşünür, çok da üzerinde durmaz ve yoluna devam eder.
Saatler geçer.
Aynı kişi gece eve dönerken aynı noktadan tekrar geçer. Bu kez fark eder ki arabanın farları hâlâ yanmaktadır. Demek ki saatlerdir kimse gelip kapatmamıştır. İçini bir endişe kaplar. Çok geçmeden akünün boşalması işten bile değildir. Araç sahibi arabaya döndüğünde belki akü bitmiş olacak, arabayı çalıştıramayacak, belki de aranasının başında mahsur kalacaktır.
Durup düşünür. Acaba arabada bir telefon numarası var mı? Sahibine ulaşabilir miyim? Arar, bakar ama böyle bir bilgi bulamaz.
Tam o sırada karşıdan mahallenin yıllardır tanınan simalarından biri gelir. Hani şu herkesin tanıdığı, mahallenin eski eşrafından olan yaşlı adam.
Selamlaşırlar.
Adam, durumu anlatır: “Efendim, az ileride bir araç var. Farları açık unutulmuş. Siz buraların eski sakinlerindensiniz, belki arabayı ve sahibini tanırsınız ve kendisine haber verebilirsiniz.”
Yaşlı adam kısa bir cevap verir: “Ben o tarafa doğru gitmiyorum ki. Evim diğer tarafta.”
Ve yoluna devam eder.
Ne birkaç adım atar arabanın park ettiği yöne doğru, ne de merak eder.
Diğer adam da fazla ısrar etmez. O da evine gider.
Yaşlı amcamız evine vardığında bir sürprizle karşılaşır: Oğlu torunuyla beraber ziyaretine gelmiştir. Birlikte otururlar, çay içerler, sohbet ederler. Torunla oynarlar. Günlük hayatın küçük mutluluklarından biridir bu kısa ziyaretler.
Bir süre sonra oğlu ailesiyle birlikte kalkar, vedalaşır ve evden ayrılır.
Aradan çok geçmeden telefon çalar.
“Baba,” der telefondaki ses, “benim arabanın aküsü bitmiş. Farları açık unutmuşum. Araba çalışmıyor. Acaba akü takviye kablosu bulabilir miyiz?”
Baba bir an duraksar. “Ne yaptın sen evladım?” diye sorar.
“Ne bileyim baba,” diye cevap verir oğlu, “farları kapatmayı unutmuşum işte!”
İşte o anda bir şey dank eder yaşlı adamın kafasında.
“Yapma ya… O araba senin miydi?” der hayretle.
“Bak beni yolda birisi durdurdu, farları açık bir arabadan bahsetti. Ben de hiç aldırmadım. Gitmedim bakmaya…”
Sesi biraz pişman, biraz mahcuptur.
“Keşke gidip baksaydım. Senin araban olduğunu anlardım. Belki zamanında müdahale eder, farları kapatırdık. Bu saatte arabayı çalıştırmak için uğraşacağız.”
Telefon kapanır.
Ve insanın aklına ister istemez şu soru gelir:
Hayatta kaç kere böyle bir hadise olur?
Bazen sadece birkaç adım atmak, küçük bir zahmete katlanmak, bir başkasının derdiyle ilgilenmek gerekir. Ama o küçük zahmetten kaçınırız. Çünkü bize ait değildir, çünkü o an için bize dokunmaz.
Oysa hayat hakikati aynen yansıtan bir aynadır.
Bugün başkasının arabası sandığımız şey, yarın bizim kapımızın önünde karşımıza çıkabilir.
Bazen bir iyilik, sadece birkaç adım uzaklıktadır.
Ve bazen o birkaç adımı atmadığımızda, bedelini en yakınlarımızla birlikte öderiz.