“Victoria 1977 yılında doğdu... Doğumdan kısa süre sonra annesinden alındı... Victoria’yı büyüten kişi, babasının katili olan işkenceci bir askerdi.” Kendi anne babasının katilini, onu yok eden rejimin bir parçasını "baba" bilerek büyümüştü. Yüzlerce masum çocuktan sadece biri olan Victoria’nın bu sarsıcı hikâyesi, demokrasi ve hürriyetler rafa kaldırıldığında zulüm ve haksızlıkların hangi dehşetli seviyelere çıkabileceğini ve bu yıkımın telafisinin ne kadar zor olduğunu bizlere acı bir şekilde gösteriyor. Bu trajedi, insanlığın gördüğü en karanlık biyolojik hırsızlıklardan biridir. Peki ya sınırları aşan, koca bir medeniyetin evlatlarını köklerinden koparan o büyük kültürel hırsızlık?
Biyolojik Hırsızlıktan Kültürel Kıyıma
Arjantin’in çalınan çocukları, ne kadar trajik olursa olsun nihayetinde sınırlı sayıda ve biyolojik bir cürümdü; tespiti, telafisi ve mahkemeler yoluyla çözümü bir DNA testine bakıyordu. Lakin bizim, İslâm dünyasının, Asya, Afrika ve Güney Amerika'nın yüzleştiği problem çok daha çetrefilli ve çözümü çok daha zordur. Coğrafyamızda Osmanlı ve İslâm medeniyeti, yüzyıllar süren bir planın neticesinde büyük darbeler aldı. Asırlarca üç kıtaya adalet, hak ve ilimle hükmetmiş bu memleketin ve bu medeniyetin evlatları biyolojik olarak değil, kültürel ve manevî olarak çalındı. Yeni nesil, medeniyetlerini ve kültürlerini acımasızca katledenleri birer kurtarıcı olarak bilmeye zorlandı. Modern eğitim sisteminin telkin edici çarkları arasında, geçen yılların verdiği alışkanlıkla ve nihayetinde elde ettikleri siyasî veya ekonomik konumları gereği kendi cellatlarını, medeniyeti tahrip edenleri hararetle savunmaya başladılar. Kendi öz medeniyetine düşman, değerlerine yabancı ama onu sömürenlere ve zulmedenlere hayran bir nesil yetiştirme çabası, Arjantin'de kundaktaki bebeği çalanların niyetinden çok daha geniş çaplı ve tehlikeli bir yıkımdır.
Bediüzzaman’ın Gözyaşlarındaki Hüzünlü Tesbit
Bu dehşetli tahribata karşı tarihimizdeki en anlamlı ve hüzünlü cevap, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Eskişehir Hapishanesi'ndeki o dokunaklı hatırasında gizlidir. Pencereden, karşıdaki lise mektebinin bahçesinde raks eden kız çocuklarının elli yıl sonraki acınacak hallerini manevî bir sinema gibi görüp gözyaşlarını tutamaması, sadece o bahçedeki masum gençler için değildi. O dökülen yaşlar, güya çağdaşlaşma ve rejim adı altında bütün memlekette zorla uygulanan ahlâkî dejenerasyon, inançlarından koparılan ve maneviyatı çalınan bütün bir milletin geleceği içindi. O, gençliğin kalb ve ruhunda açılan o tedavisi neredeyse mümkün olmayan yaraları, medeniyetimizin ellerinden kayıp giden fidanlarını görüyordu.
Bugün İslâm dünyasının çalınan çocuklarını aslına döndürmek, bu haberdeki kadar kolay değildir. Çözüm; asırlarca ilmek ilmek dokunmuş kültürel DNA'larımızın yeniden kontrol edilmesinde ve kapsamlı bir "kültürel gen tedavisi" uygulamasında yatmaktadır. Bizi biz yapan inanç, ahlâk, adalet ve tarih şuurunu yeni baştan nesillerimizin kalb dünyasına nakşetmeliyiz. Ancak bu şekilde nesillerimiz, kendi ruh köklerini kurutanlara minnettar olmaktan kurtulup, hakikî aidiyetleriyle kucaklaşabilir.