Ekranın Âdemoğlu üzerindeki etkisi çoğu zaman birden olmaz. Normalde ne bir film izleyince ahlâk çöküyor, ne bir diziyle vicdan tamamen susuyor. Asıl değişim ve ilerleyiş, yavaş gerçekleşiyor.
Ekran, sanıldığı gibi insanın değerlerini doğrudan yıkmıyor. Bizlerin etrafını sessizlikle sarıyor ve zamanla o değerler konuşmaz oluyor. Bugün dizilerde, filmlerde ve dijital içeriklerde sıkça karşılaştığımız dil, ahlâkı reddetmemekte aksine daha tehlikeli bir şey yapmaktadır. Ahlâkı yeniden önümüze sunmakta. Günah, artık bir yanlış değil, şahsî tercih; şiddet, suç olmaktan çıkıp tepkiye dönüşüyor; vicdansızlık ise, hayatta kalma becerisi olarak sunuluyor. Dil değiştiğinde, vicdan da yön değiştiriyor.
Bu değişimin en kırılgan muhatapları ise çocuklar ve gençler oluyor. Çünkü çocuk, henüz değerlerini inşa etme aşamasında. Doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü soyut ilkelerden ziyade gördüklerinden öğrenmektedir. Ekranlar da bu öğrenmenin tartışmasız kaynaklardan biri hâline geldi. Dizilerde sürekli gösterilen şiddet dili, hızlı para kazanma, güçle haklı olma anlayışı gibi şeyler çocuk zihninde hayat böyle yaşanır fikrini besliyor. Burada kimse bir dizi izledi diye çocuk suçlu oldu iddiasında bulunamıyor. Ancak şunu görmezden gelmek de mümkün değildir. Ekran, suça giden yolu alışık hâle getiriyor. Suç, bilinmeyen ve korkulan bir şey olmaktan çıkmış; hikâyesi olan, gerekçesi bulunan, hatta zaman zaman alkışlanan bir eylem gibi sunulmaktadır. Çocuk için asıl tehlike de tam olarak buradadır. Çünkü yanlışlar kaybolduğunda sınır da zayıflıyor.
Bir çocuğun şiddeti ilk kez bir ekranda görmesi ve bunu normal bir tepki olarak algılaması arasında ince ve dikkat gerektiren bir fark vardır. Sürekli şiddet içeren sahnelere odaklanan bir zihin, zamanla rahatsız olmamaya başlıyor. İlk başta irkilten görüntüler, bir süre sonra beklenti doğuruyor. Vicdan körelmiyor belki ama susuyor. Bu suskunluk, en çok da genç yaşlarda tehlike arz ediyor. Dizilerde kurulan ‘kahraman’ profilleri de bu değişimin parçasıdır. Güçlü olan haklı, hızlı kazanan akıllı, kuralları çiğneyen cesurdur ve bedel ödemeyen karakterler, maalesef rol model hâline geliyor. Çocuk için önemli olan, karakterin suçlu olması değil, suçun sonuçsuz kalması. Sonuçsuz kalan her yanlış, tekrar edilebilir hâle geliyor.
Bu ve bunun gibi tablolar, yalnızca bireysel vakalarla sınırlı kalmaz. Toplumsal bir hava oluşturuluyor, hassasiyet heba ediliyor hatta eskiden olmaz denilen pek çok şey, bugün normal karşılanıyor. Hepsi gündelik dilin parçası gibi gözüküyor. İnsan, rahatsız olmamak için gerekçeler sunuyor. “Herkes böyle, çağ değişti, gerçek hayat bu” gibi cümlelerle, vicdanın üzerini örtüyor. Aile bu noktada zor durumdadır. Çünkü çocuk, evde anlatılan değerlerle ekranda gördüğü hayat arasında ikilem yaşar. Okul, hiçbir zaman bu boşluğu dolduramıyor. Ekran ise her an yanı başındadır. Sürekli konuşuyor, tekrar ediyor. Çocuğun zihninde güçlü olan, çoğu zaman doğru olan değil sık görülendir.
Buraya kadar yaptığımız izah bir tespit olmuş ve sonuca varmamıştır. Çünkü her teşhis, bir tedavi ihtiyacını da beraberinde getirmekle yükümlüdür. Bu yüzden kendimize şöyle bir soru soralım. ‘Bu tablo karşısında ne yapmalı?’ Bu sorunun cevabını, serinin son yazısında yasaklamaktansa, idrak inşa ederek ele alacağız.