“Aziz, sıddık, vefadar ahiret kardeşlerim Hacı Nuh Bey, Molla Hamid! Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz.
‘Sıddık-ı vefî (vefalı dost) bu zamanda yoktur’ diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat-ı ilmiye [...]. Benim için Van çok kıymettardır. Lillâhilhamd, sizler o kıymettarlığı gösterdiniz.”
(Barla Lâhikası, Mektup No: 119)
Evet, “Sıddık-ı vefî” vefalı dostların arasında, serhad şehrimiz Van’daki Bediüzzaman Külliyesi’nden selâm ve dualar…
Bir grup Yeni Asya sevdalısı gönüllü ile, Van ili Yeni Asya Nur Cemaati mensuplarının arzu ve davetine icabet ederek, Erek Dağı’nın eteklerindeki Bediüzzaman Külliyesi’nde bir okuma programındayız.
Ev sahiplerimiz olan Yeni Asya sevdalısı ağabey ve kardeşlerimiz, Doğu’nun o sıcak, samimî, hasbî; candan, aşk ve şevk dolu atmosferini bizlere yaşatıyor.
Bediüzzaman Said Nursî’nin “ikinci vatanım” dediği ve yaklaşık yirmi yılını geçirdiği Van, Ramazan ayında hem manevî derinliği, hem de köklü gelenekleriyle bambaşka bir atmosfere bürünmüş. 2026 yılının bu karlı fakat ılıman günlerinde, bu mübarek ayı Van’da “Bediüzzaman’ın izinde” bir hafta geçirmek nasip oldu.
Amacımız; bu mübarek Ramazan ayında, “Çilekeş Seyda”nın canlı hatıralarının havasında, can dostlarla birlikte Nurları daha derin bir anlayış, duyuş ve hissedişle; tefekkür ederek okumak.
Risale-i Nur davasının ana merkezlerinden biri olan Şarkî Anadolu’nun bu güzel vatan parçası, bu maksada tam uygun bir mekândır. Sahabe mesleğinin manevî huzur ve saadet hazinelerini tefekkürle ve mütalâalı bir okuyuşla ele almak burada daha tesirli ve semeredar bir yol oluyor.
Van, sadece coğrafî bir mekân değil; aynı zamanda bir medrese, bir tefekkür okuludur.
Bediüzzaman’ın “vatanım” dediği, “Medresetü’z-Zehra” idealini hâlâ kalbinde taze olarak barındıran bu şehir, maneviyatıyla farklı bir coğrafyadır.
Modern, dertli ve ihtiyarlamış dünyanın bütün olumsuzluklarına rağmen, maneviyatın ağır bastığı ve hissedildiği bir ruh derinliği; bir tefekkür merkezi olan Van’dayız.
Ramazan ruhuyla örtüşen tefekkür, Kur’ân, dua, niyaz, münâcat, mukabele ve Risale-i Nur okumaları burada ayrı bir lezzet ve sıcaklık içinde icra ediliyor.
Asrın başında Garibüzzaman’a bir dağ medresesi olarak hizmet eden Erek Dağı’nın haşmetli vakarının eteklerinde, beyaz rahmetin gelin edâsıyla süzülüşünü seyrediyoruz.
Çoravanis’ten Horhor’a esen Nursî nesiminin hışırtıları hayal dünyamızda dalgalanıyor.
Manevî hislerin şahlanışını; kalplerin mutmainlik deryasında huzur buluşunu, ruhların hafifleyip şeffaflaştığını adeta hissediyoruz.
Bu güzel vatan topraklarında, Başet Dağı’nda “Seyda”nın Tahir Paşa’ya yaptığı fıtrî beyan kulaklarımızda çınlıyor. Dağlarda ve derelerde çobanlara ve göçerlere verilen demokrasi, meşveret ve adalet derslerinin sadâlarına kulak veriyoruz.
Rus ve Ermenilere karşı verilen mücadelede; savaşın, dersin, talimin, müsbet hareketin ve insanlık dersinin mana ve tatbikatını hissetmeye gayret ediyoruz.
Mevsim şartları şu an müsait olmadığı için Van Kalesi ve Horhor Mağarası’nın tarih sayfalarıyla hemhâl olmaktan şimdilik uzağız.
Bulunduğu her ortama huzur, makuliyet, müspet mana, çözüm ve nezaket getiren Seyda, Van Gölü’ne “Bahr-i Van” diye hitap ederdi.
“At sırtında tefsir yazmak” bu coğrafyadaki derin çilelerin içinde açan bir nur çiçeğidir.
Risale-i Nur’ları bu manalarla okumak, Van’ı Van yapan bir haslet ve aynı zamanda bir vefa borcudur.
Dünyanın keşmekeşi ve şehir gürültüsünden uzak; Bahr-i Van’ın uçsuz bucaksız maviliğinde Esmâ-i Hüsnâ’yı tefekkür etmek, ruhu tazeleyen bir iklimdir.