“Okumayı “boş zaman” işi sanan bir toplumun, aslında nasıl fikren fakirleştiğini anlatan bu yazı; ekranlara gömülen saatler ile bir dakikalık “artık vakte” sıkıştırılmış kitaplar arasında çarpıcı bir yüzleşmenin devamı.”
Ne okunmalı?
Okuma bilmeyen Peygamberimize (asm) Allah’ın ilk emri olan “Oku!” hitabı; sadece harfleri seslendirmeyi değil, yaradılışın şifrelerini çözmeyi, kâinatı bir kitap gibi okumayı ve insanın kendi iç dünyasına yönelmesini ister. “İlim Çin’de de olsa gidiniz” manasındaki meşhur söz de, bu arayışın mesafe tanımayan bir sorumluluk olduğunu hatırlatır.
Her iki kudsî emir de bize şunu ders verir: Hayatta cömertçe harcayacak vaktimiz yoktur; okumak da boş vakit işi değildir.
Yazarlar da sorumlu mu?
Bu hayatî ihtiyaç, Hz. Ali’nin şu çarpıcı sözüyle hem okura hem de yazara ağır bir mesuliyet yükler:
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.”
Bir harfe bu kadar değer verilen bir anlayışta, o harfi yazanın sorumluluğu daha da ağırdır. Yazmak artık sadece bir söz değil, insanın zihin dünyasına arz edilen “ekmek ve su” gibidir. Yazar, kalem oynatırken yazdığının bir hayatı inşa edebileceğini bilmeli; okuru düşünce sığlığına değil, hakikatin derinliğine çağırmalıdır. Niteliksiz her satır, bu mukaddes emanete gölge düşürür.
Velhasıl,
Unutmayalım ki; bedeni aç kalan ölür, ama ruhu ve fikri okumaktan mahrum kalan, hayatta olsa bile içten içe tükenir. Bu itibarla okumayı “hobi” köşesinden ve kenara itilmiş zaman diliminden çıkarıp “hayat” sütununa taşımak; boş vakitlerde kitap okuyanlardan değil, okumak için en kıymetli vaktini ayıran, o “bir harfin” izinde kâinatı anlamaya çalışan yolcular olmak gerekir.
Bu yazı münasebetiyle; boş vaktinde okumayı değil, okumak için zaman ayırmayı kendisine prensip edinen; biz evlatlarına nasıl okunması gerektiğini mütevazı bir kütüphane ile birlikte miras bırakan ve henüz erken denilebilecek bir yaşta (altmış beş), 28 Ocak 2005 tarihinde bu fânî dünyadan ebedî âleme göç eden babam Zimmet Hoca’yı da rahmetle anıyorum. Mekânı Cennet, makamı âlî olsun.