Şu kâinat sarayında insan, nihayetsiz acz ve hadsiz fakr içinde bulunan bir misafirdir. Etrafını kuşatan sayısız ihtiyaçlar ve karşılaştığı hâdiseler, ona her vakit bir istinad noktası ve istimdad kapısı arattırır.
Çünkü insanın kudreti pek cüz’îdir; fakat ihtiyaçları pek küllîdir. İşte bu zayıf varlığın eline verilen en büyük miftah “Bismillâhirrahmânirrahîm” kelime-i kudsiyesidir.
Besmele, yalnızca bir başlangıç kelâmı değildir. Belki abdin, kendi dar ve karanlık nefsinden çıkıp, Hâlık-ı Zülcelâl’in namına hareket ettiğini kâinata ilân eden kudsî bir ünvan mahiyetindedir. Mana-i ismî nazarıyla bakıldığında, insan bir çekirdeği bile halk etmeye gücü yetmeyen gayet âciz bir mahlûktur. Ancak mana-i harfî nazarıyla, yani Allah namına hareket ettiği vakit, o zayıf kul birden nihayetsiz kudret sahibi bir Sultan-ı Ezelî’ye dayanır. Kendi cüz’î kuvvetini terk edip, kudret-i İlâhiyeye istinad eden bir vaziyet alır. Böylece aczini kuvvetin, fakrını ise rahmetin vesilesi yapar.
Risale-i Nur’un mizanıyla bakıldığında Besmele, yapılan işe bir ruh ve semavî bir kuvvet kazandırır.
İşârâtü’l-İ’câz’da bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Kudret-i ezeliyenin, kâinattaki mevcudatın nevilerine, fertlerine olan nispet ve taallukundan husule gelir. Bu itibarla, Bismillah, kudret-i ezeliyenin taalluk ve tesirini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur.”¹
Bu hakikat gösteriyor ki; ruhsuz bir beden nasıl ki hayattan mahrum bir ceset ise, Besmelesiz ve niyet-i hâlisasız işler de bereketsiz, kuru ve manen ölüdür.
Besmele’nin hakikî tesiri ve kalbe sirayet eden feyzi ise niyet sırrında gizlidir. Zira Nur müellifi’nin ifade ettiği gibi: “Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder.”²
Bir sözün ruhu kelimelerinde değil, onu söyleyen kalbin halis niyetindedir. Niyet bir iksirdir; dünyevî ve fânî amelleri bâkî bir ibadet hükmüne çevirir. Adeta sıradan bir hareketi nuranî bir meyveye kalbeder.
Meselâ, bir tüccar dükkânını açarken “Bismillah” dediğinde, kalbindeki niyet helâl rızık peşinde koşmak ve rızkı Rezzak-ı Kerîm’den bilmek ise, o tüccarın her alışverişi bir nevi dua ve ibadet hükmüne geçer. Bir muallim dersine Besmele ile başladığında, niyeti hakikati talim etmek ise, konuştuğu her kelime hikmet nurlarına inkılâp eder.
Demek ki Besmele, niyetin derecesine göre genişleyen bir atmosfer oluşturur. Besmele’nin yalnız insanın dilinde değil, bütün mevcudatın lisan-ı hal ile zikrettiğini Bediüzzaman Hazretleri şöyle beyan eder:
“Bismillâhirrahmânirrahîm’in bir cilvesini gördüm ki kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında üç sikke-i rububiyet tecelli ediyor.”³
Demek Besmele dilde bir kelime değil, kâinat kitabının sahifesinde yazılmış nuranî bir satırdır. İnsan, bu büyük kitabın şuurlu bir okuyucusu olarak Besmele çektiği vakit, kâinatla beraber aynı hakikati ilân eder. Böylece o zayıf insanın etrafında bir kuvvet meydana gelir ve eşya o abdin emrine musahhar olur.
Netice olarak; mü’min için asıl mesele yalnız Besmele söylemek değil, onu hangi niyetle söylediğini bilmektir. Niyet sahih olursa, küçük işler dahi dağ gibi meyveler veren birer ibadete dönüşür. Besmele, kulun aczini itiraf edip kudret-i İlâhiyeye dayanmasının bir ilanıdır.
Dipnotlar
1- İşârâtü’l-İ’câz, s. 31.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 44.
3- Lem’alar, s. 96.