Yürütmenin yanısıra yasama ve yargının güdümüne sokulduğu “tek kişilik yönetim”de komadaki siyaset, demokrasi ve hukuk çağrılarıyla yeniden hareketleniyor.
Türkiye’de siyasal sistem ve demokrasi tartışmalarının yoğunlaştığı vetirede, aydınların oluşturduğu Demokrasi Platformu’nun ülke sorunlarına çözüm çalışmaları ilgiyle izleniyor.
Bu bakımdan Ankara’da yapılan “Önce siyaset değişmeli” başlıklı “bahar konferasları”nın ilkinde tartışılan “gerçek demokratik cumhuriyet ve hukuk çağrısı” büyük önem taşıyor.
Öncelikle panelin açış konuşmasında “Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bireysel kararlardaki ürkekliğinin hukuka zarar verdiği”nden yakınan AYM eski Başkanı Haşim Kılıç’ın “12 Eylül askerî vesâyetinin boşluğunu yeni rejimde bir başka vesâyet doldurdu” tesbiti dikkat çekiciydi. Hukukun üstünlüğüne vurguyla Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının cesaretle uygulanması, “İyi insanların susarsa kötülükler sürer” uyarısı oldukça önemliydi.
“KUVVETLER AYRILIĞI YOKSA ANAYASA YOKTUR…”
Yine gazeteci yazar-hukukçu Taha Akyol’un, demokrasilerde “hâkimiyet yetkisi”yle “kuvvetler ayrılığı”nda “yasama”nın Meclis’te, “yürütme”nin seçilmiş hükümette, “yargı”nın bağımsız mahkemelerde tecelli ettiğini nazara vererek, “Kuvvetler ayrılığı yoksa anayasa yoktur” tesbiti panelin fikri eksenini oluşturdu.
Bu açıdan devrin ilim erbabından tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın “mahkemelere efkâr-ı umumiyenin itimadı” sözünden yargıya güvene, Anayasanın “mahkemelerin bağımsızlığıyla hâkim teminatı”na atfı anlamlıydı.
Akyol’un, devletin artık “nizâm-ı kadîm”le (klasik yöntemle) idare edilemeyeceğini söyleyen 3. Selim zamanında “ittifak-ı âlâyla (oy birliğiyle) Osmanlıda sosyal, siyasi, askerî, fikrî, tarihî değişimin “nizâm-ı cedîd”le (yeni düzenle) temellerinin atıldığı ve 1876 Kanun-u Esasi’yle “kuvvetler ayrılığı”na karşı Fransa’da 1893’te jakobenlerin demokrasinin temeli “kuvvetler ayrılığı”nı kaldırıp “kuvvetler birliği”ni dayattıkları değerlendirmeleri ayrıca dikkate değerdi.
Zira 1921 Anayasasında “hâkimiyet bilâ kayd u şart milletindir” esasıyla İcra Kurulları Heyeti’nin (Bakanlar Kurulu’nun) millet irâdesinin temsilcisi Meclis’ten çıkması; “demokrasi, hukuk, aydın olmak söylemeyi gerektirir” ifadesiyle şair ve büyük bir düşünür Namık Kemal’den “sus, sus, sustan başka ses duyulmuyor!” sözünü nakletmesi “istibdat rejimleri”ni târif ediyor.
Bundandır ki Namık Kemal’in 18. yüzyıl sonlarında Osmanlıda ilk kez “kuvvetler ayrılığı”nı savunduğunu, 1876’da yazdığı makalede “Eğer teşri ve temyiz, yani yürütme ve yasama bir olursa, istedikleri gibi zâlimane kanunlar yaparlar” ikazı kayda değer bulunuyor. Keza büyük hukukçu Babanzade İsmail Hakkı’dan aktardığı “Hakikat sahnesinde bütün kuvvetler bir noktada toplanırsa neticesi keyfî idare ve istibdat olur” hükmü vakıayı ele veriyor.
“KUVVETLER BİRLİĞİ, KEYFÎ İDARE VE İSTİBDAT OLUR…”
Aslında Taha Akyol’un “Hâkimiyet-i milliyenin devletin esası olduğu”na dikkat çekip, “tek kişilik hükûmet”te yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’nın -netice itibarıyla- Anayasa Mahkemesi ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üyelerini atadığını belirtmesi; “kuvvetler ayrılığı yoksa demokrasiden bahsedilemez” ifadesi, meselenin esasını özetliyor.
Bunun içindir ki bir hukukçu olarak tam bir vukufiyetle “II. Meşrutiyet İslâmcılarından” dediği Bediüzzaman Said Nursî’nin Mehmet Akif gibi İslâm âlimleriyle istibdada karşı savundukları millet irâdesi esaslı meşrutiyet açıklaması âdeta panelin ortak kanaati oldu.
Bediüzzaman’ın o dönemde kaleme aldığı “Münazarat” adlı eserinden okuduğu “İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir [keyfi idaredir], kuvvete istinat ile [dayanmakla] cebirdir, rey-i vahiddir [tek kişilik rejimdir], su-i istimalâta gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mâhisidir [mahvedicisidir]…” tarifi büyük yankı uyandırıp takdir gördü.
Toplantı sonrası özel görüşmemizde “anlamak için tarihi içinde okumak lâzım” dediği Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb-i Örfî kitabındaki “Cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet [yargı], meşveret [Meclis] ve kanunda cemi kuvvet [kanun kuvvetiyle hükûmet]” tasrihiyle “kuvvetler ayrılığı” tarifini okuttu.
Ve demokratik hukuk devletinin inşası için Bediüzzaman’ın daha geçen asrın başlarında gazetelere yazdığı makalelerinde, neşrettiği eserlerinde ve hitabelerindeki “meşrutiyet (demokrasi ve cumhuriyet), hürriyet ve adâlet tesbitlerini bir defa daha ortaya koydu…