"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ana dilde eğitim ve “iki dil” meselesi

09 Temmuz 2012, Pazartesi
Bediüzzaman bir taraftan resmî dil olan Türkçe′yi bir vâkıa olarak kabul ediyor, korunması ve kullanılması gerektiğini ifade ediyor; diğer taraftan anadilin de aynı şekilde fItrî bir gerçek olarak görülüp İhmal edilmemesi gerektiğini söylüyor.
Ana dilde eğitim ve “iki dil” meselesi

Özerk eğitim mi?
Osmanlıcadaki karşılığı muhtariyet olan özerklik, milliyetçilik ideolojisinin türevlerinden biri olarak gündeme getirilen bir kavram. Merkezî iktidarı elinde tutan belli bir etnik grup adına diğer etnik grupları baskı altına alan politikalar uygulandığında, buna karşı “çözüm” olarak öne sürülen bir formül. Ama gerçekte çare getirmek şöyle dursun, tersine etnik temelde parçalanmaya yol açan bir formül.
 “Adem-i merkeziyet” modelinin önemli ayaklarından biri özerklikti.
Doksan yıl sonra BDP-PKK çizgisi de özerklik peşinde.
İttihad-Terakkî iktidarını Türkçü bir komite istibdadına dönüştüren dinamikler, cumhuriyetten sonra aynı yapının çok daha şiddetli bir baskı rejimi şeklinde devamını sağladılar ve bu durum bugünkü “Kürt meselesi”ni ortaya çıkardı.
O cenahtan gelen özerklik talebinin dayanağı ve gerekçesi, Ankara merkezli Türkçü istibdat.
Haddizatında bu istibdat, laiklik adına dini dışlamak suretiyle, Türklerin bin yıldır İslâmın bayraktarı olduğu gerçeğine sırt çevirerek Türklüğe de büyük zarar veren ve dindar Türklere de ağır baskılar uygulayan bir zihniyetin marifeti.
Buna karşı yapılması gereken şey, merkezî yönetimi bu müstebit zihniyetin pençesinden kurtarmak için, Türkler ve Kürtler başta olmak üzere, sistemin mağdur ettiği herkesin demokrasi, hak ve özgürlük eksenli bir tesanüde girmesi.
Ve sistemi demokratikleştirmeye çalışması.
Nitekim 1950’den bu tarafa yaşanan 60 senelik süreçte, ihtilâl ve müdahalelerin getirdiği kesintilere rağmen cereyan eden gelişme de bu. Çare etnik eksenli bir özerklikte değil, herkesi kapsayıp kucaklayacak bir demokratikleşmede.
Ama gelinen noktada bakıyoruz, devletin derin katlarındaki etkinliğini hâlâ sürdüren müstebit ideoloji, bir taraftan Türklük vurgularına devam ederken, diğer taraftan el altından yürüttüğü gizli pazarlıklarla, Kürt siyaseti yapanlara “özerklik” sözleri veriyor. Bunun anlamı ne?
Bu bağlamda, eğitim hizmetlerinin yerel yönetimlere devrinden söz edilmesi bilhassa ilginç.
O eğitim ki, resmî ideolojinin en duyarlı, kıskanç ve tekelci olduğu alan. Anayasa ve ilgili kanunlar, eğitimin ilke ve inkılâplarla Atatürk milliyetçiliğine göre yapılması gereğini tekrar tekrar vurgulayan maddelerle dolu.
Hal böyle iken, MİT tarafından PKK’ya verildiği söylenen özerklik sözü çerçevesinde “Bölgenizde eğitim hizmetlerini de tümüyle size bırakıyoruz” denildiğine dair iddialar ne anlama geliyor? “Bölgede Türk Kemalizmiyle buraya kadar, artık bundan sonra Kürt Kemalizmiyle devam edin” mesajı mı veriliyor?
Oysa özerklik genel anlamda olduğu gibi eğitim özelinde de sorunu çözecek bir formül değil.
Tam tersine bu gayri ahlâkî pazarlık ve rüşvetle, sorun çok daha vahim boyutlara tırmandırılır.
Bu alanda yapılması gereken şey, eğitimin tümünü resmî ideoloji kıskacından kurtarıp, nesillerin manevî ve ahlâkî değerlerle donatılmış özgür bireyler olarak yetişmesini sağlayacak müstakim, hürriyetçi ve demokrat bir eğitim felsefesini hakim kılmak olmalı.
Esasen hayli zamandır yaşanan süreçte, kreşten üniversiteye kadar bütün eğitim kademelerinde özel inisiyatifin giderek artan bir ağırlık kazanması, eğitimi devlet merkezli ve onun sıkı kontrolünde yürüyen bir alan olmaktan çıkarıyor.
Son olarak 28 Şubat müdahalesi, gevşeyen vidaları tekrar sıkılaştırma denemesi yaptı, ama bu da geçici oldu. İz ve tortuları yer yer hâlâ devam ediyor olsa da, 28 Şubat’ın toplumdaki etkileri zayıfladıkça, eğitimdeki özgürleşme de kuvvetleniyor.
Ancak özel eğitimin gelişmesi, sermaye gücüne bağlı. Bu güçten mahrum olan geniş kitleler için, devlet eliyle verilen eğitim hizmetinin demokratikleşmesi zarureti gündemdeki yerini koruyor.

***

Anadilde eğitim
Asırlarca İslâm kardeşliği ortak paydasında iç içe yaşadığımız Kürtleri dışlayarak, itip kakarak, ezerek ihdas edilen “Kürt meselesi”nin ortaya çıkmasında, Kürtçeyi aşağılayan ve Kürtçe konuşmayı suç sayan politikaların da çok büyük payı ve vebali var.
Nitekim Bediüzzaman, devrin zalimlerine hitaben kaleme aldığı ve “İstikbalde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak, ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına’ denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır” ifadeleriyle başladığı tarihî bir belge niteliğindeki yazısında, “milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakikî bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp onların dilini unutturma” politikalarını da son derece keskin ve sert bir dille eleştirir. (Mektubat, s. 730)
Oysa anadili, insan hayatında son derece önemli ve vazgeçilmez bir yere sahip.
Anadili için “Tabiî olduğundan, elfaz (lâfızlar) davet etmeksizin zihne geliyor. Alış veriş yalnız mânâ ile kaldığından, zihin çatallaşmaz” diyen Said Nursî, anadiliyle verilen eğitim ve kültürün taşa işlenmiş nakış gibi baki kalacağını ve millî lisanın nakşıyla görünen birşeyin, içeriği ne olursa olsun, insanlara sıcak geleceğini ifade ederek bunu söylüyor (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 165).
Bu sebeple, gerek şarktaki medrese projesini anlatmak için İstanbul’a gelip padişaha iletmeye çalıştığı dilekçede, gerekse bilâhare gazetelerde yayınlanan makalelerinde, Kürt çocuklarına eğitim verilirken anadillerinin ihmal edilmemesi gerektiğini ısrarla vurguluyor.
Meselâ 2 Aralık 1908 tarihli Şark ve Kürdistan gazetesinde çıkan “Kürtler yine muhtaçtır” başlıklı makalesinde, medeniyet âleminde ve terakkî ve müsabaka asrında, bölgenin de kalkınma yarışına ayak uydurabilmesi için hükümetin himmetiyle kasaba ve köylerde mektepler açılmasına teşekkür ettikten sonra şöyle diyor:
“Bundan yalnız lisan-ı Türkîye aşina etfal (Türkçe bilen çocuklar) istifade ediyor.”
Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarının ise, mekteplerde görev yapan öğretmenlerin Kürtçeyi bilmemeleri sebebiyle mektep fenlerinden mahrum kaldığını ve gelişmelerinin kaynağı olarak yalnızca medrese ilimlerini gördüklerini belirtiyor.
Ve bu durumun, sonuç olarak, vahşeti, keşmekeşi ve Kürtlerin geri kalmışlığını istismar eden Batının kuru gürültüye dayanan tahriklerini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.
Bediüzzaman’a göre, her safhasında dinî ilimlerle modern fenleri kaynaştıran bir eğitimin, hem mahallî lisanda, hem de resmî dille sunulması gerekiyor ki, “Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor” dediği vahim duruma meydan verilmesin. (Age, s. 22)
Münâzarât’taki “Hükümet hekim gibidir” bahsinde, umum köylerde veyahut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis ederek hükümete iletmek üzere seçilmiş bir adamın reçetesinde yer alan “Cehalet hastalığı ile baş ağrısı var” teşhisindeki hastalığa ilâç olarak “Fen afyonunu önce onların lisanında, sonra resmî lisana çevirerek veriyorum” örneği de bunu ifade ediyor. (Age, s. 210)
Medresetüzzehra’da “Lisan-ı Arabî vacip, Kürdî caiz, Türkî lâzım” demesi de (Age, s. 290).
Bu örnekler, onun eğitimde resmî dili de, anadili de vazgeçilmez olarak gördüğünü gösteriyor ve kökeninde ırkçı yaklaşımlar bulunan mantıksız politikalarla anadilde eğitimi yasaklayan, insanların anadillerinde konuşmaları veya eğitim görmeleri halinde ülkenin parçalanacağı paranoyasıyla bölücü provokasyonların işini daha da kolaylaştıran kafa yapısının bu konuda da ne büyük yanlışlar içinde olduğunu ortaya koyuyor.
İnsanlar, yaşadıkları ülkenin resmî dilini zaten öğrenip kullanmak durumundalar. Bu, kaçınılmaz bir zorunluluk. Bırakın, anadillerini de öğrensinler, konuşsunlar, geliştirsinler ve böylece, resmî dille zaten bağlı oldukları ülkeye olan gönüllü mensubiyet ve aidiyet duyguları daha da güçlensin. Yasaklayarak ve cezalandırarak varılan yer işte meydanda. Artık bu yanlışlardan dönme zamanı gelmedi mi?
Not: Bu bahisle ilgili olarak, anadilde eğitim konusundaki yaklaşımını, özetlemeye çalıştığımız şekilde ifade etmiş olan Said Nursî’nin, cumhuriyet döneminde resmî ırkçılık ve tetiklediği aksülamellerle ortaya çıkan ortamda bir fitne unsuru olarak kullanılabileceği endişesiyle, ziyaretine gelenlerden Kürtçe sohbet etmek isteyenlerin bu talebine olumlu karşılık vermeme hassasiyeti gösterdiğini; eski eserlerinin 1950’lerde yapılan yeni baskılarında, orijinal metinlerdeki Kürdistan kelimelerini “vilâyat-ı şarkiye” olarak değiştirdiğini ve daha da önemlisi, Risale-i Nur Külliyatı adını verdiği eserlerini Türkçe telif etmiş olduğunu da hatırlatmamız gerekiyor.

Said Nursî ve “iki dil”
Bediüzzaman Medresetüzzehra projesini gündeme getirdiğinde, eğitim diliyle ilgili formülünü “Lisan-ı Arabî vâcip, Kürdî caiz, Türkî lâzım” şeklinde ifade etmişti. (Age, s. 290)
Arapça gerekliydi, çünkü herşeyden önce mukaddes kitabımız bu lisanla nazil olmuş ve İslâm kültürünün temel kaynakları bu dille yazılmıştı.
Ayrıca İslâm toplumunda son derece önemli yere sahip olan kavimlerden biri de Araplardı.
Türkçe de aynı şekilde lâzımdı. Çünkü bu üniversite resmî dilin Türkçe olduğu bir ülkede tesis edilecek ve Türklere de hizmet verecekti.
Kürtçenin serbest olması ise, sunulan eğitimin Kürt çocuklarına da ulaşabilmesi için önemliydi.
Konuya ilişkin başka izahlarında, anadilde verilen eğitimin “taşa işlenen nakış” gibi silinmez izler bırakacağı (Age, s. 165) ve müfredatın önce anadilde, sonra resmî dille verilmesi (Age, s. 211) gibi dikkat çekici hususları da ifade ediyor Said Nursî.
Dille ilgili olarak yaşanan sancı, sorun ve sıkıntıların sağlıklı çözümlerini gösteren temel esasları onun bu tesbitlerinde bulmak mümkün.
Bunlarda bir defa, meseleyi eğitim ve iletişim ekseninde ele alıp, insan ve toplum psikolojisinin ihtiyaçlarını öne çıkaran bir yaklaşım söz konusu.
Dayatmacı ve ideolojik bir tavır asla yok.
Bir taraftan resmî dil olan Türkçeyi bir vâkıa olarak kabul ediyor, korunması ve kullanılması gerektiğini ifade ediyor; diğer taraftan anadilin de aynı şekilde fıtrî bir gerçek olarak görülüp ihmal edilmemesi gerektiğini söylüyor.
Eğer devlet başta olmak üzere bu konuyla ilgili olan herkes Bediüzzaman’ın yaklaşımlarını esas almış olsaydı, “iki dil” tartışması ve sürtüşmesi olmazdı.
Ama ne yazık ki, en başta devlet, Kürtlere anadillerini konuşmayı dahi yasakladı. Özellikle ihtilâl dönemlerinde, Kürtçe konuşanlar büyük suç işlemiş gibi çok ağır baskılara maruz kaldı. Ve böyle bir ortamda Kürtçe yayın ve eğitim gibi konulara sıra gelmesi zaten beklenemezdi.
Ama bu gayri insanî anlayışın ve yol açtığı uygulamaların yanlış olduğu, çok sonradan itiraf edilmeye başlandı.
Sonraki süreçte bu yasak tedrîcen gevşetildi.
Ara ara, Kürtçe konuşanların kimi komutanlarca azarlanması gibi, eski reflekslerin hâlâ devam ettiğini gösteren tavırlar olsa da, genel eğilim serbestleştirme yönünde gelişti. Kürtçe kasetlerden devlet kanalında Kürtçe yayın aşamasına gelindi. Yetersiz Kürtçe kursları rağbet görmezken, üniversitelerde Kürtçe bölümleri açılmaya başlandı. Ortaöğretim kurumlarında da seçmeli olarak Kürtçe dersi konuldu.
Ama temeldeki sorun hâlâ çözülmedi.
Türkçe bilmeyen ilkokul çocukları ile, Kürtçe bilmeyen öğretmenler arasındaki iletişim kopukluğunu giderecek formül hâlâ üretilemedi.
Oysa bu ideolojik değil, pedagojik ve sosyal bir sorun ve çözümün de o çerçevede bulunması gerekiyor. Okul boykotları ve yerel düzeydeki emrivakiler gibi ideolojik ve provokatif çıkışlarla da; durumdan vazife çıkarıp, yine görev alanının dışına taşarak öfkeli üslûplarla yapılan resmî dil vurgulu açıklamalarla da bu çözüm bulunamaz.
Almanya başta olmak üzere Türklerin yoğun yaşadığı Avrupa ülkelerindeki Türk çocuklarının anadilde eğitim hakkı gündeme getirilirken aynı şeyin Kürtler için de söz konusu olduğu ifade edildiğinde, “Ama oradaki Türkler azınlık, burada Kürtler aslî unsur” argümanıyla konuyu geçiştirmeye çalışan yaklaşımlar da çözüm değil.
Üstelik böyle bir mantık, azınlık için verilmesi gerekli görülen bir hakkın aslî unsurdan esirgenmesi gibi çok tuhaf ve çelişkili bir neticeye de yol açıyor.
Dolayısıyla, bu konunun, çözümü daha da geciktirip zorlaştıran ifrat ve tefritlerden uzak, insanî ve pedagojik eksende üretilecek dengeli ve gerçekçi formüllerle sonuca bağlanması lâzım.
Ve o formüllerin temel esasları Said Nursî’de.

***

Millî birlik ve demokrasi
Bediüzzaman’ın yüz sene önce Kürtlere yaptığı telkinlerde üzerinde durduğu hususlardan biri de ittihad-ı millet.
Kürtlerin şimdiye kadar iki cihette esir olduğunu; birinin müstebit hükümetten sâdır olan zalimane vergi ve yükümlülükler, diğerinin başka bazı zalimlerce yapılan gasp, yağma ve tecavüzler şeklinde ortaya çıktığını; hürriyet inkılâbıyla bu esaretlerden âzad olduklarını; artık her ferdin meşrû hükümete itaat ve başkasının hukukuna zarar vermemek şartıyla birer padişah gibi davranabileceğini; bu “saltanat-ı şahsiye”nin muhafazası gereğini ifade ettikten sonra “Teşebbüs-ü şahsî ile ellerinizden geldiği kadar bu ittihad-ı millete ve meşrûtiyete her cihetle hizmet ediniz” çağrısı yapması da anlamlı. (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 191)
İttihad-ı millet ve meşrûtiyet; bugüne tekabül eden karşılıklarıyla millî birlik ve demokrasi: sorunları çözüp her alanda gelişmenin iki anahtarı.
Bu çerçevede meşrûtiyeti “millet hakimiyeti,” hükümeti milletin seçtiği meb’usların nezaret ve kontrolünde çalışan bir hizmetkâr olarak tanımlayan Said Nursî, Kürtlere “Öyle ise kendinizden teşekkî (şikâyet) ediniz. Her kabahati hükümete ve Türklere atmakla aldanırsınız” (Age, s. 225) diye sesleniyor.
Böylece, her fırsatta vurguladığı “teşebbüs-ü şahsî”nin, yani inisiyatif alan cesur ve girişken tavrın, sorunları çözme ve gelişme yolunu açma bahsinde de büyük önem taşıdığını, oturduğu yerde herşeyden şikâyet etmek dışında hiçbir şey yapmama alışkanlığının yanlışlığını ifade ediyor.
Ve çeşme-pınar-havuz örneğiyle konuyu daha da anlaşılır kılıyor. Buna göre, her tarafa şubeler salmış bir çeşmeden akan su bozulursa diğerlerine de sirayet eder. Ama yüz pınarın buluştuğu bir havuz öyle değil. Havuzdaki su bozulsa bile pınarlardan gelen taze suyla yine temizlenebilir.
İstibdat devrinde hükümet çeşme başıydı; oradaki bozulma her tarafa zarar veriyordu. Ama hürriyet ve meşrûtiyetten sonra hükümet merkezi havuz oldu, pınarlarsa bizde ve öyle olmalı.
Sonrasında Bediüzzaman şöyle devam ediyor:
“Ey Kürtler! Görüyorum ki, bizde pınar yoktur, onun için, uzaktan gelen, taaffün eden (kokuşmuş) bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise, gayret ediniz, çalışınız; (...) şu yerlerde de bir küngân (su borusu) atınız, tâ bir kemalât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız, ya susuzluktan öleceksiniz. (...) Eğer siz insan olsanız, hükümet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz, fakat iyilikleri gelir...” (Age)
Münâzarât’taki diğer izahlarında da aynı paralelde mesajlar veriyor Said Nursî. Meşrûtiyeti (demokrasiyi), ilim, fazilet ve ahlâk altyapısıyla takviye etmelerini; ancak böyle yaparak hürriyetin gelişini çabuklaştırabileceklerini; oturdukları yerde başkalarından şikâyet ederek, birilerini suçlayarak, birbiriyle didişerek vakit geçirmek yerine, çözüm için bizzat gayret göstermelerini tavsiye ediyor.
Kürtlere seslendiği bir makalesinde ise, muhafazası gereken üç cevheri İslâmiyet, insaniyet ve milliyet olarak sıralayan Said Nursî, bunlara karşı üç düşmanı da fakirlik, cehalet ve ihtilâf şeklinde ifade ettikten sonra, bu üç düşmanı kahretmek ve üç cevheri onların elinden kurtarmak için üç elmas kılıca ihtiyaç olduğunu vurguluyor:
“Birinci kılıcımız maarif (eğitim), ikinci ittifak ve muhabbet-i millî, üçüncü de teşebbüs-ü şahsî ve sa’y-i nefsîdir (şahsî girişim ve gayret). ...
“Son vasiyetim şudur: Okumak, yine okumak, yine okumak! Sonra, birbirinizin elini sıkı tutmak, ittihad etmek, ittifak âleminde yaşamak!” (Age, s. 24-5)
Bu değerli tavsiyeler bundan yüz yıl önce dile getirilmişti; gereğine uyulmaması bizi bugünkü sıkıntılarla karşı karşıya bıraktı; ve geçerlilik ve güncelliğini hâlâ koruyan bu çok önemli mesajlar, hâlâ samimiyetle kulak verilip gereklerinin yerine getirilmesini bekliyor...

YARIN: TÖRE CİNAYETLERİ VE AĞALIK NASIL BİTER?
 
KÂZIM GÜLEÇYÜZ
 
Okunma Sayısı: 2527
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı