"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman, Din-Hürriyet-Toplum ilişkisini yeniden kurdu

06 Şubat 2022, Pazar 00:37
Said Nursî, sekülerizmi din-hayat-siyaset alanına hakim kılma çabası karşısında laikliği inanç grupları karşısında devletin tarafsızlığı; cumhuriyeti de toplumda işbirliği ve vazife sorumluluğu olarak tanımlar.

Dizi: Bediüzzaman Said Nursî’nin Müdafaaları
Risale-i Nur Enstitüsü - 4

***

Daha sonra söz alan Doç. Dr. Ahmet Yıldız da Bediüzzaman’ın mahkeme müdafaalarının, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmelerinin ana problem alanları ile taşıyıcı süreçlerine ve aktörlerine ilişkin yüzleşme ve  pozisyon oluşturma mecraları olduğunu söyledi.  

Yıldız, müdafaaların Osmanlı Devleti’nin hukukun üstünlüğüne dayalı, meşvereti esas alan, otoritarizmi reddeden, çok partili parlamentarizme yaslanan, hukuk tedvininde Batı’dan iktibas yerine dört mezhebi kaynak olarak kullanmayı öneren, İslâm ittihadını esas alan siyasî birlikte gayrimüslimlere vatandaşlık temelinde eşitlik tanıyan, Müslümanları milliyetçiliğin ayrıştırıcılığından korumak için etnik hakları teslim eden bir din-devlet-siyaset vizyonu ortaya koyduğunu ifade etmiştir. “Bu devlet nasıl kurtulur?” sorusunu ümmetin ihyası ve ıslahı temelinde cevaplar olarak okumak gerektiğine dikkat çekti. 

Ahmet Yıldız sözlerine şöyle devam etti: 

“Bediüzzaman Said Nursî, sekülerizmi din-hayat-siyaset alanına hakim kılma çabası karşısında laikliği inanç grupları karşısında devletin tarafsızlığı olarak tanımlarken; cumhuriyeti de; toplumsal işbirliği ve vazife sorumluluğu olarak tanımlar. Böylece din-hürriyet ve toplum ilişkisini yeniden kurar. 

Mahkeme müdafaaları; hukuk, siyaset, toplum ve devlet ilişkileri ekseninde Bediüzzaman’ın eleştirel ve ümit dolu bakış açısını temsil eder. Ona yöneltilen; siyasî cemiyet kurmak, dini duyguları kamu düzenini bozacak şekilde kullanmak, dini siyasete ve diğer çıkarlara alet etmek, inkılâplara ve lider kültüne karşı çıkmak, tarikat kurmak, Kürt milliyetçiliği yapmak, tesettür, miras hakkı ve çok eşlilik gibi konularda kadın haklarının şer’i yorumunu  yapmak gibi suçlamalar, aslında sosyo-kültürel ve politik modernleşmenin evrildiği istikamete ilişkin kendi perspektifini meşrûluğunu yitirmeden ve illegaliteye sapmadan ortaya koymasına imkân vermiştir. 

Muhalefetin yer altına itildiği bir zeminde mahkeme müdafaaları, Bediüzzaman için; meşrû ve hukukî muhalefet imkânı sunmuş ve kendi modernleşme perspektifini kamusallaştırmasını mümkün kılmıştır.”

“Güncel Ceza Yargılamalarının Teoriği ve Pratiği” başlıklı bir sunum yapan Av. Hüseyin Güzeler sunumunda maddeler halinde özetle şunları belirtti:

“1. Bediüzzaman ve talebeleri hakkında yürütülen ceza yargılamaları ile günümüzde yürütülen ceza yargılamaları arasında benzerlikler ve farklılıklar mevcuttur.

2. İlk olarak vurgulamak gerekir ki, Bediüzzaman ve onun talebeleri ağırlıklı olarak eski Ceza Kanunu’nun 163. maddesi gereğince yargılanmıştır. Anılan madde 4 bent olarak çeşitli suç tipleri belirlemiştir. 

Kısaca özetlemek gerekirse, bütün bentler “laikliğe aykırı olarak” ifadesini ihtiva etmektedir. Ceza miktarı bakımında ağırdan hafife olacak şekilde sıralanırsa, 1. bent, devletin esaslarını dini temellere uydurmak amacıyla cemiyet teşkil etmek suçunu; 2. bent, bu amaçla teşkil olunan cemiyete üye olmak suçunu; 3. bent siyasî menfaat temin etmek amacıyla dini ve dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek propaganda yapmak suçunu; 4. bent ise, şahsi menfaat temin etmek amacıyla dini ve dince mukaddes tanınan şeyleri veya dinî kitapları alet ederek propaganda yapmak suçunu düzenlemiştir.

3. Güncel ceza yargılamaları ise, ağırlıklı olarak ‘silâhlı terör örgütü’ suçuna ilişkindir. Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi silâhlı örgüt kurma, yönetme ve silâhlı örgüte üye olma suçlarını düzenlemektedir. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda ise, 1. maddede terör tanımı yapılmış, 3. maddede terör suçları sayılmıştır. Bu kapsamda TCK’nın 314. maddesindeki suç da terör suçu sayılmıştır. Sonuç olarak, TCK’nın ve 3713 sayılı Kanunu’nun ortak uygulaması sonucu ‘silâhlı terör örgütü’ suçu isnadıyla güncel yargılamalar yürütülmektedir.

4. Dolayısıyla, Bediüzzaman ve onun talebeleri ile güncel yargılamalar arasındaki benzerlik ‘cemiyet/örgüt’ unsurudur. Fark ise günümüz yargılamalarında ‘silâh’ ve ‘terör’ unsurlarının eklenmiş olmasıdır.

5. Bediüzzaman ve onun talebelerinin yargılandığı dâvâlarda, genel itibariyle; iddianamelerde isnat edilen suçlar ve eylemler ile yürütülen yargılamaların birbirleriyle uyumlu olduğu gözlemlenmektedir. Ancak güncel yargılanmalarda bu durumun söz konusu olmadığı açıktır.

6. Güncel ceza yargılamalarında isnat edilen suç ‘silâhlı terör örgütü üyesi olmak’ iken yapılan yargılamalarda ‘silâh’, ‘terör’, ‘cebir ve şiddet’ gibi suç unsurlarının bulunup bulunmadığına bakılmamaktadır. 

Tek satırlık istihbarat tesbitleri, kaynağı belli paralara ilişkin bankacılık işlemleri, yasal olarak faaliyet göstermiş derneklere-vakıflara veya sendikalara üyelik, eğitim kurumlarında öğrenim görmek veya çalışmak, bedeli 5 TL olan SMS yoluyla bağış, muhtevası belli olmayan iletişim kayıtları gibi birçok kriter kullanılarak oldukça ağır cezalar verilmektedir. 

Bu açıdan yapılan temel hata, teoride kişilere ‘silâhlı terör örgütü üyesi olmak’ isnadı yöneltilirken, uygulamada onların ‘cemaat mensubu/gönüllüsü/sempatizanı’ olup olmadıklarının değerlendirmeye alınmasıdır. Dolayısıyla, esas itibariyle anayasal koruma altında olan hakların kullanımı bile suç unsuru olarak kabul edilmektedir.

7. Güncel yargılamalar açısından göze çarpan diğer bir nokta ise, sanık olarak yargılanan kişilerin savunma yaparken içine düştükleri çıkmazdır. ‘Silâhlı terör örgütü üyesi olmak’ suçundan yargılanan kişi; niçin sendikaya üye olduğu, bankaya para yatırdığı, dini sohbet toplantılarına gittiği gibi sorularla karşılaşmaktadır. 

‘Kanaat hürriyeti’ anayasal koruma altında iken, güncel yargılamalarda; bu hürriyete aykırı olacak şekilde, sanıklar siyasî, sosyal ve dinî konulara ilişkin beyanlarda bulunmaya, kanaatlerini açıklamaya zorlanmaktadırlar. Bu sebeple de, yargılanan sanıkların savunmalarında birçok tutarsızlık meydana gelmektedir.

8. Son olarak ifade etmek gerekirse; eğer gerçekten konusu suç teşkil eden olayların yargılanması ve faillerin cezalandırılması isteniyorsa, hukukun genel ilkeleri (meselâ en başta ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ ilkesi) çerçevesinde yargılamalar yürütülmelidir. Zira, güncel yargılamaların sonu gelmez hukuksuzluk sarmalına dönüşme ihtimali her gün, azalacağı yerde, artmaktadır.”

“Bediüzzaman’ın Müdafaa-i Hukuku” başlıklı bir sunum yapan Av. Furkan Alyakut da çalışmasıyla Bediüzzaman Said Nursî’nin, istibdat düzeninde hukuka ve adalete olan hücumlara ve keyfiliklere istinaden şahsî savunmalarının yanı sıra; devletin ve cumhuriyetin omurgası olan hukukun ve adaletin korunması ve uygulanması hakkındaki görüşlerini sistematik bir şekilde ortaya koymayı amaçladığını söyledi. 

Üç başlık altında çalışmasını yürüttüğünü belirten Alyakut, “Hukukun Siyasi İdeolojilere Alet Edilmemesi İçin Karşı Duruş” başlığı altında şunları söyledi: 

“Hukukun üstünlüğü; hukuk kurallarının ve toplumsal çıkarların, kişisel çıkarların ve diğer her şeyin üstünde tutulması anlamı taşır. Temel olarak hukukun bir topluluktaki veya ülkedeki tesirini ve yetkisinin yüksekliğini ifade eder. Özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara ve siyasilere karşı üstünlüğü esastır.” 

Bu başlık altında Bediüzzaman’ın müdafaalarındaki beyanlarının nasıl olduğu sorusuna cevap arayan Alyakut, Bediüzzaman’ın savunmasından örneklerle sözlerini sürdürdü: “‘Serbesti kanunları kolayca kabul etmek desisesiyle hükümeti iğfal ederek, güya «hükümetin serbesti kanunlarını kabul ettirmesine yardım ediyoruz.» entrikasıyla beni Barla’dan Isparta’ya celp ettiler.’

‘Bu on sekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyyunlar, aleyhimde gayet gaddarane desiselerle hükümetin bazı erkânlarını iğfal ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindanlara soktukları halde, Risale-i Nur’un çelik kalesinde yüz otuz parça cihazatından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter. Hem korkmayınız, Risale-i Nur yasak olmaz.’

‘Aziz, sıddık kardeşlerim; şimdiye kadar gizli münafıklar Risale-i Nur’a kanunla, adliye ile ve asayiş ve idare noktasından hükümetin bazı erkanını iğfal edip tecavüz ediyorlardı.’

‘Risale-i Nur, parlak ve kuvvetli hakikatleriyle serbestiyetini kazanmış ve düşmanlarını bir cihette mağlûp etmiş; fakat, eskiden ziyade ihtiyata ihtiyacımız var. Çünkü münafık düşmanlar durmuyorlar, bahaneler arıyorlar, hükümeti iğfale çalışıyorlar.’

‘Mahkeme ve Adliyelerin Tarih Nazarında İtham Edilmesine Mani Olma Gayreti’ başlığı altında Bediüzzaman’ın: ‘Yeniden iddianameye karşı itirazname yazmaya lüzum görmüyorum… Sebebi, bizi beraat ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünkü o mahkemeler, şimdi iddianamedeki esasları tamamıyla inceden inceye tetkikten sonra bize beraat vermişler. Onların beraatini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.’” 

Sözlerini aktaran Alyakut, sözlerine şöyle son verdi: 

“Sonuç olarak Bediüzzaman Said Nursî, siyasî ideolojik yaklaşımlara aldırış etmeden; mahkemelerde hukukî müdafaasını delil, ispat ve mantık üzerine tesis edip şahsını, dâvâsını ve hatta istibdat uygulayanlarca suistimal edilen adalet düzenini müdafaada bulunmuştur.

Mevcut kanunların, ideolojilere alet edilmeden tatbikini talep etmiş ve ideolojik baskılara rağmen, hukuka bağlı kalan hâkimlerce her defasında beraat ettirilmiş ve hukukun ve adliyelerin itibarını muhafaza etmiştir. 

Beddiüzzaman, mahkeme safahatında hukuk çerçevesinde hareket etmiş; itirazname hazırlamış; müdafaalarda bulunmuş; üst yargı yoluna başvurmuş ve müsbet netice çıkana kadar hukukî mücadelesine devam etmiştir. Hukuku ve adaleti gölgede bırakacak hiçbir harekete müsaade etmemiştir.”

Hukuk alanında doktora çalışmalarını sürdüren Ahmet Said Aydil de, “Said Nursî’nin İfade ve Vicdan Özgürlüğüne Yaklaşımının Modern İnsan Hakları Metinleri Bağlamında İncelenmesi” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. 

Bediüzzaman Said Nursî’ye göre düşünce hürriyeti ile düşünceyi ifade etme hürriyetinin iç içe olduğunu söyleyen Aydil: 

“İfade etme hürriyeti olmadan; salt düşünmenin sadece sahibinde sınırlı kalacağı, başkasına yarar sağlamayacağı açıktır. 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde de bu hak: ‘Her ferdin düşünce (fikri) ve düşünceyi açıklama hürriyeti (hakkı) vardır. Bu hak, düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgileri ve düşünceleri her türlü araç ile aramak, elde etmek ve yaymak hakkını ihtiva eder.’ şeklinde formüle edilmiştir.” dedi.

 Ahmet Said Aydil sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Bediüzzaman, düşünce hürriyetini şahsî bir hak olarak görmenin yanında devleti taşıyan direklerden olduğunu vurgularken; dehadan çıksa bile ferdî düşüncelerin yetersiz kalacağından, kolektif düşüncelerden çıkan çözümlere her geçen gün daha da ihtiyaç duyulacağına dikkat çeker.

Bediüzzaman günümüzde AB ve Avrupa Konseyi başta olmak üzere birçok kurumun dile getirdiği düşünce ve ifade hürriyetinin, demokratik bir toplumda olmazsa olmaz bir hak olduğu gerçeğini yıllar önce eserlerinde ve yaşantısında dile getirmiştir.

Ona göre toplumları taşıyabilmek, yönetebilmek ve eğitebilmek, ancak hür ortamda gündeme gelecek fikirlerin sayesinde mümkündür. 

Küreselleşen dünyada ülkeler yalnız kendi insanlarının değil, başka ülkelerinin insanlarının da düşüncelerinden ve yaklaşımlarından azami derecede yararlanmak durumundadır. 

Said Nursî’ye göre ifade hürriyetinin geniş tutulması toplumsal tehlikelerin de önüne geçecektir. Çünkü terörizm ve anarşi, hürriyetlerin fazlalığıyla değil; yetersizliğiyle beslenir. 

Bediüzzaman da, hür düşüncelerle mücadele etmenin doğru bir yol olmadığını ve tutulan bu yolun daha çok karışıklıklara sebep olacağı hususunda, şu soruyu sormaktadır: 

‘Maddî tazyikler ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?’”

‘Hakların Kısıtlanması’ başlığı altında da AİHM, Hanyside v. Birleşik Krallık davasının karar metninde: ‘

Düşünceyi açıklama hürriyeti, sadece hoşgörü ile karşılanan veya saldırgan olmayan ya da önemsiz görülen haberler ve düşünceler değil; aynı zamanda devleti ve toplumun bir bölümünü sarsan veya rahatsız eden düşünceler için de geçerlidir.’ denilerek düşünce hürriyetlerinin en geniş şekilde yorumlanmasının gerektiğine dikkat çekildiğini söyleyen Aydil, Said Nursî’nin de bu anlayışa paralel bir ifadeyi bu karardan yıllar önce kullandığını ve: 

‘Asayiş ve emniyete dokunmamak şartı ile hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden dolayı mesul olamaz.’ dediğini belirtti.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 1466
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı