"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale-i Nur'da ''neşriyat'' ve ''gazete''

05 Mayıs 2020, Salı 12:39

#EvdeKalTürkiye, e-gazete'ni ücretsiz oku

DİZİ YAZISI: ALİ FERŞADOĞLU
RİSALE-İ NUR’DA “NEŞRİYAT” VE “GAZETE”

“Gazeteye ne gerek var” diyenler, Risale-i Nur’daki şu mesaja ne diyecekler: “Âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.” (Bediüzzaman, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 189; Mektubat, s. 467.)

Matbuatın dillerinden birisi de gazete değil mi? Bediüzzaman, 10-12 civarında gazetede makaleler yayınlamamış mı? Gazete çıkarma teşebbüsünde bulunmamış mı?

Keza, Bediüzzaman’ın, “Dünyamızın küçülüp bir köy hükmüne geçmesi”, teşhisine bugün “küresellik, globalizm” meselesini ve bunun en büyük göstergelerinden birisinin de basın-yayın vasıtaları olduğuna işaret ettiği şu cümleleri de tartışmamız gerekmiyor mu?

“...Şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye ile, âlem bir şehr-i vahid hükmüne geçtiği gibi, matbuat ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele ile, ehl-i dünya, bir meclisin ehli hükmündedir.” (Bediüzzaman, Muhakemat, s. 38.)

*

Bediüzzaman en büyük bir müceddid ve mütefekkir ise, Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyenin çağımızın şartlarına göre matbuat nizamnamesini/basın ahlâk ilkelerini çıkarmayacak mı? Elbette bu zamandaki basın-ahlâk ilkelerini, kurallarını, kaidelerini, ilmî, ahlâkî ve hukukî sınırlarını ortaya koymuştur.

Bediüzzaman’ın ortaya koyduğu “matbuat nizamnamesi/basın ahlâk ilkeleri, prensiplerinin” ilk maddeleri şu cümlede verilmemiş midir?

“Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalı. Ve onların sözleri kalb-i umumî-i müşterek-i milletten çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanlardaki hiss-i diyanet ve niyet-i halisa tanzim etmeli.” (Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, 109.)

Ve Nur Talebeleri, “edepli edipliğin, edepli gazeteciliğin” nasıl olacağını bu topluma fiilen de yaşayarak da anlatmakla, tebliğ etmekle mükellef değil midir?

Evet, şimdi bu vazifeyi hakkıyla yapıp-yapmadığımızı sorgulamalı değil miyiz?

*

Bediüzzaman’ın köşe yazarlığı yaptığı gezeteler ve Yeni Asya

Özellikle, “Gazete ve kitaplara ihtiyaç yok” diyenlere şu hakikati hatırlatmakla da mükellefiz:

Bediüzzaman, "ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat” eseri Kur’ân’ın müfessiri matbuat âleminde fiilen de yerini alır. Zira, gerçek bir hürriyet aşığı ve kahramanı olarak her zaman ve zeminde fikirlerini pervasızca söylemiş, yazmıştır.

Hürriyetin; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye çerçevesini; aklî, mantıkî dayanaklarını ortaya koyar. Bu düşüncelerini Meşrûtiyetin ilânının üçüncü gününde 27 Temmuz 1908 tarihinde İstanbul/Sultanahmed Meydanı’nda, bir hafta sonra da Selânik’te Meşrûtiyetin manası ve ehemmiyeti üzerine bir nutuk irad eder. Bu tarihten sonra naşir-i efkâr olan gazetelerde yazılar, makaleler yazmaya başlar. Bu büyük bir cesaret isteyen yeni bir hizmet tarzıydı.

Bir müceddid ve müçtehid olan Bediüzzaman, "ulûm ve fünûnun en parlağı olan belâgat”ın vasıtalarıyla bizzat ilgilenmiştir. Bunların başında matbuat/kitap/gazete, dergi gelir.

Ve bizzat fiilen de matbuat âleminde yerini alır. 6 Ağustos 1908 - 22 Temmuz 1920 arasında muhtelif vesîlelerle yazıları şu gazetelerde neşredildi:

“Rehber-i Vatan, İttihad ve Terakki, Misbah, Şark ve Kürdistan, Şûrây-ı Ümmet, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Volkan, İkdam, Serbesti, Mizan, Vakit, Sebilürreşad, Açıksöz.

Daha önce İttihad’ın ve şimdi de onun yerini alan Yeni Asya’nın başyazarıdır.

6 Ağustos 1908 - 22 Temmuz 1920 arasında muhtelif vesîlelerle yazıları şu gazetelerde neşredildi:

1- Misbah: Hürriyet nutukları yayınlanır.

2- Şûrâ-yı Ümmet: Hamidiye Alayları

3- Volkan: Bediüzzaman’ın yazılarının en çok yayınlandığı 1908-1909. İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin yayın organı. Derviş Vahdetî’yi edeb ve nezakete dâvet eder, dengeler, düzeltir: “Biraderim Derviş Vahdetî Beye!” başlığıyla çıkıp, ilk cümlesini, “Edipler edepli olmalıdır…” (Bediüzzaman Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, Nutuk, Yeni Asya Neşriyat, Mart 2009, s. 124.) şeklinde önemli bir prensiple kurar. 

4- Mizan: Mizancı Mehmed Murad Bey’in (1896-1908) çıkardığı gazete: Şehzadebaşı Ferah Tiyatrosu’nda verdiği konferansı sabote etmek ve konuşmasına mani olmak için buraya gelen İttihatçıların eylemi, Bediüzzaman Said Nursî’nin gayretleriyle boşa çıkarılmıştır. Bu gurubun çıkardığı gürültü ve kargaşa üzerine kürsüye çıkan Bediüzzaman, Mizancı Murad’a sahip çıkarak, “Hatibin sözünü kesmenin, meşrûtiyet adabına uymadığı”nı belirtmiş, bazı ellerin silâha sarılmasına kadar varan salondaki gerginliğin yatışmasına vesile olmuştur.

Çok yönlü bir fikir adamı olan Mizancı Murad, hürriyetin tarifi ve sınırları konusunda Tanin yazarı olan Hüseyin Cahit ile tartışmaya girmiştir. Bu fikrî münakaşada Mizancı Murad’ı destekleyen Bediüzzaman, onun haklı, Hüseyin Cahit’in ise haksız olduğunu ifade etmiş, ayrıca “gerçek hürriyet”i tarif ederken, “Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir. Şüphesiz, gaye haktır; ama mücadele üslûbu uygun değildir” (Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 56.) tesbitinde bulunmuştur.

5- Serbestî: Askerlere hitaben yazılan yazılar bu gazetede… 

6- Şark ve Kürdistan: Sultan II. Abdülhamid’e seslenir.

7- Kürt Teavün ve Terakki (Kürt Yardımlaşma ve İlerleme Gazetesi): İlk Kürtçe makalesini burada neşreder.

8- Açıksöz: İslâm’ın Mukadderâtı hakkında Rü’yâda Bir Hitâbe

9- İkdâm: Kürdler ve Osmanlılık, Şerif Paşa’nın Ermeniler ile i’tilâfı, Kürdler’in hiddet ve galeyânı,

10- Vakit: Kürd Efkâr-ı Umûmiyyesi ve Şerif Paşa,

11- Sebilürreşâd: Şûrâ-yı Meşîhat-i İslâmiyye, Kürdler ve İslâmiyyet, Kur’ân-ı Azîmü’şân’ın Hâkimiyyet-i Mutlakası,     12- Bediüzzaman, 1967’lerde haftalık olan İttihad’ın ve şimdi de onun yerini alan Yeni Asya’nın başyazarıdır.

Yeni Asya’ya sırf “gazete” olduğu için mesafeli duranlar, Bediüzzaman’ın köşe yazarlığı yaptığı gazeteleri ve mahiyetlerini insaf ve iz’an ile değerlendirmelidir.

*

Bediüzzaman’ın gazete çıkarma teşebbüsü ve hedefi

Bediüzzaman 1890’larda gittiği Van'da gazetelerden, ahval-i âlemini de izlemektedir. İngiliz Avam Kamarası'nda, Müstemlekat Nazırı Kur’ân-ı Kerîm’i göstererek, "Bu Kur’ân İslâmların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur’ân’ı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kur’ân’dan soğutmalıyız" şeklindeki hitabesini okur.

"Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" diyerek çalışmaya başlar.

Günümüzün meselelerine de ışık tutan makaleleri insanlık ve İslâm âlemine nasıl yön vermiştir?

Şubat 1909'da “Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrad” adıyla haftalık olarak Türkçe ve Kürtçe gazete çıkarmak için resmen müracaat ettiği dilekçesinde sebebini şöyle açıklar: “Çıkartılmak istenen gazetenin dilinin Türkçe ve Kürtçe olması adının da; ‘Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrad’ (Kürtlerin Birliği ve Bilgilenmeleri)

“Gazetenin mevzuunun; ‘siyaset-i şer’iye ve ulûm ve şu’ûn-ı muhtelifeden’ yani ‘şer’i siyaset ve muhtelif bilim ve işlerden…’ Yani, çıkarmayı hedeflediği gazetenin neşriyat prensipleri şöyle açılabilir:

● Siyaset-i Şer’iye (İslâm’a uygun siyaset)

● Ulûm-i muhtelife (Çeşitli ilimler)

● Şu’ûn-i muhtelife (Çeşitli işler)

● Sosyal problemlerin çözümüne yönelik bir neşriyat

● Fıtrî meyelanları uyandıran bir neşriyat

● İ’la-i Kelimetullahı esas alan bir neşriyat. (http://www.risaleakademi.com/rnam/mektup-hatra-ve-belgeler/362-bediuezzaman-nasl-bir-gazete-istiyordu.)

O böyle bir gazete çıkarmaya teşebbüs eder, fakat hayatın getirdiği şartlar, darbeler, savaşlar buna engel olur.

“Risale-i Nur’un medyadaki dili” olarak 50 yıldır hizmet veren Yeni Asya, eğer mümkün olsaydı, daha Üstad hayatta iken çıkmaya başlardı -ki, o aşamaya, 27 Mayıs sonrasındaki İhlâs, Uhuvvet, Zülfikar öncüleri ve İttihad'ın ardından, ancak 21 Şubat 1970’te gelinebildi ve Yeni Asya o gün doğdu.

1965'lere kadar, İslâmî değerlere ehemmiyet veren veya o istikamette yayın yapan doğru-dürüst bir gazete yoktur. Çünkü, kökleşen doğmatik, müstebit ve bağnaz devlet anlayışının kahredici rejimin baskısı devam etmekteydi.

1967’lerde, haftalık İttihad Gazetesi yayın hayatına atılır. Karşısında rejim tarafından desteklenen dev ve kökleşmiş kuruluşlar vardır.

1970'lerde, YENİ ASYA adıyla günlüğe çevrilir. Hem devletin imkânlarını paylaşan "eyyamcı ve solcu" basınla ceddeleşir, hem hak ve hürriyetleri yasaklayan rejim ve çevrelerle, hem de "hantal devlet" anlayışıyla.

Bugün, onlarca gazete kadrosunda Yeni Asya ekolünün harcı büyük. İnşaallah Yeni Asya, bu teşebbüsünün bir meyvesi olarak yayın hizmetlerini kıyamete kadar devam ettirecektir…

*

RİSALE-İ NUR’DAN “NEŞRİYAT” VE “GAZETE” İLE İLGİLİ BAZI BÖLÜMLER

Bu zamanda hizmet-i imaniye, her tarafta ilânatla olur

Bu zamanda Nurlar'la hizmet-i imaniye, her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb etmekle olur. (Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, s. 265)

Risale-i Nur şakirtleri neşriyat-ı diniyelerinde Kur'ân hesabına vazifedar sayılırlar

Risale-i Nur'un hakikî şakirtleri, neşriyat-ı diniyelerinde ve ittibâ-ı sünnetteki ibadetlerinde ve içtinab-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur'ân hesabına vazifedar sayılırlar. İnşaallah riya olmaz. Meğer ki, Risale-i Nur'a, başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola. Daha yazılacaktı, fakat bir tevakkuf hali kesti. (Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, s. 142)

Nurların neşriyatına çalışmanızı ruh u canımızla tebrik ediyoruz

Medresetü'z-Zehranın ve bütün Nur Talebelerinin hem dahil, hem hariçte, hem Arapça, hem Türkçe Nurlar'ın neşriyatına çalışmalarını ve dindar Demokratların bir kısm-ı mühimmi Nurlar'ın serbestiyetine taraftar çıkmalarını bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. (Emirdağ Lâhikası, s. 336)

Matbuat lisanıyla konuşmak lâzım

Risale-i Nur, bu mübarek vatanın mânevî bir hâlâskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli mânevî belâyı defetmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.

O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûp eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı mânevî istilâsına karşı Risale-i Nur bir sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'ânî vazifesini görebilir.

İkincisi: Âlem-i İslâm'ın bu mübarek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi. (Mektubat, s. 467)

Gazetelerin Nurlar'la iştigali güzel bir ilânat hükmüne geçti

Saniyen: Bu sırada, hem Ehl-i Sünnet gazetesi, hem buranın gazetesi, hem Zübeyir'in hararetli mukabelesi, Nurlar'la iştigalleri güzel bir ilânat hükmüne geçtiler. Benim bedelime, benim hoşuma giden bize dair bahislerine bakınız, bana bildiriniz. (Şuâlar, s. 454)

“Îla-i Kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dînî gazeteler...”

Tarif ettiğim ve dahil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (asm) tarifi budur ki: Şarktan garba, cenubdan şimale uzanan bir silsile-i nûranî ile merbut bir dairedir. Dahil olanlar da, bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhîd-i İlâhîdir; peyman ve yemîni, îmandır; müntesipleri, "kalû belâ"dan dahil olan umum mü'minlerdir; defter-i esmaları da, Levh-i Mahfûzdur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir; günlük gazeteleri de, Îla-i Kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dînî gazetelerdir; kulüp ve encümenleri, cami ve mescidler ve dînî medreseler ve zikirhanelerdir; merkezi de, Harameyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cemiyetin reisi Fahr-i Âlemdir (asm); ve mesleği herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (asm) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. (Tarihçe-i Hayat, s. 58)

Gazetelerde neşrettiğim umum hakaikte nihayet derecede musırrım

Bütün kuvvetimle derim ki: Gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim; olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim.

Şayet müstakbel tarafından üç yüz sene sonraki tenkidat-ı ukala mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakîkatleri tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim. Demek, Hakîkat tahavvül etmez; hakîkat haktır. (Tarihçe-i Hayat, s. 66)

Gazeteler iki vazife-i mühimmeyi deruhte etmiştir

Gazeteler iki vazife-i mühimmeyi deruhte etmiştir. Çünkü, iki rütbeye mazhar olmuş: Birincisi dellâlü’l-mehasinü ve’l-meayib, ikincisi hatibü’l-umumî veyahut mürebbîü’l-efkâr.

Evvelki ünvan iktiza ediyor ki, hâkimiyet-i millet ve hak tefettüşün seyf-i kàtıı olan lisan-ı matbuattaki tesiratı muhafaza etsin.

İkinci ünvan iktiza ediyor ki, efkârı terbiye ve talim etsin, sathî etmesin. Hâlbuki, şimdi aksülamel yapıyor. Zira bu kadar kesret ve karma karışıklık bu tesiratı inkısama vermekle kuvvetini kaybetmiş ve efkârı âdeta sathî etmiş ve ehl-i sa’yin vaktini de imate ediyor.

Hem de, gazete sahibi, zemin bulmak için fikr-i intikamın maden-i habisi olan şahsiyatı karıştırıyor. Veyahut on para kazanmak için ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan istihzaat ve terzilât ve müstehcenat ile ezhan-ı şûrede ahlâk-ı rezilenin tohumunu ekiyorlar. Veyahut devletin en mühim, en nazik ve en hafî noktalarını avamın ezhanına arz ediyorlar ki, bizi bu hâle düşüren malâyanilik ve mâfevkinin vazifesine karışmak gibi seyyiata meydan veriyorlar. Bu gazetelere ya tensikat veya taksimü’l-a’mal kaidesinin icrası lâzımdır.

Ciddî gazetelerin âyinelerinde iki aylık çocuğun ağzına ekmek doldurmakla çarçabuk büyük olmak için öldüren seksen yaşındaki acuzenin suret-i kabihi içinde görünüyor.

Ve mizah gazetelerinin paslı mir’atlarında üçüncü arkadaşın müşairâne vaktinde kafiye-i “sâ”yı bulmak için: “Hanımım benden üç talâkla boştur.” Arkadaşları demişler: “Zavallının günahı nedir?” “Dedi: Kafiye sıkıntısıdır.”

Bu paslı, müzahref âyine içinde bunun suretini görüyoruz.

Ey gazeteciler! Hedef-i maksadımız olan ittihadı sizin cerbeze ile yaptığınız mugalâtalar ile inhilâl-i anasırı netice vermekte olduğundan, bizim delil-i hayatımız olan mukaddemat-ı ittihadı akim bırakıyorsunuz.

Hâsıl-ı kelâm: Evvel “Haydar Ağa”lık vardı. Şimdi siz de “Haydo” yaptınız. Hâlbuki bize lâzım “Haydar”dır. O elmas kılıca benzeyen lisan-ı matbuata itidal ile saykal vurun; tâ ki ifrat ve tefrit ile pas tutmasın. (Eski Said Dönemi Eserleri, Nutuk, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul-2009, s. 187)

Edibler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalı

Gazeteler iki kıyas-ı fasid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar ve efkâr-ı umûmiyeyi perişan ettiler. Ben de, gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:

"Ey gazeteciler! Edibler edepli olmalı; hem de, edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umûmi-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i halise tanzim etmeli. Halbuki, siz iki kıyas-ı fasidle, yani taşrayı İstanbul'a ve İstanbul'u Avrupa'ya kıyas ederek, efkâr-ı umûmiyeyi bataklığa düşürdünüz ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifba okumayan çocuğa felsefe-i tabiiye dersi verilmez. Ve erkeğe tiyatrocu karı libası yakışmaz. Ve Avrupa'nın hissiyatı İstanbul'da tatbik olunmaz. Akvamın ihtilâfı; mekânların ve aktarın tehalüfü, zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli bize tamamen hareket düsturu olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve mukteza-i hali düşünmemekten çıkar. "

Ben ki ümmî bir köylüyüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim. (Tarihçe-i Hayat, s. 58)

*

Bazı gazeteleri naşir-i ağraz görüyorum

Eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalâtalara ve diyanette laübalicesine hareketlere müsait bir zemin ise, herkes şahit olsun ki, o "saadetsaray-ı medeniyet" tesmiye olunan böyle mahall-i ağraza bedel, vilayat-ı şarkiyenin hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zîra bu "mim'siz medeniyet"te görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Şarkî Anadolu'nun dağlarında tam manasıyla hükümfermadır.

Bildiğime göre edibler edepli olurlar. Edepsiz bazı gazeteleri naşir-i ağraz görüyorum. Eğer edep böyle ise ve efkâr-ı umûmiye böyle karma karışık olsa, şahit olunuz, böyle edebiyattan vazgeçtim; bunda da dahil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani Başit başındaki ecram ve elvah-ı âlemi, gazetelere bedel mütalâa edeceğim. (Tarihçe-i Hayat, s. 67)

*

Radyo yeryüzünü bir iman mektebi haline getirebilir

Hava unsurunun yüksek ve ehemmiyetli bir vazifesi "Güzel sözler O’na yükselir." (Fâtır Sûresi: 35:10.) âyetinin sırrıyla güzel ve mânidar ve imanî ve hakikatli kelimelerin kalem-i kaderin istinsahıyla ve izn-i İlâhî ile intişar etmesiyle, bütün küre-i havadaki melâike ve ruhanîlere işittirmek ve Arş-ı Âzam tarafına sevk etmek için, kudret-i İlâhî kaleminin mütebeddil bir sayfası olmaktır.

Madem havanın kudsî vazifesinin, hikmet-i hilkatinin en mühimmi budur. Ve rûy-i zemini radyolar vasıtasıyla bir tek menzil hükmüne getirip nev-i beşere pek büyük bir nimet-i İlâhiye olmaktır. Elbette ve elbette, beşer, bu pek büyük nimete karşı bir umumî şükür olarak o radyoları herşeyden evvel kelimat-ı tayyibe olan kelâmullahın, başta Kur'ân-ı Hakîm ve hakikatleri ve imanın ve güzel ahlâkların dersleri ve beşerin lüzumlu ve zarurî menfaatlerine dair kelimatları olmalı ki, o nimete şükür olsun. Yoksa nimet böyle şükür görmezse, beşere zararlı düşer.

Evet beşer, hakikate muhtaç olduğu gibi, bazı keyifli hevesata da ihtiyacı var. Fakat bu keyifli hevesat, beşte birisi olmalı. Yoksa havanın sırr-ı hikmetine münafi olur. Hem beşerin tembelliğine ve sefahetine ve lüzumlu vazifelerinin noksan bırakılmasına sebebiyet verip beşere büyük bir nimet iken, büyük bir nikmet olur, beşere lâzım olan sa'ye şevki kırar.

Şimdi gözümün önündeki makinecik ve radyo kabı, Kur'ân'ı dinlemek için odama getirilmişti. Baktım, on hissede bir hisse kelimat-ı tayyibeye veriliyor. Bunu da bir hatâ-yı beşerî olarak anladım. İnşaallah, beşer bu hatâsını tamir edecek. Ve bütün zemin yüzünü bir meclis-i münevver, bir menzil-i âlî ve bir mekteb-i imanî hükmüne geçirmeye vesile olan bu radyo nimetine bir şükür olarak, beşerin hayat-ı ebediyesine sarf edilecek kelimat-ı tayyibe, beşte dördü olacak. (Emirdağ Lâhikası, s. 307)

*

Bediüzzaman’ın Kur’ân ve Sünnet-i Seniyyeden çıkardığı matbuat nizamnamesi (basın ahlâk ilkeleri)

Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’nin bu zamandaki basın-ahlâk ilkelerini, kurallarını, kaidelerini, ilmî, ahlâkî ve hukukî sınırlarını ortaya koymuştur.

Matbuat nizamnamesi (basın-yayın/medya) ahlâk ilkelerini de tesbit etmiştir. En önemlileri şöyle sıralanabilir:

● “Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalı.

- Ve onların sözleri kalb-i umumî-i müşterek-i milletten çıkmalı.

- Ve matbuat nizamnamesini, vicdanlardaki hiss-i diyanet ve niyet-i halisa tanzim etmeli.” (Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, 109.)

Aslında bu veciz cümlelerde basın ahlâk ilkelerini toplamıştır. Zira, İslâm edebi, basın ahlâk perensiplerini, ilkelerini de ihtiva etmektedir. Bu cümlelerin açılımı ise şöyle maddeleştirilebilir:

● Edipler/yazarlar/gazeteciler ahlâka aykırı neşriyat yapmamalıdırlar.

"Bildiğime göre edipler edepli olurlar. Edepsiz bazı gazeteleri nâşir-i ağrâz (kin ve garaz yayar yayıyor)." (Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 53.)

● Edipler, toplumun, kamuoyunun dini hassasiyetlerine uygun yayın yapmalı: “Efkâr-ı amme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin madeni olan-herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan-envar-ı İlâhînin lemeatının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerarât-ı neyyirânesinin imtizacından hasıl olan amûd-u nûranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir?” (Bediüzzaman Said Nursî, Beyanat ve Tenvirler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 70.)

● Güzel düşünmeli, düşündürmeli, güzel görmeli, güzel göstermeli. “Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” (Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, s. 123.)

● Ümit, aşk ve şevke yönelik neşriyat yapmalı: “İnsanları canlandıran emeldir/ümiddir, öldüren yeistir.” Hakikatine göre yayın yapmalı. (Bediüzzaman, Mektubat, s. 57.)

● Şefkatli yayınlar yapmalı: Edipler/yazarlar/gazeteciler milletine karşı şer’an, aklen, hikmeten hiss-i şefkat ile mükelleftir.

Bunun yerine hiss-i tahkir, meyl-i incizab yerine meyl-i nefret, meyelân-ı muhabbet yerine irade-i istihfaf, temayül-ü ihtiram yerine meyelân-ı teçhil, arzu-yu merhamet yerine arzu-yu taazzum (kibirlenme, büyüklenme), seciye-i fedakâri yerine temayül-ü infiradı ikame edip, hamiyetsizliğini, asılsızlığını” göstermemeli.

● Merakları ilme, sanata yönlendirip uyandırmalı. “Merak, ilmin hocasıdır.” (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 74.)

“Bu zamanda merakla matbuat (gazete, radyo, tv, internet, vs.) vasıtasıyla ciddî alâkadarâne küre-i arzdaki boğuşmalara baktırıp, dikkat ettirip, maddî ve manevî pek çok zararlar verdirileceğinin şuurunda olmalı. Aksi halde;

- Ya aklını dağıtır, manevî bir divane olur;

- Ya kalbini dağıtır, manevî bir dinsiz olur;

- Ya fikrini dağıtır, manevî bir ecnebî olur. (Kastamonu Lâhikası, s. 34.)

● Hak ve hürriyetlere saygılı yayın yapmalı: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir.” (Bediüzzaman, Şuâlar, s. 307.)

● Şeffaflığı, sorgulamayı istemeli, teşvik etmeli, istibdatı yermelidir. “Meşrûtiyet ile sû-i istimâlâtın ekser yolları münsed (kapalı) olur; istibdatta ise açıktır.” (Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 39.)

İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır. (Bediüzzaman, Münâzarât, s. 22.) 

● Okuyucularını hayalperest yapmamalı. Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.

"Mânâyı katleden, hayalperestlik, lâfızperestlik ve kafiyeperestlik, teşbihperestlik; üslûbperestlik bir hastalıktır. Hayâle cevelân ve şa'şaa verilmeli, fakat hakikati incitmemek şartıyla. Lâfız, tâbiat-ı mânâ istenmek şartıyla süslenmeli. Mânânın suretine haşmet verilmeli, fakat meâlin iznini almak şartıyla..." (Bediüzzaman, Muhâkemât, 79.)

Hayalperestlik, Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına, Sünnetullah’a, Adetullaha, uymadan, sebeplere müracaat etmeden kendisinin, ailesinin, içinde bulunduğu grupun, cemaatin, partinin veya memleketin ilerleyeceğini, gelişeceğini, köşeyi döneceğini hayalperestane kabul etmektir.

● Edipler şâirâne, müfritâne, edepşikerâne (edep, haya perdesini yırtarcasına), hodpesendâne (bencilcesine) olan fikr-i hiciv ve arzu-yu tahkir yapılamaz. (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 81.)

● Edepli edipler hamiyetli olmalı. Hamiyet ise, muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.” (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 80-81.)

● Doğru, yalnız doğruyu yazmalı. Hakkın, doğrunun, gerçeğin hatırını yüksek tutmalı.

"Hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra fedâ edilmemek gerektir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 49.)

● Gazeteciler tarafgir olmamalı, yani, yandaş yayın yapmamalı ve “Sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı.” (Divan-ı Harb-i Örfî, s. 25-26.)

● Yalan, asparagas haberlere tevessül etmemeli: “Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar. Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır.” "Her sözün doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek doğru değil."

● Sihirbaz gibi zihinleri zehirleyip büyülememeli: “Maddî ve mânevî şerlerini, siyasî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderat-ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyatını vahşiyâne mahveden şerlerin…” (Bediüzzaman, Şuâlar, s. 243.)

● Farklı düşünceleri ötekileştirmemeli. Buna meşveret deniyor. Başkalarının fikirlerinden istifade edip, eksik ve yanlış düşüncelerini düzeltmelidir.

● İhtilâfları körüklememeli; ittifak ve ittihadına çalışmaları teşvik etmeli: “Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır.” (Bediüzzaman, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 67.) 

● “On para kazanmak için ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan istihzaat ve terzilât ve müstehcenat (alaycı ve aşağılayıcı, müstehcen yayınlar) ile ezhan-ı şûrede (çorak zihinlerde) ahlâk-ı rezîlenin (rezil ahlâkın) tohumlarını serpmemeli.” (Age, Nutuk, s. 187.)

● Haysiyet kırıcı neşriyatlarıyla İslâm ahlâkını sarsıp kamuoyunu perişan etmemeli. (Divan-ı Harb-i Örfî, s. 124.)

• Hevesat-ı nefsaniyeleri uyandırmamalı: Hevesat-ı nefsaniyeyle erkeklerin karşılaşması, karıların hayasızlıkla erkekleşmesine sebeptir. (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 74.) 

● Toplumun inançlarına aykırı yayın yapmamalı. Dinsiz felsefeye dayanarak, “Beşerin beynini bin parçaya ayırmamalı.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 882.)

● İddialarını delillendirmeli. Müşahhas delil bulunamıyorsa, “akıbete/sonuca” bakmalıdır. Herşeyin aslını öğrenmek, hiçbir şeye de körü körüne hüsn-ü zan etmemek gerekir.

“Şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa hüsn-ü zan edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.” (Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 49.)

Meselâ, birisinin müfsitlerle, istihbarat örgütleriyle ilgili elinizde müşahhas delil yoktur. Ancak, bütün işleri ifsat, bozguncu ise, içinde bulunduğu grup ve cemaati biribirine düşürüyorsa, o zaman, “akıbete/sonuca” bakılarak karar verilmelidir.

● Mübalâğa etmemeli. Zira, mübalâğa ihtilâlcidir: Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü’t-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü’l-mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meylü’l-mübalâğa ile, hayali hakikate karıştırmaktır. Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde, tezyidinden noksan, ıslahından fesat, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder.” (Bediüzzaman Said Nursî, Muhakemat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 27.)

“İhsan-ı İlâhîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlâhî ile tavsifte kanaat etmek farzdır.” (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 21)

● Fesada, rezil ahlâka yönelik neşriyat yapmamalı: Bütün ihtilâlât ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve membaı, tek iki kelimedir.

- Birinci kelime: "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne."

- İkinci kelime: "İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim." (Bediüzzaman, Mektubat, s. 456.)

● Yayın, yazı ve haberlerde âdil olmalı. Hamaldan gedaya herkes için adalet istemeli. “Kendi aleyhinde, anne-babanızın, akrabalarınızın aleyhinde de olsa dosdoğru şahitlik edin...” (Nisa Sûresi, 135.)

“Müsavatsız adalet, adalet değildir.” (Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, s. 135.)

● Birisinin hatası veya olumsuz hareketinden dolayı kardeş, akraba, meslekdaş, cemaatdaşını, vs. toptancılık yapıp suçlamamalı. “Velateziru vaziretun vizre uhra/Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." (En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.)

● Gazete, edip/yazar ve gazeteciler, “Âlem-i İslâmın bu mübarek vatanının ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale için” gayret etmeli. (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 454; Emirdağ Lâhikası, s. 101.)

● Gazetelerde ya tensikat (kadro düzenlemeleri) veya taksimü’l-a’mal (iş bölümü) kaidesinin icrası lâzımdır.” (Bediüzzaman, Eski Said Dönemi Eserleri, 187.)

● Daima çözümler göstermeli. Cehalet hastalığı ve fakirlik zebununa karşı tarık-ı necat göstermeli.” (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 24.)

● Yanlışları, edebe aykırı olayları teferruatıyla tasvir etmemeli. “Bâtıl şeyleri iyice tasvir, sâfì zihinleri idlâldir. (Bediüzzaman, Hutbe-i Şamiye, s. 123.)

● Hilekârlık yapmamalı. “En birinci hile, hileyi terk etmektir.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 63.)

● Gazete sahibi, zemin bulmak için fikr-i intikamın maden-i habîsi (intikam fikrinin kötü kaynağı) olan şahsiyâtı karıştırmamalı: Fikirleri eleştirmeli, şahısların özel hayatlarını değil…

Gazeteciler, toplumları yanlış bir kıyas ile şartlandırmamaları gerekir. "Halbuki, siz iki kıyâs-ı fâsidle, yâni taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi  bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira; elif bâ okumayan çocuğa felsefe-i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe tiyatrocu karı libâsı yakışmaz: Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü, zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelmez. Demek Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve muktezâ-yı hali düşünmemekten çıkar.” (Divan-ı Harb-i Örfî, s. 25-26.)

• İhtiyaçlara dikkat çekmeli, zarurî olmayan şeyleri ihtiyaç haline getirmemelidir.

• Yayınlarıyla karamsarlık, sıkıntı pompalamamalı. Zira, “Sıkıntı, sefahetin muallimidir.”

• Gayr-ı meşrû şeylere muhabbet ettirmemeli. “Muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddârâne adâvetidir. (Bediüzzaman Said Nursî, Sünûhat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 74.)

• Zalimleri âdil, cahilleri âlim, müstebitleri hürriyetçi diye lanse etmemelidir. Zira, “Tarik-i gayr-ı meşrû ile bir maksadı takip eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür. Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşrû muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı, mahbubun gaddârâne adâvetidir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 56.)

● Darbe, darbecileri, müstebitleri, diktatörleri alkışlamamalı: “Meşrû, hakîki meşrûtiyetin müsemmasına ahd ü peyman etmeli. İstibdat (baskı, zorbalık) ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libası giyse de, ismini taksa da itiraz etmeli.

● Deccalizm/Kemalizm/Süfyanizmin ve şubeleri olan “ifsat, dinsizlik, ahlâksızlık ve zındıka komitelerinin” oyunlarına gelmemeli, onların sözcülüğüne soyunmamalı.

● Hasis çıkarları için neşriyat yapmamalı. “Menfaat üzerine dönen siyaset canavardır.” (Bediüzzaman, Mektubat, s. 456)

● "Alihimmed olanlar o hadisede (31 Mart 1909 Darbesi) sükût ettiler. Garazkar cerîdeler, hakîki hürriyetin sâdâsını susturdular. Meşrûtiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar." (Bediüzzaman Said Nursî, Beyanat ve Tenvirler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 100.)

31 Mart vak’asıyla ilgili kısa bir bilgi vermekte fayda mülâhaza ediyoruz: 2. Meşrûtiyetin ilânından bir sene geçmeden, hürriyet havasını boğmak için Milâdî takvime göre 12 Nisan 1909 günü “düzmece bir isyan” ile 31 Mart Darbesi yapıldı. Provokatörler 12 Nisan gecesi Meclis-i Mebusan üzerine yürüdü. (15 Temmuz 2016’da Meclisin yanıbaşına atılan bomba gibi) Resmî söylem şu:

“Bunun üzerine Mahmut Şevket Paşa yanına Salih Hulusi Paşa'yı da alarak Hareket Ordusu'nu kurdu ve İstanbul'a yürüdü.”

Birçok araştırmacı ve yazara göre, “Hareket Ordusu aslında Sultan 2. Abdülhamid düşmanlığı etrafında kümelenmiş bir büyük eşkıya topluluğu idi.

Araştırmacı Strenberg, İstanbul'a ayaklanmanın bastırılması bahanesiyle gelip yönetime el koyanları "Makedonya'nın hırsız çeteleri'' olarak tanımlar. (Koçak, 2012: 180)

Zaten Hareket Ordusu içinde çok sayıda çete mevcuttu. Selahattin Adil Paşa bu vaziyeti şöyle anlatır: Makedonya'nın ünlü çete reisi Sandaleski, çetesiyle birlikte 31 Mart olayında Drama gönüllüleri ile birlikte Hareket Ordusu'na katılmıştı. (Sarıbay,1982:81)

● Yazı ve araştırma intihali, aşırmadan uzak durmalı. “Birinin malına başka mal-velev kıymetli de olsa-karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebep olur. (Bediüzzaman, Sünûhat, s. 22.)

● Efkâr-ı umumiyenin (kamuoyunun)

- Yalancı tercümanı,

- İhtilâlci,

- Edepsiz,

- Mürcif (Recefe, racif, mercuf, mürcif) Fitne ve fesad için iftiralar ve yalan haberler neşrederek ortalığı karıştıran. Yalancı.),

- Garazkâr (düşmanlık güden, kin besleyen),

- Haysiyet kırıcı,

- Farfaralı (ağzı kalabalık, gürültücü), olmamalı. Keza, Bediüzzaman’ın tabir ve ifadeleriyle, “Habbeyi kubbe yapan farfaralı gazeteciler kubbelerini habbe” yapmamalıdır.

- İftiracı ve muhalif olarak (herşeye, doğrulara, gerçeklere, müsbet şeylere de muhalif) olmamalı.” (Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 296.)

Okunma Sayısı: 2805
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı