"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yöneticilerimiz AB standartlarını istemiyor

08 Haziran 2019, Cumartesi
Yöneticilerimizin AB hakkında özel bilgiye sahip oldukları ve AB’ye Türkiye’yi gerçekten sokmak istedikleri konusunda benim doğrusu şüphelerim var maalesef. Dışarıya evet diyorlar, ama iç âlemlerinde böyle düşünmüyorlar. Sebebi şu: AB standartlarını istemiyorlar. Çünkü AB bize siyasî ahlâk kurallarını dayatıyor. Ve bizimkiler bunlara uymak istemiyorlar.

Prof. Dr. İlyas Doğan “Adalet ve Liyakat” Semineri -1

***

 

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde iki haftada bir düzenlenen “Adalet ve Liyakat” temalı akademik seminerler kapsamında bir program daha icra edildi. Enstitünün misafiri, şimdiki adıyla Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi ve eski adıyla Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Genel Kamu Hukuku hocalarından ve eski YÖK Denetleme Kurulu Başkanları’ndan Prof. Dr. İlyas Doğan idi. Programda önce Enstitü Şube Sekreteri Hayati Binler misafirin özgeçmişini okudu ve kendisini takdim etti. Ardından Prof. Doğan sohbetine başladı. Programın konuşma metnini  yayınlıyoruz. 

****

Moderatör: Müsaadenizle bir hatıramı naklederek ilk sorumu sormak istiyorum. Lisede hocamız “insan ile diğer canlılar arasında ne fark var” sorusuna cevap ararken şöyle söylemişti. “Bakın evlâdım, kesilirken canı acımayana odun derler, zaten kesilince kalas olur. Kendisi kesilirken canı acıyıp anırana eşek derler. Başkasına zulmedilirken görüp canı acıyabilene ise insan derler.” İnsanın bu özelliğinin insandaki adalet duygusu ile ilişkisi nedir? Adaleti sağlamada insanın duygularından nasıl istifade edilmelidir? 

Prof. Dr. Doğan: Adalet duygusu aslında kişinin bencillikten uzaklaşmasını ve diğergam yönünü ortaya koyar. Adaletli olmak aynı zamanda vicdanlı olmayı gerektirir. 

Vicdan nedir? Başkalarının tanık olmadığı bir biçimde kişinin kendi iç dünyasında kendisiyle yüzleşmesidir. Kişi tek başına kaldığında ona, yapıp ettiklerinin yanlış ya da doğru olduğunu söyleyen iç sesidir vicdan. 

Buna Batı dünyası empati diyor. Ama tam da karşılığı değil. Çünkü empati biraz dış dünya şartlarının zorlaması altında biçimlenir. Bize duygudaşlık diye çevirmişler. Kıyas-ı binnefs de denebilir. 

BANA DOKUNMAYAN YILAN...

Hukukun da temeli olan ve hadis-i şerifte de zikredilen temel kural olan, “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan sen de başkalarına öyle davran” kuralı ya da “sana yapılmasını istemediğini başkalarına yapma” prensibi empati düşüncesinin bir sonucu. 

Bizim halk olarak temel sorunlarımızdan biri “Bana dokunmayan yılan isterse bin yaşasın” düşüncesidir ki, bu aslında bütün Doğu toplumlarının genel bir problemidir. Yani sıra kendisine gelmedikçe asla bir duyarlılık göstermemek, tepki vermemek. 

Aslında bu anlayış bir kısır döngüdür ve yöneticiler bu zaaftan her zaman yararlanmayı bilmişlerdir. Bir başka ifadeyle muktedir kendisi için sorun olarak gördüğü toplumsal engelleri bir strateji çerçevesinde etkisizleştirir. 

Diğer potansiyel mağdurlar kendilerini ilgilendirmediğini ya da sıranın onlara gelmeyeceğini umarlar. Ama sonuçta sıra bir şekilde herkese gelir. 

NEMELÂZIMCILIK HASTALIĞI

Moderatör: Burada akla şöyle bir soru geliyor. Batı toplumları bireyselleşmeyi önemli ölçüde tamamlamış. Ancak bireyselleşmenin bir sonucu gibi görülebilecek olan nemelâzımcılık hastalığı oralarda fazla görünmüyor. Buna karşılık Doğu toplumlarında bireyselleşmenin henüz başlangıç aşaması yaşanmasına rağmen insanların başkalarını ve en azından grup menfaatlerini düşünme ve diğergam olabilme özellikleri açısından Doğu, Batıdan daha geride görünüyor. Bu bir tezat mıdır ve öyle ise sebebi nedir? 

Prof. Dr. Doğan: Maalesef somut durum bu. Ortadoğu toplumlarında genellikle herkesten yöneticilerin yaptıklarını onaylaması beklenir. Yönetici bir yanlışlık ya da haksızlık da yapsa bu haksızlıkla doğrudan ilgili olmayan kesimlerin susması ve tepki göstermemesi beklenir. 

Tarihî olarak baktığımızda milâdî 14. yüzyıla kadar İslâm toplumlarında yöneticilerin aldığı kararlar, attığı adımlar serbest bir şekilde tartışılabilmekteydi. Bu tartışma İslâm’ın temel kuralları çerçevesinde ve akılcı bir şekilde yapılabilmekteydi. Bu sayede mezhepler ortaya çıkmıştır. 

14. YÜZYILA KADAR NE VARDI?

Bu dönemde müthiş bir hukukun üstünlüğü düşüncesi egemendir. Hükümdar verdiği kararları şeriat kurallarına ve toplumun menfaatlerine göre vermek zorundadır anlayışı oldukça yaygın. İdarecilerin adaletle muamele etmeleri ve devletin bütçesinin lâyık olduğu şekilde harcanması gibi konularda yaygın bir duyarlılık var.  

Ancak bu durum zamanla değişikliğe maruz kalmıştır. Günümüzden geriye dönüp baktığımızda ilk birkaç yüzyıldan sonraki İslâm tarihinde bazen ve hatta çoğu zaman din adamları yöneticilerin yaptıklarını meşrûlaştırma görevi üstlenmişlerdir. Din adamları da, işin gerçeği, çoğu zaman, hükümdara karşı görüş beyan edecek gücü kendilerinde bulamamışlardır. 

Moderatör: Batı dünyasında din adamları bu gücü nereden bulmuştur? 

Prof. Dr. Doğan: Aslında bu dediğiniz de kısmen doğru sayılabilir. Avrupa’da mezhep ayrılıklarının getirdiği bir akım görülür. Bu akım “monarkomak” hareketi olarak adlandırılmıştır. Bu akımın temeli de kralın Hıristiyan dininin kurallarına uyup uymadığı tartışmasından beslenir. Ama aynı zamanda biraz da kralın muhalif yorum sahibi kesimlere bakışına göre yön değiştirebilen birazcık pragmatist yanları da olan bir akım söz konusu. Fakat hükümdarın egemenliğini sorgulayıcı bir takım sorgulamalar var. 

Bu yaklaşımın daha sonra Avrupa’da doğacak olan burjuvazi sınıfının kral otoritesine karşı girişeceği muhalefet için ön alıcı bir rol oynadığını düşünebiliriz.

DİNÎ GEREKÇELER VE DOĞU TOPLUMLARINI İKNA

Doğuda dinî bir gerekçeye dayanarak insanları ikna etmeye kalktığınızda kendi başına çok kuvvetli bir argümanınız var demektir. Aslında her toplumda insanlar için az ya da çok dindar fark etmez, dinî etkenler belirleyici bir rol oynuyor. 

Batıda ise başka faktörler devreye giriyor. Bireyselleşmeyin taşıyıcısı durumundaki bazı yaklaşımlar, meselâ “Ona olan bir sonraki aşamada bana da olabilir, şimdiden tepki vermeliyim” düşüncesi, aslında bir yönden bencilce gibi görünür ve bireyselleşmenin sonucudur. Ama iktidar sahiplerini dengelemekte işe de yarar. 

Doğuda toplum farklı tarihi ve ekonomik sebeplerin de etkisiyle devlet karşısında bağımsız bir duruş sergileyemez. Yöneticiler de toplumu devlete bağımlı kılıp kontrol altında tutmayı iyi becerirler.

AB STANDARTLARINI İSTEMİYORLAR

Moderatör: Bediüzzaman Hazretleri’nin tesbit ettiği bir husus şu: İki dünya savaşı insanlığa ve bilhassa Batı medeniyetinin önderlerine önemli bir ders vermiş. Kömürü kullanarak demiri çelik ve bomba yapıp birbirlerine ve dünyaya kan kusturmuşlar. Sanayi devriminin pekiştirdiği yıkıcı medeniyet vahşi yüzünü bu iki savaşla gösterince Avrupa’nın akîl adamları bundan ders alarak savaşı kalıcı olarak sona erdiren ve barışı kalıcı olarak tesis eden bir düzen kurmaya girişmişler. Demokratik toplum yapısı altında barış içinde farklılıkları bir arada yaşatabilmenin yollarını aramışlar ve önemli ölçüde de bulmuşlar. Bize ve dünyaya örnek olmuşlar. Bu vakıa ortada iken ve AB bir medeniyet projesi olarak görülmekte iken bizim bu Birliğe girişimizle ilgili eski olumlu hava şimdilerde bilhassa son üç beş senede neden tam tersi bir yöne döndü? 

Prof. Dr. Doğan: Yöneticilerimizin AB hakkındaki bu özel bilgiye sahip oldukları ve AB’ye Türkiye’yi gerçekten sokmak istedikleri konusunda benim doğrusu şüphelerim var maalesef. Dışarıya evet diyorlar, ama iç âlemlerinde böyle düşünmüyorlar. 

Sebebi şu: AB standartlarını istemiyorlar. Çünkü AB bize siyasî ahlâk kurallarını dayatıyor.  Ve bizimkiler bunlara uymak istemiyorlar. 

Bakın size bir örnek olayı hatırlatayım. Almanya’da iken gazetede İsveç’li bir bakanın eşinin bakanın makam aracıyla alış verişe gitmesiyle ilgili bir tartışmaya rastlamıştım. Bakan eşi makam aracıyla alış verişe gitmiş. Durum anlaşılınca Bakandan sadece arabanın yaktığı dört buçuk litre benzinin değil aracın bu kullanım nedeniyle maruz kaldığı yıpranmanın istenmesi bile söz konusu edilmişti. Sonuçta bu bakan makamını bırakmak zorunda kaldı. 

Yine 2007 yılındaydı sanıyorum Almanya’da Türkiye asıllı Cem Özdemir milletvekilliğinden dolayı kendisine Lufthansa Havayolları’nca tahsis edilen promosyon uçak biletini bir yakınına kullandırdığı ortaya çıkınca parti başkanlığından ayrılmak zorunda kalmıştı. 

Özdemir ancak yargılandıktan sonra partisinde yeniden görev alabildi.

DEVLETİN MALI DENİZ...

Avrupa Birliği’ne bu gidişle girme şansımız bence de pek yok. Ama AB’ye girersek bizde de bu ince hesaplar yapılacak demektir. Böyle bir düzeni bizim yöneticilerimiz isterler mi? Elimizi vicdanımıza koyalım. Maalesef hayır. 

Bırakın bakanı, rektörü, sıradan bir daire başkanı bile maalesef “devletin malı deniz” anlayışıyla ya da “bal tutan parmağını yalar” felsefesiyle yaşamayı bırakmak istemiyor. 

Avrupalı “bal tutan eldivenle tutmalı” kuralını yerleştirmeyi başarmış. Orada da elbette kuralsızlıklar, bazı yolsuzluklar oluyor, ama çok çok istisnaî. 

Bizde bundan çoğunluk nemalanıyor. “Çalıyor, ama çalışıyor, o halde devam etsin” anlayışı hüküm sürüyor. Aslında bu İslâm inancına da aykırı bir anlayış. İslâm da yöneticinin Beytülmali kendi şahsî malından daha özenli harcamasını istiyor. 

Bunlar Avrupa değeri mi İslâm değeri mi? Biz bu anlayışa neden özen göstermiyoruz? Demek ki işimize gelmiyor. 

Bence temel mesele Avrupa Birliği de olmamalı. Çünkü Avrupa tarihinin son 500 yılı nerdeyse onlarla Türkler arasında geçen savaşlarla biçimlenmiş durumda. 

Doktora yıllarımda Almanya’ya gittim. Kafamda bazı önyargılar da var. Bunun da etkisiyle “haçlı seferleri”yle ilgili bir şeyler okumak istedim. Kütüphanelerde bu kavramın Almancasını kullanarak tarama yapıyorum, ama karşıma hiçbir metin çıkmıyor. “Acaba bizim tarih kitaplarımız bize aslında var olmayan bir şeyden mi bahsediyordu” diye şaşırdım tabiî. Ama bir arkadaşım ikaz etti. “Aradığın şeyi ‘Türklerle savaş’ diye ararsan bulacaksın” dedi. Hakikaten bu kavramla arayınca binlerce yazılı kaynak hemen önüme çıktı. 

KAPİTALİZMİN İNŞASI

Gerçekçi olalım. Avrupa’nın kendi aralarında da savaşları var, ama son beş yüz yılda asıl savaşları Türklerle yani İslâm’la. Biz güçten düşüp savaşamaz hale gelince kendi aralarındaki savaşlar öne çıkmaya başladı. 

Hatta o kadar ki meselâ Arnold Toynbee’nin 1964’te yazdığı Batı Medeniyeti’nin Geleceği adlı kitabındaki tesbit dikkat çekicidir. “Batı için modern çağın başlangıcı 1683’tür” diyor. Yani Osmanlı’nın ikinci Viyana Bozgunu’nu kastediyor. 

Bu tarihe kadar kapitalizm gelişmedi. Çünkü şarktan bir hücum ve Avrupa’nın işgal edilme riski vardı ve bu yüzden Avrupa’lı devlet yöneticileri insan gücünü savunma amacıyla ülkelerinde tutmaya azamî özen gösteriyorlardı. 

O tarihten sonra Türklerin Avrupa’yı işgal edemeyeceklerine kanaat getirdiler ve ülkelerindeki nüfusu yeni kara parçalarına göç etmek ve böylece oralarda nüfuz edinmek için teşvik etmeye başladılar. Avrupa bu tarihten sonra sermaye birikimi ve ekonomik kalkınmaya yoğunlaştı. Bu sayede kapitalizmi inşa ettiler, sanayi devrimini gerçekleştirdiler.

Ta 1949’a yani Varşova Paktı’nın kurulmasıyla bu kere Kuzeydoğudan yeni bir yayılmacılık tehlikesi başlayıncaya kadar Avrupa bir dış savaş tehdidi ile karşılaşmadan üretimini ve sermaye gelişimini sürdürdü. 

Devam Edecek

 

Okunma Sayısı: 1254
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı