"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Sorularla Altıncı Mektub

10 Nisan 2011, Pazar
SORU-CEVAP...
1. Altıncı Mektub’u kısaca açıklar mısınız?
2. Bu Mektub’ta bahsedilen “ferkadan yıldızı” hakkında bilgi verir misiniz?
3. Arapça selam ve dua cümlesinde Üstad “kardeşlerimiz” ifadesi değil de “kardeşleriniz” ifadesini neden kullanıyor?
4. Arapça metnin açıklamasında bahsedilen “ikinizin” ifadesinin muhatapları kimlerdir?
5. Altıncı Mektupta bahsedilen “Hikem-i Ataiye” kimdir?
6. “Bırak biçare feradı, beladan kıl tevekkül… O güldükçe küçülür, eder tebeddül” ifadelerini açıklar mısınız?
 
1. Altıncı Mektup Bediüzzaman’ın ihtiyarlık zamanı olan elli üç, elli dört yaşlarındayken 1930–1931 yıllarında Barla’da Çam Dağında Güz mevsiminde yazılmıştır.
Üstad, bu mektubunda kendi hâlet-i ruhiyesini ve ehl-i ilim olan ve Mevlânâ gibi mutasavvıfları ve mesleklerini bilen ağabeyler ile paylaşmakta ve çok önemli ince mesajlar vermektedir. Üstad yaş itibariyle ihtiyarlık dönemindedir ve beş altı yıldır sürgün hayatı sürmektedir. Gözetim altındadır, yalnızdır ve gariptir. Mektubu yazdığı sıralarda Üstad Çamdağı’nda iki üç ay gibi uzun süre yalnız kalmıştır. Hatta yirmi gündür yanına hiç kimse uğramamıştır. Mektubunu bu halette iken yazmıştır. Çamdağı ona beş farklı gurbeti hissettirmiştir.
Birincisi, arkadaşlarının, dostlarının ve akrabalarının çoğunu kaybetmekten kaynaklanan bir gurbettir. Yani sevdiklerinin çoğunun berzah âlemine gitmesiyle dünyada kalmaktan kaynaklanan bir gurbet hissini yaşamaktadır.
İkincisi ise, güz mevsimi olması dolayısıyla geçen baharda ölen bütün canlılardan ayrılmaktan kaynaklanan bir gurbeti hissetmesidir. Çamdağı bahar mevsiminin coşkusunu kaybetmiştir artık. Sanki bütün canlılar başka bir âleme göçerek Üstad’ı yalnız bırakmışlardır.
Üçüncüsü ise Bediüzzaman’ın doğduğu yerden çok uzaklarda sürgün hayatı yaşamasından kaynaklanan bir gurbettir.
Dördüncü olarak Üstad bu mektubu yazarken gün bitmiş ve gecenin sessizliği hâkim olmuştur. Bu da ona ayrı bir gurbet ve yalnızlık hissi vermiştir. Adeta dağlar garibane bir hâl almıştır.
Beşinci ve son olarak ise dünyayı ahirete giden bir gemi olarak görmüş ve kendisini o hızla giden gemide bir garip olarak görmüştür.
Bu beş karanlıklı gurbetleri hisseden Bediüzzaman feyz-i Kur’ân, lütf-u Rahman ve nur-u iman ile bütün bu gurbetlerin ve karanlıkların nasıl aydınlandığını ve rahmete inkılâp ettiğini izah etmiştir.
2. Ferkadân, Kuzey kutbuna yakın görünen ve ikizler olarak da isimlendirilen iki yıldıza verilen isimdir. Küçükayı kümesine tabi olan bu iki yıldız gece istikamet bulmaya da yaramaktadır. Kutup yıldızının etrafında yedi yıldızdan oluşan kümenin en parlak olanına Dübbe, ikinci derecede parlak olanına ise Merak denilmektedir. Bu iki yıldızın ortak adıdır Ferkadan. Bir kısım hadisler, salâvatlar ve duâlarda “Ferkadan” ifadesi geçmektedir. 
Ferit Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat’inde, Ferkad “Kuzey kutbuna yakın ve küçük ayı kümesine tabi iki parlak yıldızdan her biri olup bulundukları yerden doğup batarlar. Bu yıldızların ikisine birden ferkadan/ikizler” olarak tanımlanmıştır. Ferkadan ise “Dübb-i Ekber (Büyükayı) denilen yıldız kümesinin en parlak yıldızları olan ‘Dübb’ ve ‘Merak’ın müşterek adıdır.” diye açıklanmıştır..
Şemseddin Sami’nin Osmanlıca Kamus-ı Türkî’sinde ise Ferkad/ferkadan “Kuzey kutbuna yakın ve Dübb-i Asgar (Küçükayı) cümlesinde iki parlak ve sabit yıldızdır ki, mevkileri münasebetiyle çok yer değiştirmediklerinden çölde seyr ü seyahat edenlere yol gösterirler. [Ekseriya tensiye sigasıyla/ikilik çoğulu ile ferkadan kullanılır.]” şeklinde geçmektedir.
3. Duâ’da “Gece ve gündüz devam ettikçe, devirler birbirini takip ettikçe, ay ve güneş durdukça Ferkadan denilen iki kutup yıldızı karşılıklı bulundukça Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi de siz ikinizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun” ifadesi yer almaktadır. Cümlenin akıcılığı ve düzgün kuruluşu için bu gereklidir. Eğer “kardeşlerinizin” yerine “kardeşlerimizin” ifadesi tercih edilmiş olsaydı “siz ikinizin” yerine “bizlerin” denilecekti. Oysa cümlenin Üstad’ın tercih ettiği şekildeki kuruluşu daha yerindedir.
 
Barla Lâhikası’nın Mukaddeme’sinde Üstad; Hulusi Bey ve Sabri Efendinin fıkralarının mektup sûretinde Risâle-i Nur eczaları içerisinde yer almasının sebeplerini sayarken üçüncüsünde; bu iki zatın talebelik, kardeşlik ve dostluğun üç hassasında birinciliği kazandıklarını ifade etmektedir.
Üstad, nazarında çok önemli bir yere sahip olan Hulusi Bey ile Sabri Efendiyi, çölde yolculuk yapanlara yol gösteren iki parlak yıldıza, yani ferkadan’a benzetmektedir. Dolayısı ile Hulusi Bey ile Sabri Efendiyi, kendileri ile birlikte olan arkadaşlarından ayrı tuttuğu anlaşılmaktadır. Yıldız kümesinde bulunan sabit iki yıldızın dışındaki yıldızlara karşılık olan arkadaşlarını da birbirlerinden ayırmamak için “kardeşleriniz” şeklinde ifade etmiş olabileceği düşünülebilir.
4. Mektubat’ta Üstad’ın birinci derecede muhatapları Hulusi Yahyagil ile Bedre İmamı Sabri Arseven’dir. Nitekim Üstad, Barla Lâhikası’nın baş tarafında bu iki muhatabının mektuplarını Risâle-i Nur Külliyatı’na alış sebebinin beş sebebinden bahsettiği yerde bu iki ismi şu şekilde belirtir: “Hulusi Bey ve Sabri Efendinin mektuplarında Risâle-i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektup suretinde Risâle-i Nur eczaları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var.” (Barla Lâhikası, s. 20)
Mektubat isimli eserde Üstad’ın ilk iki muhatabının Hulusi Yahyagil ve “Hulusi-i Sani” olan Sabri Arseven olduğunu şu iki mektuptan da anlamaktayız:
“Otuz Üçüncü Sözün Yirmi Yedinci Mektubudur ki, Mektubatü’n Nur’un birinci muhatabı olan Hulûsi Beyin hususî mektuplarından, Risâletü’n-Nur hakkındaki takdiratını gösteren fıkralardır. Yirmi Yedinci Mektubun ikinci kısmı olan ‘Zeyl’i dahi, elhak bir Hulusi-i Sâni olan Sabri Efendinin Risâletü’n Nur hakkındaki takdiratını gösteren hususî mektuplarındaki fıkralardır.” (Barla Lâhikası, s. 22)”
“Risâle-i Nur’un gayet ehemmiyetli bir şakirdi olan Hulusi Beyin ehemmiyetli bir mektubunu gördüm. Elhak, o kardeşimiz, birinciliğini daima muhafaza ediyor. Ben onu daima kalem elinde, Risâle-i Nur’un işi başında biliyorum. Hem bütün muhaberelerimde birinci safta muhataptır. Onun suallerine yazılan Mektubat Risâleleri ve onun yazdığı samimî mektupları, onun yerinde pek çok insanları Risâle-i Nur dairesine celbetmiş ve ediyor. O, dediği gibi, bizden uzak değil. Her gün çok defa beraberiz.” (Kastamonu Lâhikası, s. 189)
5. Risâle-i Nur’da ismi zikredilen “Hikem-i Ataiyye”, İbn Ataullah el-İskenderî’nin (?-1309) en önemli ve meşhur eseridir. Müellif bu eserinde tasavvufun temel konularıyla ilgili görüşlerine yer vermiştir. Eserde, üç yüz civarında hikmetli söz aktarılmıştır. Ayrıca bir kısım mektupları ve münacatı da kayda geçirilmiştir. Eserde; keramet ve istikamet, ubudiyet ile Rububiyet, zühd ve marifet, akıl ve gönül, tevekkül ve teşebbüs, firkat ile vuslat vs. konular üzerinde durulmuştur. Söz konusu konuların anlamları verilerek aralarındaki ilgi ve alâkaya açıklık getirilmeye çalışılmıştır. Eserde şiir-nesir karışımı bir üslûp kullanılarak özlü cümleler hâlinde sunulmuştur.
İbn Ataullah’ın, bu eseri üzerine yetmiş beşe yakın şerh yazılmıştır. Bu özelliği ile hakkında en çok şerh yazılan tasavvuf eserleri arasında yer almıştır. Bu eser ilk kez Ali Urfî tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bu tercüme ile birlikte şerhi de kaleme alınmıştır. Daha sonra muhtelif kişiler tarafından da Türkçe tercümesi yapılmıştır.
İbn Ataullah Mısır’da yaşamış İslâm âlimlerindendir. İslâm Dünyasında daha çok “Hikemü’l-Ataiyye” adlı meşhur eseriyle tanınmıştır. Fıkıh âlimi olarak tanınmıştır. Daha sonraları Şazelî tarikatına intisap etmiştir. Yaptığı vaazlarda ve yazdığı eserlerinde tasavvufun en derin konularına temas etmiştir, fakat bazı sufîlerin tartışmalara konu olan görüşlerine hiç yer vermemiştir. Hizmetinde ve insanları doğru yola iletmede tefekkürün inceliklerine ağırlık vermiştir.
6. “Bırak biçare feryadı, belâdan kıl tevekkül.
Zira feryat, belâ ender hata ender belâdır bil.
Belâ vereni buldunsa eğer,
Safâ ender vefâ ender atâ ender belâdır bil.
Madem öyle, bırak şekvayı, şükret;
Çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya
Cefâ ender fenâ ender hebâ ender belâdır bil.
Cihan dolu belâ başında varken,
Ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.
Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül”
Altıncı Mektubun Sonunda ayrılığı ve ilâhî aşkı İlâhî hakikatlere ulaşmada bir yol olarak gören Mevlânâ’nın “Ezel bezminde ‘Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?’ dedin. Biz de ‘Fakr-ı Fenâ’nın gereği olan ‘Belâ’yı isteyerek belâya düştük!” beytinden yola çıkan Bediüzzaman her nevi belâ ve musîbeti lehimize çevirmenin yolunun “Allah’a tevekkül” olduğunu ifade eder. “Öyle ise bizi Allah’a yaklaştıran ve bize aczimizi, fakrımızı ve hiçliğimizi bildirerek bizi Allah’a yaklaştıran tevekkül ile Allah’a dayanmaya sevk eden belâların ve musîbetlerin yüzüne gül ki senin gülmelerin ile o da küçülerek belâ olmaktan çıkıp, tebeddüle, değişime uğrayıp sana rahmet ve nimet kapılarını açsın” diyor. Bediüzzaman mektubunda “olumsuzluklardan faydalanma ve her türlü olumsuzluğu iman ve tevekkül ile bakış açımızı değiştirerek lehimize çevrime” dersi vermiştir.
“Belâ” iki anlama gelir. Birincisi; Arapça’da olumsuz bir soruya verilen cevaptır ve “Evet!” demektir. Olumluya “Neam” şeklinde cevap verilir. Meselâ: “Sen bu gün derse gittin mi?” Sorusuna “Neam=Evet” şeklinde cevap olumlu ve doğrudur. “Sen derse gitmedin mi?” sorusuna “Evet=Neam” şayet gitmişsen “Gitmedim!” ifadesidir. Ama “Belâ!=Evet” dersen o zaman “Ne demek gitmedim; bilâkis gittim” demektir. Yüce Allah ruhlara olumsuz soru sormuştur: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demiştir. Ruhlar ise “Belâ=Evet!” diyerek “Evet, ne demek elbette sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde cevap vermişlerdir. Eğer “Neam” demiş olsalardı, bundan inkâr anlamı çıkardı.
İnsanın başına bir belâ geldiği zaman genelde feryat etmeye başlar. Bu feryat, belâyı daha çok arttırır. Meselâ malını kaybeden birisi, çok üzülse, feryat etse, kendini paralasa, malı geri gelmez. Bütün duygu ve düşüncelerini bu yönde kullanacağı için sağlığını da kaybeder ve belânın esiri olur. Fakat insan belâyı vereni bulsa, asıl mülk sahibini tanısa, hikmetini anlamaya çalışsa, O’nun hükmüne razı olacak, tevekkül edecek ve şükredecektir. Çünkü insanın başında cihanı dolduran büyüklükte belâlar vardır. Dolayısı ile başa gelen küçük küçük musîbet ve belâlara karşı gülerek tevekkülle bakılması belâyı küçültür ve yok eder. Gece vakti mezarlığın yanından geçen bir adam, duyduğu küçük bir çıtırtıyı korku ve evhamıyla büyüterek ölümüne bile sebep olabilir. Hiç aldırış etmeden yoluna devam etse, merak edip hayalinde büyütmese hiçbir şey olmaz. Tevekkül, Allah’ı vekil etmektir. O’na güvenmektir. ‘Benim için her şeyin en güzelini O bilir. Lütfun da hoş, kahrın da hoş’ diyerek rıza ile karşılamak ve Cenâb-ı Hakk’ın vereceği mükâfatı düşünmek belâyı hiçe indirecektir.
Okunma Sayısı: 5645
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı