"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Asrın Manevî Buhranına Karşı Yazılmıştı: Nur’un İlk Kapısı yüzüncü yılında yeniden gündemde

22 Haziran 2026, Pazartesi 00:57
Bediüzzaman Said Nursî’nin 1926 yılında telif ettiği "Nur’un İlk Kapısı," Risale-i Nur Enstitüsü’nün 13-14 Haziran tarihlerinde Barla’da düzenlediği bir programla ele alındı. Eser bir çok yönüyle tahlil edildi.

YENİ ASYA - NURSEZA PARLAKOĞLU

Bediüzzaman Said Nursî’nin 1926 yılında telif ettiği Nur’un İlk Kapısı, Risale-i Nur Enstitüsü’nün 13-14 Haziran tarihlerinde Barla’da düzenlediği bir programla ele alındı. Yüzüncü Yılında Nur’un İlk Kapısı başlığını taşıyan programın birinci gününde bir masa çalışması gerçekleştirilerek eser bir çok yönüyle tahlil edildi. 

Nur’un İlk Kapısı’nın yazıldığı dönemin tarihî ve sosyolojik şartlarının neler olduğu, eserin dil ve üslubu, yazıldığı dönem açısından önemi, eserin günümüz insanına hangi mesajları ulaştırdığı ve müellifin kendi eserini nasıl değerlendirdiği ve eserin Risale-i Nur Külliyatının geneli açısından hangi anlamı ifade ettiği gibi hususlar etrafında gerçekleştirilen masa çalışmasına Prof. Dr. Ahmet Battal, Prof. Dr. İlyas Üzüm, Prof. Dr. Faruk Turhan,  Prof. Dr. Ömer Önbaş, Dr. Cafer Kaysıcı, Dr. Ömer Ergün, Dr. Yusuf Şimşek, Av. Yasin Akın, Ahmet Dursun, Osman Yiğit, İsmail Tezer ve Sefa Kılıç katıldılar. 

Barla Yeni Asya Vakfı Tesisleri’nde kamuoyuna açık olarak gerçekleştirilen programın ikinci gününde ise Prof. Dr. İlyas Üzüm, Prof. Dr. Ömer Önbaş, Dr. Ömer Ergün ve Sefa Kılıç, Nur’un İlk Kapısı’yla ilgili genel değerlendirmelerini içeren birer sunum gerçekleştirerek konuşmalarıyla eserin önemine dikkat çektiler. 

Kıymetli bir eser 

Yeni Asya Medya Grubu Yönetim Kurulu adına açılış konuşmasını yapan Mehmet Pekel, Risale-i Nur Enstitüsü’nün yapmış olduğu çalışmaların Risale-i Nurların akademik çevrelerde ve fikir dünyasında önemli bir yere sahip olduğunu belirtti.

Pekel, "Nur’un İlk Kapısı"nın iman hakikatlerinin hangi ihtiyaç, hangi üslup ve hangi manevî zaruret içinde ortaya konulduğunu gösteren kıymetli bir eser olduğunu vurgulayarak şunları dile getirdi: “Bu kıymetli eserin derinliklerine inebilmek, diğer ilimler gözlüğüyle incelemek ve bir nevi şerhi manasında olması amacıyla çok kıymetli hocalarımız masa çalışması düzenleyerek birçok değerli yaklaşım üretmişlerdir. Risale-i Nur’un ortaya çıktığı dönem, sadece siyasî ve sosyal değişimlerin yaşandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda insanın Allah, kâinat, hayat, ölüm, ahiret ve Kur’ân karşısındaki anlam dünyasının derinden sarsıldığı bir dönemdir. İşte Nur’un İlk Kapısı, bu sarsıntı karşısında insanın aklına, kalbine ve vicdanına açılan ilk imanî kapılardan biridir.”  

Risale-i Nur talebelerinin vazifeleri içinde Risale-i Nurların şerh, izah ve tanzimleri de olduğunu ifade eden Pekel, bu çalışmanın  Risale-i Nur hakikatlerini doğru anlamak, açıklamak ve çağın insanına ulaştırmak bakımından oldukça kıymetli olduğunu söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Nur’un İlk Kapısı da tam bu çerçevede değerlendirilmelidir. O, yalnızca bir nasihat metni değildir. İnsanı varlık, yaratılış, tevhid, ubudiyet ve ebediyet hakikatleriyle yüzleştiren güçlü bir imanî rehberdir.”

Yeni Asya Medya Grubun çalışmaları hakkında bilgi veren Pekel, sözlerini programın hayırlara vesile olmasını dileyerek tamamladı. 

Kaderin ince sırları 

İlk konuşmacı olarak kürsüye gelen İlahiyatçı-Yazar Sefa Kılıç, 20. Yüzyılın tam bir inkâr çağı olduğunu söyleyerek sözlerine başladı. Pozitivist düşünce akımları nedeniyle gözlemlenemeyenin inkar edildiği, manevî olanın reddedildiği, tanrıyı inkar fikirlerinin bilim ve felsefeye dayandırıldığı dehşetli bir çağı geride bıraktığımızı ifade eden Kılıç, insanlığı inançsızlık çukurlarına atan, vahye dayalı olanı reddeden anlayışlara ve tahribatlara karşı Nur’un İlk Kapısı’nın bir reddiye anlamının taşıdığını söyledi. 

Sefa Kılıç sözlerini şöyle sürdürdü: “1924 yılında Amerikalı eğitimci John Dewey’ in Türkiye’ye gelerek okulları ve eğitim sisteminin incelemesi de bunun bir göstergesidir. İşte dünyada başlayan inkarcı felsefe yeni kurulan Türkiye’yi ve eğitim arayışlarını da etkilediği bir zamanda 1926 yılında Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Nur’un İlk Kapısı’nı telif etmektedir. Kaderin ince sırları vesilesiyle eser 1954 yılına kadar el yazması olarak ‘bütün bütün unutulmuş vücudu bilinmeyen’ bir eser olarak kalmıştır. Üstadımızın Barla’yı ziyareti sırasında Sıddık Süleyman abinin sekiz senelik sadakatli hizmetinin yadigarı olarak kendisine verdiği bu esere Üstadımız Nur’un İlk Kapısı ismini vererek telif etmiştir.”

Masa çalışmasında kendisinin Nur’un İlk Kapısı’nın Üçüncü  Ders’iyle ilgili bir sunum yaptığını belirten Kılıç, metnin girişindeki ‘Ey gururlu, mağrur gafil! Sana ne olmuş ki Müslümanları –ecanib tarzında– hayat-ı dünyeviyeye davet edersin? O hayat, uyku içinde bir lu’b ve heva içinde bir lehivden başka bir şey değildir. Hem ne oluyorsun ki keyiflerine kâfi gelen helâl ve tayyibat dairesinden huruca teşvik ederek, dinin ihmaline veya dinin bazı şeairinin terkine sebebiyet veriyorsun. Ve muharremat ve habîsat dairesine duhûle teşci ediyorsun.” şeklindeki ifadelerin materyalist felsefeye kuvvetli bir itiraz ve devamında bu felsefenin tüm argümanların alt eden bir cevap niteliğinde olduğunu belirtti. 

Bu eser çok daha dikkatle okunmalı

Eserin üslubunun da son derece dikkat çekici olduğunu belirten Kılıç, bu eserde Küçük Sözler’de kullanıldığı ifade edilen “avam lisanı”ndan ziyade daha ilmi bir üslup kullanıldığını, bunun da dönemin inkarcı anlayışının dayandırılmak istendiği bilimsel anlayışa aynı tarzda bir cevap anlamını taşıdığını belirtti. Kılıç sözlerini şöyle tamamladı: “Bediüzzaman Hazretleri Nur’un İlk Kapısı ile ilgili  söylediği ‘Nur şakirtleri onu neşretseler inşallah çoklar istifade edecekler’ hakikatini yakından müşahede etmiş olduk. Bizler bu eseri okuyup yakından tanıdıkça çok istifade ettik. Bu eserin çok daha dikkatle okunarak nice yeni istifadelere medar olmasını Rabbimizden niyaz ediyoruz.”

Daha sonra kürsüye gelen Dr. Ömer Ergün, “Said Nursî’nin Dinsiz Felsefeye Eleştirileri” başlığı altında bir sunum gerçekleştirdi. “Ene,” “tabiat” ve “iki Avrupa” teorileri üzerinden felsefî ve sosyolojik bir tahlil yapacağını söyleyen Ergün, dinsiz felsefenin bu kavramlara mana-i ismî üzerinden baktığını, bunun maddede boğulmak anlamına geldiğini ve tabloya hayran olup ressamı inkâr etmek gibi bir sanat körlüğüne yol açtığını söyledi. 

Nübüvvet ve felsefe çizgisinin karşılaştırılması

Bediüzzaman Hazretlerinin "Her şey ya bizzat mana-yı harfî ile Sânî’ini gösterir veya mana-yı ismî ile kendine bakar" sözlerine yer veren Ömer Ergün, bu bakış açısının “ene”yi İlâhî sıfatları anlamak için verilen bir anahtar olarak karşımıza çıkardığını ifade etti. Dinsiz felsefenin ise anahtarı mülkün gerçek sahibi sanmak gibi insanı yanlış bir yanılgıya sürüklediğini belirten Ergün, bunun sonucunun bir nevi Firavunlaşma anlamına gelen insanın kendi nefsini putlaştırması ve narsizm olduğunu ifade etti. 

Ergün sözlerini söyle sürdürdü: “Nübüvvet ve felsefe çizgisini karşılaştırdığımızda şunlarla karşılaşırız: Dinsiz felsefe çizgisi ene’yi mutlak benlik üzerinden değerlendirirken Nübüvvet çizgisi Allah’ın isimlerini tanıma anahtarı olarak görmektedir. Felsefe çizgisinin insan tasavvuruna göre insan kendi kendine yeten ve her şeye malik olabilen bir varlıktır. Nübüvvet çizgisi ise insanın hürriyetiyle beraber acz ve fakrını da göstererek onun sınırlarını Abdullah olarak belirler.  Felsefî çizgi, insanlar ve toplumlar arası ilişkilerde kibir, çatışma ve rekabeti doğururken Nübüvvet çizgisi tevazu, dayanışma ve muhabbeti önceler.”

Materyalizmin üç sığınağı olan sebepler, kendi kendinelik ve tabiatçılık anlayışının Nur’un İlk Kapısı ile reddedildiğini vurgulayan Ömer Ergün, “tesadüf” hurafesinin mantıksal bir zeminde, eczane ve matbaa örnekleriyle herkesin anlayabileceği bir şekilde çürütüldüğünü, “tabiat bir kitaptır, yazar olamaz; kalıptır usta olamaz. Devrilen kavanozlardan tesadüfen şifalı ilaç oluşmaz, matbaa makinesi kendi kendine kitap yazamaz.” örnekleriyle nazarların kainatın gerçek sahibine ve yaratıcısına yönlendirildiğini söyledi. 

Konuşmasının devamından Bediüzzaman’ın “iki Avrupa” formülizesinin önemine dikkat çeken Ergün, Bediüzzaman’ın yaklaşımının Avrupa ile ilgili modernleşme sürecimizdeki aydın yanılgısını ortadan kaldırdığını ifade etti. Bediüzzaman’ın kuvvet, menfaat, çatışma, ırkçılık ve sefahete dayanan Avrupa’yı reddettiğini, Kur’ân medeniyeti yaklaşımıyla, hak ve adalete, fazilet ve yardımlaşmaya, kardeşliğe ve hidayete dayanan bir medeniyet anlayışını kabul ettiğini, vahye dayanan ve beşere faydalı işler yapan Birinci Avrupa ile bu bağlamda ilişkiler kurulması gerektiğini belirtti. Bu yaklaşımın günümüz çatışmalarını sona erdireceğini ve sulhu umumiye de yol açabileceğini söyleyen Ergün sözlerini şöyle tamamladı: “İnsanlık tarih boyunca Felsefe ile Nübüvvet çizgisi arasında kalmıştır. Felsefenin dahileri, Aristo, Platon gibi isimler ve sonrasında gelenler sadece dar bir entelektüel çevreye etki ederken nübüvvet hakikatinin mucizesiyle Hz. Muhammed (asm), vahyin gücüyle vahşi bir toplumu (Cahiliye) dünyanın en adil medeniyetine dönüştürmüş ve insanlığın özlediği medeniyete öncülük etmiştir. Toplumsal ahlakı inşa etmede dinsiz akıl, vahiy disiplini ve nübüvvet hakikati karşısında aciz kalmaktadır.  Bugün dinsiz felsefeye yaslanan seküler model, fert ve toplumların çıkmazını ifade etmektedir.

Bu yol maddi refahı sağlasa da "varoluşsal boşluk, yalnızlık ve ölüm anksiyetesini" çözememektedir.  Bu noktada insanlığın tüm problemlerini çözecek yegane yol Nübüvvet çizgisidir. Nur’un İlk Kapısı’nda tüm bu meselelerin ele alınması ve ele alınış şekli son derece önemli ve dikkat çekicidir. Son söz olarak şunları söylemek mümkündür: Bediüzzaman Said Nursî'nin derdi modernleşmek kavramıyla veya bilimle değildir. Bediüzzaman’ın itirazı bu sürecin Müslüman kimliğini ve ahlakını tasfiye etmesiyle ilgilidir. Bediüzzaman siyasi katılımı, bilimi ve insan haklarını savunan ama kültürel yozlaşmayı ve taklitçiliği reddeden bir duruşla özgün bir sentez ortaya koymuştur. Bu, gelenek ile modernite arasında köprü kurmaya çalışan sivil ve entelektüel bir çabadır ve kalıcı bir mirastır.”

—DEVAMI YARIN—

Okunma Sayısı: 229
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı