İçinde bulunduğumuz zamanın, firavunane bir enaniyet devri olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ömer Önbaş, bu dehşetli asırda, insanın kendi fıtratındaki bu gaspçılıktan kurtulmasının yegâne yolunun "şahs-ı manevî" havuzunda erimek olduğunu söyledi.
Birinci Bölüm: Asrın Manevî Buhranına Karşı Yazılmıştı: Nur’un İlk Kapısı yüzüncü yılında yeniden gündemde
—Dünden devam—
“İrşadî” bir çalışma niteliği arz etmektedir
Daha sonra kürsüye gelen İlahiyatçı-Yazar Prof. Dr. İlyas Üzüm, Bediüzzaman Said Nursî’nin hem “asr-ı hazır fenleri” hem klasik İslâmî ilimleri tahsil etmiş bir müellif olarak, bir taraftan itikadî konularda bir taraftan siyasi-ictimâî konularda çok yönlü çalışmalar yaparken hiçbir ilgisi olmadığı halde, Doğu’da gelişen bir olayla irtibatlandırılarak 1926 yılında Burdur’a sürgüne gönderildiğini, müellifin bu yerleşim merkezinde dönemin fikrî-felsefî şatlarını dikkate alarak, İslâmî ilimler alt yapısı olmayan geniş halk kitlelerine Kur’ânî hakikatleri hem kendi nefisini hem başkalarını muhatap alarak aklı ikna edici, duyguları doyurucu nitelikte “dersler” kaleme aldığını, Nur’un İlk Kapısı adlı eserin de bu çerçevede yazıldığını söyledi ve “eser bu yönüyle rejimin din aleyhtarı paradigmalarını insanların zihin ve gönül dünyasında etkisiz kılan popüler fakat çok güçlü argümanlara dayalı “irşadî” bir çalışma niteliği arz etmektedir.” diyerek sözlerine devam etti.

Eserde “Ey insan!” denilerek “insan”a seslenilmesinin çok kıymetli olduğunu ifade eden Üzüm, bu seslenişin “evrensel” bir dille tüm insanlığın karşı karşıya olduğu tüm manevî buhranlara çözüm niteliğinde olduğunu ilan ettiğini söyledi.
Eserde, insanın bu dünyada Allah’ın mülkünde misafir oluşunun inceliklerine ve bu misafirliğin farkındalığıyla elde edilebilecek kârlara dikkat çekildiğini vurgulayan Üzüm, “ubudiyet” kavramının akla yatkın bir şekilde ele alınarak mülkü ve emaneti Allah’a satmanın ya da satmamanın neticelerinin muknî şekilde izah edildiğini söyledi.
Eserin baştan sona “tevhid” hakikati çerçevesinde örüldüğünü ve günümüze de hitap ettiğini belirten Üzüm, “Nur’un İlk Kapısı” her ne kadar bundan bir asır önce kaleme alınmışsa da içeriği, metodu ve üslubu itibariyle iman ve ibadet hayatı açısından çeşitli savrulmalar yaşayan günümüz insanı özellikle de genç kuşaklar için imanı güçlendirme ve samimî bir kulluk şuuruna ulaşma açısından adeta “olmaza olmaz” kıymetinde bir değere sahip görünmektedir.” dedi.

“Nur’un İlk Kapısı”, söz gelimi, -On Dördüncü Ders itibariyle- kelime-i tevhidin ilk rüknü olan ulûhiyeti varlık âlemindeki gözlemlerimiz üzerinden çok güçlü bir şekilde delillendirdiği gibi ikinci rüknü olan Hz. Muhammed’in (asm) peygamberliğini de onun getirdiği mesajlar, Asr-ı Saadette yaptığı muazzam değişiklik; ahlâkı, duası, takvası, metaneti gibi manevî kişiliği ile de çok parlak bir şekilde delillendirmektedir” diyerek sözlerine devam eden Üzüm, sözlerini şöyle tamamladı:
“Nur’un İlk Kapısı” iman hakikatlerini benimsemenin ve bunun gerektirdiği bir hayatı kuşanmanın uhrevî kazançlarından başka dünyada da huzur ve güven vesilesi olduğunu, aksi istikametteki anlayış ve yaşayışın ise uhrevî cezasından başka dünyada da acı, kaygı ve hüzün sebebi olduğunu “temsil ve teşbihlerle” somutlaştırarak ispatlamaktadır.

“Nur’un İlk Kapısı”, dayandığı sahih naklî deliller ve güçlü aklî deliller bakımından nefsin bütün şüphe ve itirazlarını bertaraf edip susturduğu gibi, -müellifin ifadesiyle- bir cihetten nefisin şakirdi olan şeytanı da ilzam edici argüman silsilesini ihtiva etmektedir. O halde denebilir ki, eser bu yönüyle nefsanî ve şeytanî kalıp ve zihniyetleri de susturan, -deyim yerindeyse- meydan okuyan bir özgüven ve dinamizme sahiptir. Eser, ayetleri yorumlama tarzı ve konuları işleme biçimi itibariyle, yatay ve dikey bir mukayeseye tabi tutulduğunda, ayetlerin mesajını hayatımıza canlı bir surette taşıma, zihin ve ruh dünyamıza yansıtmada hem geçmişte hem o dönemde yazılan eserlerden farklı olup özgün bir karaktere sahip olduğu görülmektedir."
Eserin günümüze mesajları
Son konuşmacı olarak kürsüye gelen Düzce Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Ömer Önbaş, "Sana gelen her iyilik Allah'tandır, sana gelen her kötülük ise kendi nefsindendir" ayetinin tefsiri bağlamında Nur’un İlk Kapısı’nın yazıldığı dönemle birlikte eserin günümüze mesajlarının neler olabileceğini tahlil ettiklerini söyledi.

Kâinatta nizamı bozan en dehşetli zulümlerden bir tanesinin insanın kendisine ait olmayan bir sermayeyi, bir başarıyı veya bir güzelliği haksızca sahiplenmesi olduğunu belirten Önbaş, meseleyi kökünden kavramak için evvela “vücud” (varlık, inşa) ve “adem” (yokluk, tahrip) sırlarına bakmak gerektiğini söyledi. “Bir muvaffakiyetin vücuda gelmesi, binlerce şartın ve sebebin eksiksiz bir araya gelmesiyle mümkündür” diyerek sözlerini sürdüren Önbaş, buradaki hakikî illetin (asıl sebep), doğrudan doğruya rahmet-i İlâhiye olduğunu vurguladı. İnsanın o güzelliğin ortaya çıkışındaki rolünün sayısız şarttan sadece birini yerine getirmekten, yani bir “iktiran”dan (yan yana gelmek) ibaret olduğunu ifade eden Ömer Önbaş, bir nizamı bozmak ve ademe mahkûm etmek için ise insanın tek bir şartı terk etmesinin yeterli olduğunu ifade ederek “Kusur ve tahribatın faili (illeti) bizzat insanken, gaflete düşen nefis iktiranı illet zannedip asıl failmiş gibi muvaffakiyetleri gasp etmeye kalkışır.” dedi.
Ömer Önbaş sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu gaspın temelinde, insanın cibilliyeti ve fıtratı yatar. Tıpkı bir kaplanın fıtratına derç edilmiş parçalayıcı tırnaklar ve dişler gibi, her insanın nefsinde de her şeyi kendine mal eden, şiddetli bir enaniyet vardır. On Sekizinci Söz, bu fıtrî hastalığı muazzam bir teşhisle önümüze serer: İnsan nefsi, tıpkı kurumuş bir üzüm çubuğuna benzer. Kuru bir çubuğa kudret eliyle tatlı salkımlar takıldığında, çubuk o salkımların lezzetiyle övünemez. “Şayet o şuursuz çubuğa övünmek hak olsaydı, sana da hak olurdu” der. Fakat sen o çubuktan daha geridesin! Zira senin ihtiyarın var; cüz’î iradenle fıtrî akışı bozuyor, tağyir ediyorsun.

Nefis de: “Deme! Bu meziyetler, bu hizmetler benimle gösteriliyor, demek bende bir ehemmiyet, bir meziyet var.” Hâşâ! O en evvel senin eline verilmesinin sırrı; senin kemalâtın değil, tam aksine sen herkesten ziyade müflis, müteellim ve muhtaç olduğundan en evvel sana verildi.
Fakat kendini sevmeye ve beğenmeye meftun olan nefis, her vakit bu fıtrî zafiyetinin kurbanı olur. İyilikleri, başarıları ve kurumların yükselişini kendinden bilirken; fenalıkları, kusurları ve başarısızlıkları kaderden veya başkalarından bilmek gibi firavunane bir uçuruma savrulur. İyiliklere sahip olmak istidadın yolunu açar. Oysa kadere imanın ve rızanın asıl sırrı; bütün iyilikleri Allah’tan, bütün kötülük ve noksanlıkları ise kendinden bilip bu İlahî taksimata razı olmaktır. "Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir" ayetinin sırrıyla anlarız ki; ihlası zedeleyen en büyük günah ve en dehşetli istibdat, başkasının (ve bilhassa Hâlık’ın) iyiliklerini ve hasenatını kendine mal etmektir.”

İçinde bulunduğumuz zaman, firavunane bir enaniyet devri olduğunu söyleyen Önbaş, bu dehşetli asırda, insanın kendi fıtratındaki bu gaspçılıktan kurtulmasının ve egosunu gizleyip korumasının yegâne yolunun "şahs-ı manevî" havuzunda erimek olduğunu söyledi. “Tek başımıza kaldığımız an enaniyet bizi yutar; ancak şahs-ı manevînin zırhına büründüğümüzde ihlâsımızı muhafaza edebiliriz.” diyen Önbaş, bu koruyucu şahs-ı manevînin teşekkülünün ise ancak hakikî "meşveret" ve "şûra" ile mümkün olabileceğini vurguladı.

Prof. Dr. Ahmet Battal
Konuşmasının devamında meşveret ve şûrâ farkına da değinen Önbaş, meşveretin ve şûrânın tesis edilemediği cemiyetlerde şahısların veya zümrevî enaniyetler ön plana çıkacağını, bunun da istibdadın devamı anlamına geldiğini belirtti. Önbaş “İstibdadı önlemenin, malı gasp etmekten kurtulmanın mutlak şartı, şahıslara dayalı değil, ortak akla dayalı bir "sistem" inşa etmektir. Asya'nın bahtının miftahı; fertlerin omuz omuza verip 1111 kuvvetini elde ettiği meşveretler ve bu meşveretlerden doğan heyetlerin de bir araya gelerek 4444 kuvvetinde bir şahs-ı manevîyi ifade ettiği şûra sistemidir.” diyerek sözlerini sürdürdü.

Ahmet Dursun
Önbaş, sözlerini şöyle tamamladı: “Nur'un İlk Kapısı, belki de Nur'u ve hakikati anlamanın ta kendisidir. Fakat bu kapıdan girmek lafla olmaz; ancak bu sırla bizzat "hâliyle hâllenenler" o derin manayı idrak edebilir. Meşveret ve sistem işlediğinde, sahadaki herkes fiilen o inkişafın ve baharın içindedir. Kimse başkasının meyvesini sahiplenemez. Ancak heyet ve şûrâ sistemi yoksa, orada istibdat kaçınılmazdır. İstibdat olan yerde ise muhakkak birileri çıkar; başkalarının hakkını, emeğini ve İlâhî ihsanları kendinde bilerek asıl sahibinin malını gasp eder.

Osman Yiğit
Hülâsa; kendi fıtrî kusurlarına (malına) sahip çıkıp onlarla yüzleşmeyenler, daima başkalarının başarılarını gasp etmeye mahkûmdurlar.”
—SON—
YENİ ASYA - NURSEZA PARLAKOĞLU