"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yusuf Ziya Arun ve vefa

Misbah ERATİLLA
11 Şubat 2020, Salı
Yusuf Ziya Arun, 1980’lerin başında bir akşam Necati Usun’un kapısını çaldı. Necati kapıyı açtığında, Yusuf Ziya’nın bütün eşyalarını bir bohça yaptığını ve bunu battaniyeye sarıp omuzuna aldığını gördü. Yusuf Ziya’nın yüzündeki korku harita gibi net okunuyordu. Sığınacak bir köşe sıcak bir dost eli arar gibi ışığı tükenmiş gözlerle etrafa bakıyor; görüntüsü yıkıldı yıkılacak bir duvarı andırıyordu.

Necati bu görüntü karşısında içinde vefadan beslenen samimî bir şefkat yüreğini sıkıştırdı durdu. Yusuf Ziya kimsesizliğin girdabında imdat çığlığı atıyor gibi bir sesle “Sakın beni kovma” deyince Necati Usun’un yüreğinde bir şeylerin eridiğini hissederek “Niye kovacağım seni ağabey?” dedi. Yusuf Ziya, “Çocuklar evimi yıktılar, kalacak yerim yok” deyince Necati Usun’un kanatları kırılmış sığınacak bir yeri olmayan bir serçe kuşuna şefkatle bakar gibi ona baktı: “Buyrun, buyrun abi” diyerek onu kolundan tutup şefkat ve saygıyla kaldığı odaya getirdi ve “Burada benimle istediğin kadar kalabilirsin” dedi. Böylece uzun yıllar sürecek beraberlikleri başlamış oldu. Artık kalacak yeri olan Yusuf Ziya, sabah ezandan sonra dışarı çıkar ve akşam karanlığında eve dönmeye başlayacağı bir dönemi başlamış oldu.

Yusuf Ziya Arun gençlik yıllarında Risale-i Nurla tanıştıktan sonra yılmaz yorulmaz bir nefer olarak hizmetten hizmete koştu. Bu çalışmaları çok göze batmış olacak ki bir akşam yapılan baskın sonrası alınıp karakola götürülür. Başına bir alet takılır ve beynine elektrik şoku verilir. Bu işkence sırasında beyni hasar görür ve hayatı bir daha düzelmeyecek şekilde kararır. İşte Yusuf Ziya’nın, karakoldaki o gece başına takılan o aletten sonra sağlığı bir daha düzelmeyecek bir şekilde bozulur. Yusuf Ziya’nın sağlığı bozulduğunda henüz otuz yaşlarında idi. Daha sonra tedavi için Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırılır. Yusuf Ziya her yerde ve her zaman “Karakolda bir aleti başıma taktılar ve başım delik oldu” diye o geceyi anlatırdı. Bu durumu merak eden Necati Usun, Yusuf Ziya’nın başını kontrol ettiğinde başında darbe izleri olduğunu görmüştür. 

Yusuf Ziya, Risale-i Nur ile ilk tanıştığında çok faal bir Nur Talebesi olmuştu. Aynı zamanda zeki, aktif, eğitimli ve samimî bir Nur Talebesi olarak toplumda hep göz önünde olmuştu. Bu durumdan rahatsız olan Risale-i Nur düşmanları onu pasif duruma düşürmek için sudan bahane ile onu karakola alıp başına taktıkları alet sonrası onu ömür boyu sürecek meczup duruma düşürdüler. Yusuf Ziya, Konya Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi felsefe bölümüne girer. Mezun olduktan sonra yedek subay olarak askerliğini yapar, üniversite öğrenciliği yıllarında Risale-i Nur’dan faydalanarak hazırladığı ödevini profesör olan hocasına sunduğunda hocası hayretini gizlemeyerek, “Bunları ben anlatmadım, sen nereden bulup yazdın?” deyince Yusuf Ziya, konuların geçtiği Risale-i Nur kitaplarını getirip hocasına verir.

Yusuf Ziya’nın hastalığından haberdar olan Bediüzzaman Hazretleri, “Ziya, hayat-ı içtimaiyeden bunaldı kendini oraya attı, onu oraya imam tayin ettim” der. Böylece Yusuf Ziya, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde hastalara oranın mescidinde imamlık yapar. Hastane kütüphanesinden de kitaplar alarak tıp ilmine çalışır ve acı biberi keşfeder. Yusuf Ziya bir gün Maraş acı pul biberini içine hiçbir şey katmadan kaynatır ve içine ekmek doğrayarak iyileşmek niyetiyle yer. Başka bir seferde yarım kilo acı biberi kaynatır ve yediğinde gözlerinden sular seller gibi gözyaşı dökülmesine rağmen yemekten vazgeçmez. Hâlbuki hiçbir insan bu kadar çok biberin acısına dayanamazdı. Acı biberle ilgili Prof. Dr. Ayhan Songar’ın bir psikiyatri kitaplarında “Ruh hastaları acı biberin kendilerine iyi geldiğine inanırlar” diye yazar. Yusuf Ziya, hastalığın ona verdiği rahatsızlıktan dolayı günde iki sefer İstanbul’u dolaşır durur. Park bahçe demeden durmadan yürüdü ve kimse iç dünyasındaki yangını göremiyordu. İstanbul’u gezerken ağzında ezberden okuduğu Celcelutiye duâsını eksik etmez. Gezmeleri sonrası eve döndüğünde paltosunu hemen çıkarır “Şu cemiyetin gubarını üzerimizden atalım” deyip hemen kitap okumaya başlar. Yusuf Ziya hasta olduğunu bildiğinden Risale-i Nur eserlerini okumayı ve duâ etmeyi tedavi olarak gördü. O, “Ben mahfuzum, meczuplar mahfuzdur” dedi. Yusuf Ziya, 1980 İhtilâli olduğunda dostlarına “Bak hiç kimse sokağa çıkamıyor, ama ben her yere çıkabiliyorum, kimse de karışmıyor” derdi. 

Hastalandıktan sonra ise karakola ve adliyeye hiç düşmedi. Hastalığına rağmen profesörleri dahi şaşırtacak kadar güzel hitabeti vardı. Yalnız konuşma sırasında, konudan konuya geçtiği çok olurdu. Risale-i Nur’dan bir konu anlatırken aniden felsefî bir konuya rahat geçerdi. Risale-i Nur Külliyatı’ndan Emirdağ Lâhikası-2’de Yusuf Ziya Arun’un ismi çok defa geçmektedir. Necati Usun, yirmi yıl boyunca dostluğu arkadaşlığın kardeşliğin ve insanlığın gereği olan vefayı en üst seviyede tam yirmi yıl bir anne babaya bakar gibi Yusuf Ziya’ya baktı. Zor bir hayat ve zor bir imtihan geçiren Yusuf Ziya, aslen Bolulu olup 1926 yılında Konya-Beyşehir’de doğmuştur ve 1997 yılında yetmiş bir yaşında iken vefat etmiştir.

Okunma Sayısı: 973
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Hüsyin YÜKSEKDAĞ

    12.2.2020 17:49:30

    Allah rahmet eylesin,mekanları cennet olsun. Günümüzde de bu dava uğruna meczup olmak lazım. Selam ve dua ile ...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı