Japonya denilince zihinlerde ilk uyanan tablo; İkinci Dünya Savaşı’nın enkazı altında kalmış, iki atom bombasıyla sarsılmış ve maddeten her şeyini kaybetmiş bir ülkedir.
Ancak bu hüzünlü tablo, yeise kapılmadan küllerinden yeniden doğmayı başaran bir azmin ve kısa sürede teknoloji devine dönüşen bir milletin destanıdır. Bugün Japonya, en modern ve ileri teknolojiyi yakalayarak dünyanın en gelişmiş devletleri arasında yer alsa da, gelişmişliğin getirdiği “yaşlı topluluk” ve “genç nüfus eksikliği” gibi ciddi sosyal ve ekonomik imtihanlarla karşı karşıyadır.
Ekonomideki kalifiye eleman sıkıntısı, Japonya’yı modern Batı toplumlarından keskin bir çizgiyle ayırmaktadır. Modern Batı felsefesi, personel giderlerini bir “maliyet” olarak görüp kâr marjını yükseltmek adına insanı adeta bir çarkın parçası gibi harcamaktadır. Oysa Japonya, yılların birikimine sahip, yüksek donanımlı personellerini emekli olsalar dahi şirket bünyesinde tutmayı hedeflemektedir.
Bu stratejinin tek bir hikmeti vardır: Tecrübe. Japonya, ekonomik krizlerde her türlü fırtınayı görmüş bu emektar kadrosunu “yaşayan bir hazine” gibi muhafaza etmektedir. Genç ve orta yaştaki personel operatif süreçlerde aktif koştururken; tecrübeli isimler, gerektiğinde başvurulan birer irfan ve danışmanlık kaynağı olarak konumlandırılmaktadır. Maddî dünyada başarıyı yakalayan bu model, aslında hayatın her alanında, özellikle de manevî hizmetlerde bizlere büyük bir ufuk açmaktadır.
Bilhassa dinî cemaatlerde ve manevî hizmetlerde; gencinden yaşlısına kadar her ferdin birer “şahs-ı manevî” azası olarak elinden gelen fedakârlığı göstermesi elzemdir. Verimli bir hizmetin yolu, inatlaşmadan uzak durmak ve bir buz parçası hükmündeki “enaniyeti” (benliği) eriterek “ihlâsı” kazanmaktan geçer. Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle; ferdî benliklerin yarıştığı bu “enaniyet asrında” şahsî gururu ortak bir ruh içinde eritmek kolay değildir; ancak inkâr-ı uluhiyetin bir şahs-ı manevî şeklinde hücum ettiği bu zamanda, bizlerin de şahs-ı manevî olarak hareket etmekten başka çaresi yoktur.
Ferdin tek başına yapabilecekleri sınırlıdır. Bu asırda başarının formülü, buz parçası hükmündeki o ferdî enaniyetleri, şahs-ı manevînin havuz-u ihlasında eritebilmekten geçmektedir.
Toplumun her tabakasında sıkça duyduğumuz “Gençlerin önünü açmak gerekir” söylemi, aslında dikkatle incelenmesi gereken gizli bir tehlikeyi barındırır. Bu ifade, sanki yaşça büyük olanlar geriden gelen nesil için bir “engel” teşkil ediyormuş algısını oluşturmaktadır. Bu bakış açısının kökeni; “biz” yerine “beni” telkin eden ve toplumun kalbine manevî bir atom bombası yerleştiren materyalist Batı felsefesidir. Bu felsefe; gençlerin büyükleri birer ayak bağı, büyüklerin ise gençleri birer başkaldırı odağı olarak gördüğü huzursuz bir ortam inşa etmektedir.
Çözüm; nesiller arası çatışmada değil, fıtrî bir dengeyle bütünleşmektedir. Nasıl ki bir atomu oluşturan elektron, nötron ve proton birbirinden ayrılmaksızın ve bir nizam içinde hareket ediyorsa; bizler de toplumun her kesimiyle, tecrübe ile enerjiyi aynı potada birleştirerek hizmetlerimizi deruhte etmeliyiz.
Tecrübeli büyüklerin rehberliği, gençlerin heyecanı ve orta yaşın enerjisi “bir ve beraber” hareket ettiğinde, Japonya’nın maddî küllerinden doğuşu gibi, bizler de manevî ve sosyal hayatımızda gerçek terakkiyi yakalayabiliriz. Unutulmamalıdır ki; şahs-ı manevîde her bir fert, bir bütünün vazgeçilmez bir parçasıdır.