Risale-i Nur’da ezber bozan tabirlerden birisi “hürriyet-i şer’iyenin sünnetini ezber ettirmek”tir.
II. Meşrutiyetin ilanından sonra halk arasında “Bundan sonra ne olacak?” endişesi hasıl olmuştur. Bediüzzaman ise “En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan hürriyetimdir.”1 dediği hürriyetin “meşrutiyet-i meşrua” diye vasıflandırdığı zeminde neşv ü nema bulacağı ümidiyle halkı bilgilendirmeyi vazife bilmiştir. Her türlü zorbalığa, hak ve hürriyet tanımamazlığa karşı “İsterim ki Meşrutiyet ve hürriyet-i şer’iyenin sünnetini onlara ezber ettireyim.” demiştir.2
Meşrutiyetin, hükümdarın yetkilerinin anayasa ve halk oyu ile seçilen meclis tarafından sınırlandırıldığı yönetim biçimi olduğunu biliyoruz. Günümüzde cumhuriyet ve demokrasi tabirleri şu meclis sisteminin işleyiş zemini olmaktadır. Hürriyet-i şer’iye ise İslâm'ın sınırlarını belirlediği hürriyet anlamındadır. O halde ezber ettirilmesi istenilen “hürriyet-i şer’iyenin sünneti” ne ola ki?
Geliniz Hutbe-i Şamiye’deki şu ifadelere bakalım: “Hürriyet-i şer’iyenin esasları olan; müstebitlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.” “İmandan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:
Yani iman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek, zillete düşürmemek; ve zalimlere tezellül etmemek.”3
Bediüzzaman hayatı boyunca Peygamberimizin (asm) sünnetine uymadaki titizliğini içtimaî hayattaki hürriyet-i şer’iyenin şu sünnetine ittibaında da uygulamıştır. Nitekim 1908 yılında Meşrutiyetin hemen öncesinde tımarhaneye sevk edildiğinde, doktorla konuşmasında “bir fikr-i âlî” olarak vasıflandırdığı “hürriyet-i şer’iyeyi” on beş senedir zihninde taşıdığını belirtmiştir.4 On beş sene öncesi yaklaşık 1893 yılı ile bir önceki ya da sonraki yıla tekabül eder ki, o yıllarda 14-15 yaşlarındadır. Bu düşüncesi, Sonraki hayat safhaların da da devam etmiştir. Bütün hayatı buna şahittir.
Birinci Şua’nın İkinci Ayeti’nde, Şura Suresi’nin 15. “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” ayetinin remzî işaretinden bahsederken, makam-ı cifrîsinin 1309 ederek (Milâdî 1892, 1893 yıllarıdır) “...o tarihte umum muhatapları içinde birisine hususan Kur’ân hesabına iltifat edip istikametle…” emretmesinin5 hürriyet-i şer'iyeyi zihninde taşımaya başladığı tarihlere tevafuk etmesi dikkat çekicidir.
Yine bir dikkat çekici husus da Birinci Şua’nın Üçüncü Ayeti’ndeki “Muhakkak ki Biz onlara hidayet ederiz, dosdoğru yolumuzu gösteririz.” buyurulan Ankebut Suresi’nin 69. ayetinin makam-ı cifrisinin 1324 (1906 ila 1908) olarak “...Hürriyetin ilânı hengâmında mücahede-i maneviye ile tezahür eden Risale-i Nur Müellifinin görünmesi tarihidir.”6
İşte Üstad Bediüzzaman o yıllarda hiss-i kable’l-vuku ile, bir zaman sonra gelecek olan istibdatları hissetmiş; meşruta-i meşruayı, yani İslam’a uygun devlet başkanı ve meclis sistemini (şimdi cumhuriyet ve demokrasi) bir kurtuluş vasıtası olarak görmüştür. Ve yine sünnetlerini belirttiği hürriyet-i şer’iyenin tüm istibdatların çaresi olacağını düşünüp öylece çalışmıştır.7
İnanıyoruz ki; Bediüzzaman’ın istediği “hürriyet-i şer’iyenin şu ezber bozan sünneti” ezber edilerek hayat tarzına dönüştürüldüğünde insan olmanın gerçek mahiyeti ve değeri anlaşılacaktır.
Dipnotlar:
1- Emirdağ Lâhikası I
2- Münazarat
3- Hutbe-i Şamiye
4- Divan-ı Harb-i Örfî; Tabible Vaki macerası
5- 1. Şua; İkinci Ayet
6- 1. Şua; Üçüncü Ayet
7- Kastamonu Lâhikası