"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İstanbul’un fethinin 573’üncü yıl dönümü münasebetiyle

Rifat OKYAY
31 Mayıs 2026, Pazar
Gönül istiyor ki nice Sultan Mehmet Fatihler hem gönül dünyamızda hem fikir dünyamızda ve devletimizde neşv ü nemâ bulsunlar ortaya çıksınlar…

“İstanbul İslâm eliyle fethedilecek”

Büyük Selçuklu Devleti’nin mirasçısı ve devamı olan Anadolu Selçuklu Devleti çöküş ve inkıraz sürecine girmeye başladığında, Türkmenistan’dan, Buhara’dan, Semerkant’tan ve diğer Türk yurtlarından; İslâmiyet’i hayat tarzı olarak benimsemiş Türk boyları, aşiretleri ve kavimleri için o dönemin Rum diyarı olan Anadolu’ya göç ve hicretler durmaksızın devam ediyordu.

İşte bu boylardan biri de Kayı boyu, yani Kayı aşiretiydi. Anadolu’ya girdiklerinde ilk olarak Erzincan civarında konaklamışlar, ardından güneye doğru inerek Suriye sınırlarının kuzeyinde göç hareketlerini sürdürmüşlerdir.

Aşiretin başında bulunan Süleyman Şah’ın burada vefat etmesi üzerine yerine geçen oğlu Ertuğrul Bey, göçü devam ettirmiştir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin idarecilerinin yönlendirmesiyle Kuzeybatı Anadolu’ya doğru ilerlemeyi sürdürmüşlerdir.

Anadolu Selçuklularının uç kuvvetleri arasında yer alarak Rumlarla mücadele etmeye başlamışlar; göçebe hayat tarzından daha yerleşik bir düzene geçerek Anadolu’da kök salmışlardır. Savaşmadıkları zamanlarda esnaflık, peynircilik, dericilik, çanak çömlek yapımı ve dokumacılık gibi sahalarda da faaliyet göstermişlerdir.

Bu sosyal ve ekonomik faaliyetler yalnızca ticaret ve harp alanında değil, manevî sahada da önemli gelişmelere vesile olmuştur. Ahi Teşkilatı adı altında kurulan maddî ve manevî lonca teşkilatlarıyla, Osmanlı Devleti’nin devletleşme yolundaki ilk temelleri atılmıştır.

Ertuğrul Bey’in vefatından ve Söğüt’ün alınarak beyliğin merkezi hâline getirilmesinden sonra, doğudan gelen Türkmenler, Alperenler ve Anadolu Selçuklu Devleti’nden ayrılan gazi askerler Osmanlı Beyliği sancağı etrafında toplanmışlardır.

İşte bu sırada beyliğin büyümesini, fetihlerin artmasını ve katılan Türkmen askerlerin çoğalmasını dikkate alan Osman Bey, amcası Dündar Bey ve yakınlarıyla yaptığı meşveretler neticesinde Orhan Bey’i askerî işlerde kendisine yardımcı olarak görevlendirirken, Alaeddin Bey’i de devlet teşkilatının kurulması ve ilmî meselelerin düzenlenmesi hususunda yetkili kılmıştır.

Orhan Bey’in oğlu Sultan I. Murad Hüdâvendigâr ise devleti hem askerî hem de idarî sahada beylik hüviyetinden çıkararak gerçek bir devlet hâline getirmiştir. Sultan Yıldırım Bayezid’in Niğbolu’da bütün Avrupa’yı sarsan başarısının güç ve tesir kaynağı da, Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın ortaya koyduğu bu devletleşme çalışmalarının neticesidir.

Çelebi Mehmed zamanında devlet büyük yaralar almış, bölünmüş, parçalanmış ve Timur’un ihtirasları sebebiyle bir süre yerinde saymış görünse de kısa zamanda yeniden toparlanarak ayağa kalkmış ve yoluna devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nin bu yeniden dirilişi, Sultan Murad’ın teşkilatlandırdığı devlet anlayışının ve ebed-müddet devlet ülküsünün devam ettirilmesi sayesinde mümkün olmuştur.

Hem Çelebi Mehmed hem de Sultan II. Murad, devlet olmanın usul, kaide ve âdâbını hakkıyla uygulamış; birlik, ittifak ve beraberlik fikrini devletin temel esasları arasına yerleştirerek bu anlayışa sahip çıkmışlardır. Böylece Sultan Mehmed Fatih’ten önce, Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa doğru yürüyecek olan temellerini son derece sağlam bir şekilde atmışlardır.

Sultan Mehmed Fatih’in nasıl bir devlet düzeni içerisinde yetiştirildiği, ilk defa padişahlık kendisine verildiğinde babası Sultan II. Murad’ı yeniden göreve davet etmesiyle de anlaşılmaktadır. Bu tavır, Osmanlılar için fevkalâde önemli bir adım olmuş; devlet olma geleneğinin ve devlet aklının ne derece kökleştiğini fiilen göstermiştir.

Sultan Mehmed Fatih’in en dikkat çekici özelliklerinden biri, çok okuması ve kendisine öğretilen yedi dili konuşup yazabilecek seviyede öğrenmiş olmasıdır. Okudukları, yapmayı düşündüğü işlerin daima ilk meşveret ve istişare kaynağı olmuştur.

Sultan Mehmed yalnızca kitaplardan öğrendikleriyle hareket etmemiş; devlet içerisinde yetiştirilerek idarî ve askerî görevlere getirilen devlet adamlarıyla ve komutanlarıyla da sürekli istişare etmiş, görüş alışverişinde bulunmuş ve bütün hesaplarını buna göre yapmıştır.

İstanbul’un fethi ise Sultan Mehmed’in sahip olduğu bilgi, birikim ve donanımın hayatın her alanında uygulanmasının ilk ve en güçlü neticesi olmuştur.

İstanbul’un fethi, hem Asya’da hem de Avrupa’da köhnemiş devlet anlayışlarının ve alışılmış siyaset tarzlarının sorgulanmasına yol açmıştır.

Savaş araçları ve savaş usulleri yeni icatlarla tanışmış; hücum ve savunma teknikleri alışılmışın dışında uygulanmaya başlanmıştır. Devlet anlayışı ve devlet olma fikri yeni bir hüviyet kazanmıştır.

İdarî sistemi büyük ölçüde yazılı hâle getiren Sultan Mehmed, divan toplantılarının, alınan kararların ve bunların neticelerinin kayıt altına alınmasını sağlayarak arşiv sistemini geliştirmiş; böylece hata yapma ve geçmiş tecrübelerden faydalanamama ihtimalini en aza indirmiştir.

Evet, devletin idarî ve askerî bütün bilgi ve becerilerinin daha önce görülmemiş bir şekilde yapılandırılması; hem İstanbul’u fethedecek bir Sultan Mehmed Fatih’i hem de cihanşümul bir Osmanlı Devleti’ni ortaya çıkarmıştır.

Hem Sultan Mehmed’in şahsında hem de Osmanlı Devleti’nde, maddeyi ve maddî gücü yönlendiren asıl kuvvet; İslâm’ın ve Kur’ân’ın verdiği iman gücü olmuştur. Bu iman gücü yalnızca kültürel köhneliği ortadan kaldırmakla kalmamış, aynı zamanda yeni bir medeniyetin doğmasına da vesile olmuştur.

Buna çağ açıp çağ kapamak denilse de, gerçekte insanlığa ve İslâm âlemine çağlar boyunca tesir edecek bir medeniyet anlayışı kazandırılmıştır.

Artık yeni nesle düşen vazife, Fatih’le övünmenin çok ötesinde olmalıdır. Asıl vazife; zamanın ilim, fen, teknoloji, medeniyet ve maneviyat alanlarında en ileri seviyeye ulaşmaya çalışan bir milletin evladı olmaktır. Hedef bu olmalı; bu hedef uğrunda çalışmaya, gayret göstermeye ve sorumluluk almaya talip olunmalıdır. Hiç kimse korkmasın; biz Fatih’le övünmesek bile bütün insanlık onu takdir ediyor ve onun başarılarını hayranlıkla anıyor.

Çalışmak, üretmek ve başarmak; daima öğrenmenin ve takdir etmenin önünde olmalıdır. Eğer Sultan Mehmed Fatih bugün hayatta olsaydı, bizlerden de aynı gayreti, aynı çalışkanlığı ve aynı ufku bekleyeceğine inanıyorum…

İstanbul’un fethinin 573. yılında, 29 Mayıs 1453’ü hatırlarken aklımıza gelenler bunlardır…

Gönül ister ki nice Sultan Mehmed Fatihler; hem gönül dünyamızda, hem fikir hayatımızda, hem de devlet ve millet hayatımızda neşv ü nemâ bulsun, yetişsin ve insanlığa hizmet edecek eserler ortaya koysunlar…

Okunma Sayısı: 187
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı