Kur’ân-ı Kerîm, “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder”1 buyurur. Bir başka ayette ise "mü’minlerden, kendi aleyhlerine dahi olsa adaleti titizlikle ayakta tutmaları"2 istenir.
Demek ki adalet yalnız mahkemelerin değil; aileden ticarete, idareden gündelik münasebetlere kadar bütün hayatın temel ölçüsüdür.
“Adalet mülkün temelidir” sözü de bu hakikati veciz biçimde ifade eder. Buradaki “mülk”, yalnız servet değildir; devletin, toplum düzeninin ve yönetim sorumluluğunun tamamıdır. Adalet zedelendiğinde güven sarsılır, hak duygusu yaralanır ve toplumsal bağlar çözülmeye başlar. Adalet ayakta tutulduğunda ise güçlü ile zayıf aynı hukuk ölçüsüne tâbi olur; kamu görevi bir imtiyaz değil, ağır bir emanet hâline gelir.
Adalet denildiğinde İslâm tarihinin en dikkat çekici örneklerinden biri Hz. Ömer'dir (ra). Hz. Ebû Bekir'in (ra), önde gelen sahâbîlerle istişare ederek kendisinden sonra halife olarak belirlediği Hz. Ömer'in hilâfeti, 634-644 yılları arasında yaklaşık on yıl sürmüştür. Bu dönemde İslâm coğrafyası genişlemiş; Suriye, Filistin, Irak, İran ve Mısır’ın önemli bölümleri Müslümanların idaresine girmiştir. Ancak Hz. Ömer’i asıl büyük kılan, fethedilen toprakların genişliğinden çok, omuzlarında hissettiği emanetin ağırlığıdır.
Onun yönetim anlayışında devlet malı şahsî bir imkân değildi, korunması gereken bir kamu hakkıydı. Halife olduğunda kendisine beytülmâlden sınırlı bir maaş tahsis edilmişti.
Valilerin göreve başlamadan önce mal varlıklarının kaydettirilmesi, olağan dışı servet artışlarının araştırılması ve halkın şikâyetlerinin doğrudan dinlenmesi, hesap verebilirliğin erken ve dikkat çekici örneklerindendir.
Adalet hizmetlerini güçlendirmek için çeşitli bölgelere kadılar tayin etmiş; kamu gelirlerinin ve dağıtımının kayıt altına alınması amacıyla divan teşkilâtını kurmuştur.
Hz. Ömer’in adaleti, yalnız suçluyu cezalandırmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Onun adalet anlayışında zayıfı korumak, emaneti ehline vermek, yöneticiyi denetlemek, hak sahibine hakkını ulaştırmak ve gelecek nesillerin menfaatini gözetmek de vardı.
Fethedilen verimli arazileri belli kişilerin elinde toplamak yerine eski sahiplerinin tasarrufunda bırakması, kamu yararını ve toplumsal dengeyi önceleyen bir yaklaşımın ifadesiydi. Böylece adalet, günlük kararların ötesinde sürdürülebilir bir idare prensibine dönüşüyordu.
Sert mizacına rağmen derin bir mesuliyet ve merhamet duygusuna sahipti. Yanlış yapmaktan, bir hakkı ihlâl etmekten ve Allah’ın huzuruna kul hakkıyla çıkmaktan korkardı. Ağır yaralandığında kendisinden sonra gelecek halifeyi tek başına belirlemek yerine işi altı kişilik bir şûraya bırakması, iktidarı şahsîleştirmediğini gösterir.
Vefatından önce Hz. Âişe’den (ra), Resûlullah’ın (asm) yanına defnedilmek için izin istemiş; onun izni üzerine buraya defnedilmiştir.
Bugün Hz. Ömer’i anlatmak, kaynağı belirsiz menkıbeleri çoğaltmak veya öfke diliyle başkalarını mahkûm etmek değildir. Asıl mesele; onun adalet, istişare, kamu hakkı, hesap verebilirlik ve tevazu ölçülerini kendi hayatımıza taşıyabilmektir.
Yönetici, çalışan, işveren veya vatandaş olarak hepimiz bir emanet taşımaktayız. Makam yükseldikçe imtiyaz değil, mesuliyetimiz artar. Rabbimiz bizleri adaleti yalnız sözde savunanlardan değil, kendi aleyhimize de olsa ayakta tutanlardan eylesin.
Amin.
Dipnotlar:
1- Nisa Suresi: 58.
2- Ags., 135.