Vatanseverlik kimsenin tekelinde değil, kimse kimseyi vatana ihanetle suçlamamalı, ama tarihimizde vatana ihanet suçlaması hiç eksik olmadı ki. Biz bunun özel kanununu bile yapmış bir ülkeyiz!
23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis ilk işlerden biri olarak 25-29 Nisan 1920 tarihleri arasındaki görüşmelerden sonra iki numaralı kanunu olan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu benimsedi. Sorun çok açıktı. Meclis otoritesini sağlamlaştırmak istiyor ve kendine bir meşru dayanak arıyordu. Öyle ya Osmanlı ülkesinin başkenti İstanbul’da zaten kurallara uygun olarak kurulmuş bir hükümet vardı ve Anadolu hareketini bir isyan hareketi olarak görenlerin sayısı hiç de az değildi. Öte yandan Anadolu hareketine karşı “iç isyanlar” da almış başını gitmişti. Bu kanun bütün bu sorunları temelinden çözecek bir kanun olarak düşünülmüştü.
Kanun Meclis’in amacının ve bu amaca ulaşmada yetkili meşru organ olduğunun altını çiziyordu. Kanunun önemli maddeleri, dilce sadeleştirilmiş biçimiyle şöyleydi:
“Madde 1: Yüce hilafet ve saltanat makamını ve Osmanlı ülkesini yabancı güçlerden kurtarmak ve saldırıyı def etmek amacına yönelerek kurulmuş olan Büyük Millet Meclisi’nin meşruluğuna başkaldırma niyetinde olarak, söz, eylem ve yazı ile karşı koyanlar ya da karışıklık çıkarmak isteyen kişiler vatan haini sayılır.
Madde 2: Doğrudan vatana hainlik edenler asılarak idam edilecektir.
Madde 8: Bu yasa uyarınca mahkemelerce verilecek kararlar kesin olup, Büyük Millet Meclisi’nce onaylandıktan sonra, yerlerinde infaz edilir. Onaylanmazsa, Meclis tarafından verilecek karara uyulur.”
Kısaca kanun, Meclis’in gayesini net olarak “yüce hilafet ve saltanat makamını ve Osmanlı ülkesini yabancı güçlerden kurtarmak ve saldırıyı def etmek” olarak tanımlıyordu. Bu tanımlama 20 Ocak 1921’de Anayasa kabul edilinceye defalarca vurgulandı. Böylece halktan saltanat ve hilafet kaygısıyla gelebilecek tepkilerin önü baştan kesilmeye çalışılıyordu. Öte yandan yukarıda aktardığım sekizinci maddeyle Meclis’e yasama ve yürütme yetkilerinden sonra bir üst mahkeme yetkisi, yani yargı yetkisini de veriyordu. Bu maddede, mahkemelerce verilip Meclis tarafından onaylanmayan kararlar konusunda “Meclis tarafından verilecek karara uyulur” denmesi, bu belirlemeyi doğruluyor.
BİR VATANA İHANET ÖRNEĞİ
Olağan mahkemelerin kanun kapsamına giren suçlardan verdiği cezalar onaylanma aşamasında hep Meclis’in önüne geldi, Meclis’te tartışıldı ve tutanaklara girdi. Dolayısıyla Birinci Meclis’in tutanakları bu konuda tam bir hazinedir. Nelerin bu suç kapsamına dâhil edildiğini, hangi suçlardan kimlere ne gibi cezalar verildiğini izleyebilmek bu tutanaklar sayesinde mümkün. Ama bu örnekleri buraya sığdırmamız mümkün değil. Onun için tek bir örnek vermekle yetineyim.
Bünyan Bidayet Mahkemesi’nin Maden’in Bebek köyünden Boşbanoğullarından Dedeoğlu Osep hakkında 2 Nisan 1921’de vermiş olduğu karar 23 Haziran 1921’de Meclis’te ele alınıyor. Mahkeme kararına göre sözkonusu şahıs çeşitli yerlerde çevresindeki insanları hıyanet-i vataniye suçunu işlemeye tahrik ve teşvik etmiş. Mahkeme yargılama sonucunda Dedeoğlu Osep’i Ceza Kanunu’nun 66. maddesinin 2. zeyline dayanarak dört ay hapis cezasına çarptırmış. Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi’nin (Torun) başkanlığını yaptığı Meclis’in Adliye Encümeni ise evrak üzerinde yaptığı inceleme sonucunda Osep’in Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı teşvik edici bu suçtan aldığı cezayı az buluyor ve bu vatan hainliğe verilen dört ay hapis cezasının beş yıl hapis cezasına çevrilmesini istiyor. Meclis bu konuyu saatlerce tartışıyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Cezayı az bulanlar da çok bulanlar da var. Bütün bu tartışmalar tutanaklarda var. Sonuçta Meclis, Adliye Encümeni’nin kararını onaylıyor ve hapis cezasının süresi dört aydan beş yıla çıkıyor. Birinci Meclis’in yargı yetkisini de elinde bulundurduğuna dair tipik bir örnek bu.
Öte yandan mahkemelerin verdiği cezaları aynen onaylayan, kaldıran ve beraat kararına dönüştüren örnekler de çok. Dediğim gibi bunların ayrıntıları Meclis tutanaklarında.
KANUN DEĞİŞTİRİLİYOR
Meclis 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verdikten sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda önemli bir değişiklik yapıldı. Gerçekten bir değişikliğe de ihtiyaç vardı çünkü kanunun çıktığı 29 Nisan 1920’den o zamana kadar çok önemli bir olay yaşanmış ve 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmıştı. Oysa kanun çıkarken ilk maddesinde Meclis’in amaçlarından biri, “yüce saltanat makamını kurtarmak” olarak tanımlanmıştı. Yürürlükte olan bir kanunda Meclis’in amacının yine aynı Meclis’in kararıyla kaldırılmış olan bir makamı kurtarmak olarak duruyor olması bir tutarsızlıktı.
Bu konudaki hamle 11 Nisan 1923’de geldi ve Mardin Mebusu Necip (Güven), kanunun ilk maddesinin değiştirilmesi için bir önerge verdi. Önergede bu maddenin şöyle değişmesi istendi: “Saltanatın kaldırılmasına ve hâkimiyet ve hükümranlık hakkının terk edilemez ve bölünemez olmak üzere Türkiye halkının gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetinde bulunduğuna dair 1 Kasım 1922 tarihli karar veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin meşrutiyeti aleyhinde sözlü, yazılı veya fiili muhalefet eden veya fitne salan veya yayında bulunan kişiler vatan haini sayılır.”
Meclis görüşmeleri sırasında Birinci Grup’tan Saruhan Mebusu Refik Şevket (İnce) kanun teklifini uzun uzadıya savundu. Daha sonra İkinci Grup’un görüşlerini özetlemek üzere Sinop Mebusu Hakkı Hami (Ulukan) kürsüye geldi. Hakkı Hami saltanatın oybirliğiyle kaldırıldığını, dolayısıyla Meclis’te bu karara muhalif hiçbir milletvekili olmadığını belirterek “Memlekette hürriyeti tesis edeceğiz diye uğraşırken belki suiistimallere mahal bırakacak bir kanunla, bilhassa şu seçim sırasında meydana çıkmayı ben memleketin selameti namına menfaatli bulmuyorum” dedi.
FAŞİZM TARTIŞMASI
Tartışmalar sırasında İkinci Grup’tan İzmit Mebusu Sırrı (Bellioğlu) kanunun fikirlere, düşüncelere pranga vurduğunu, özgürlükleri kısıtladığını belirterek reddini istedi. Sırrı Bey, teklifle faşizm arasında bağlantı kurarak şöyle konuştu: “Acaba bu kanun, bizim için ne gibi sosyal düşünceler doğuracaktır? Evet! Şimdi en yeni düşüncelerde hürriyet aleyhtarlığı da vardır. Mesela faşistler hürriyetin aleyhindedirler. Diyorlar ki: ‘Hürriyet; eski zamanda olduğu gibi, uğrunda binlerce adamın canını feda can edeceği bir gelin değildir. Beşeriyet, hürriyetten bıkmıştır’. Eğer biz de faşist olacaksak, faşist teşkilatını memlekette tesis edeceksek, bu pek doğrudur. Yoksa aleyhimizde netice verecek.”
İkinci Grup’un direnmesine rağmen, maddeye “kasıtlı olarak” ibaresi eklenerek önerilen kanun değişikliği kabul edildi.
Feridun Fikri, 22 Nisan 1923 tarihli Yenigün’de Meclis’teki görüşmeler sırasında şahit olduğu hava için şöyle yazıyordu: “Kendimi birdenbire Moskova’da, komünizmin en kudretli bir köşesinde zannettim. Bütün Avrupa, faşizmin cihana getirdiği emniyet ve neşe ile ona doğru atılırken, faşizmin bu suretle, sanki pek tehlikeli bir şeymiş gibi görülmesi beni derin derin düşüncelere sevk etti. Faşizm korkulacak bir şey addolunamaz. Bilakis bizim gibi inkılap yapmış ve onu yaşatmaya azmetmiş milletler için faşizmden çıkarılacak düsturlar vardır, başlıcası vatanın ihtiyaçlarını hiç bir vakit şekli mülahazalara, indi nazariyelere feda etmemektir. İşte böyle yaptığımız, o büyük düstura riayet etmeyi bildiğimiz içindir ki Hıyanet-i Vataniye Kanunu tadil olunabildi.”
Değişiklik görünüşte masumdu ama iktidar bunu yaklaşan seçimde koz olarak kullanmayı da amaçlıyordu. Gerçekten de bu değişiklikle birlikte Birinci Grup dışındaki siyasi grup ve örgütlerin faaliyetlerini sürdürme imkânları ortadan kalktı veya en azından vatan hainliğiyle suçlanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldılar. Kanun özellikle Halk Fırkası’na katılmayıp kendi adlarına hareket eden İttihatçıları hedeflemişti. Yürütülen mantık basitti. İttihat ve Terakki Cemiyeti İkinci Meşrutiyet döneminde saltanatın yürürlükte olduğu bir sırada kurulmuş ve ilkelerini o dönemin koşullarına göre oluşturmuştu. Saltanatın kaldırıldığı yeni dönemde devletin bünyesine uymayan fikirlere sınırlamalar getirilmiş ve böylelikle İttihatçıların seçime girmelerinin yolu kapanmıştı. İttihatçılar gerçekten kendi adlarına seçime katılamadılar ve katılıp katılmamayı tartıştıkları toplantılar 1926’da Ankara İstiklal Mahkemesi’nce görülen İzmir Suikastı yargılamaları sırasında dava konusu bile oldu.
HAZIR İSTİKLAL MAHKEMESİ DEMİŞKEN
Hazır İzmir Suikastı davalarından söz açılmışken Yunus Nadi’nin “muhalefet” kavramı ile “vatana hıyanet” kavramını yan yana getirdiği önemli bir makalesine de değineyim. Yunus Nadi 8 Ağustos 1926 tarihli Cumhuriyet’e “Bizde Muhalefet” başlığıyla yazdığı makalesinde şöyle diyor:
“İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki İkinci Grup ile İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki Terakkiperver Fırka’ya gelince buradaki ekalliyetlerin halitası İttihat ve Terakki namına vücuda getirilmiş terkipler olup, mademki adı ve hedefi muhalefettir, onların dahi hıyanet ve ihanete müntehi olmuş oldukları işte meydanda, bir hakikat bulunuyor. İttihat ve Terakki namına yapılan bu hareketlerin diğerlerinden farkı bunların onlara nispetle daha cüratkârâne ve binaenaleyh o nispette de hainâne ve melunâne olmalarında görünebiliyor. Bugün en kati bir vuzuh ve sarahatle biliyoruz ki İkinci Grup, İttihat ve Terakki namına tertip ve tahrik edilmiş olduğu gibi Terakkiperver Fırka dahi kezalik İttihat ve Terakki namına konulmuştur. (...) Gözlerimizin önündeki hakikatlere bakarak bir daha tekrar ve tehlis edebiliriz:
1- Bizde muhalefet behemehâl hıyanet ve ihanete tereddi eder.
2- Her muhalefet fikrinde, hususiyle bu fikir taazzuv etmeye başlarsa, mutlaka bir hıyanet hamîri farz etmelidir.
3- Bazen de hıyanet ve ihanet bizde muhalefetin teşekkülü sebebi olur.
Vekayi’in böyle ispat ettiği bu hakikatler üzerinde uzun uzun tetkikat ve taharriyat icra etmek lazımdır. Bu müthiş bir hastalıktır. Bunun neden böyle olduğunu bilmeye kat’i bir ihtiyaç vardır. Memleketimize taalluk ettiği için hastalığı bilmeli ve tedavisi çaresini de bulmalıyız.”
Açık ve net! Yunus Nadi’ye göre Türkiye’de “muhalif” zaten “vatan haini” demektir. Bir kez muhalefet fikri ortaya çıkmışsa içinde mutlaka bir hıyanet hamurunun olduğu kabul edilmelidir! Zaten muhalif örgütlerin kurulmasının nedeni de hıyanet ve ihanettir; onlar zaten vatan haini oldukları için muhaliftirler!
Bitirirken şunu da ekleyeyim: Hıyanet-i Vataniye Kanunu 12 Nisan 1991’de Terörle Mücadele Kanunu düzenlemesiyle yürürlükten kaldırıldı. O zamandan bu yana artık “vatana ihanet” konusunda özel bir kanunumuz yok, ama doğal olarak Türk Ceza Kanunu’nda bu konuyu düzenleyen birçok maddemiz var. Özel kanun kalktı diye vatana ihanet suç olmaktan çıkmadı hâliyle.
Ahmet Demirel
Taraf, 16.2.2014