"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İMÂM-I RABBÂNÎ VE RİSALE-İ NUR - Müceddid-i Elf-i Sânî’den Müceddid-i Ahir Zaman’a

Prof. Dr. İlyas Üzüm
25 Temmuz 2023, Salı
İmam-ı Rabbani'nin (mealen) “İleride ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün iman ve İslam hakikatlerini aklî delillerle mükemmel şekilde ortaya koyacak” sözüyle verdiği haber Risale-i Nur'la tahakkuk etmiştir.

İçinde yaşadığımız fizikî alemin de şahitlik yaptığı üzere rahmet ve hikmet sahibi olduğu açıkça gözlenen Yaratıcı, yüksek hasletlerle donatıp sorumluluk yüklediği insana, ilk dönemlerden itibaren indirdiği vahiy ve gönderdiği peygamberler aracılığıyla hayatın gayesi ve insanın vazifesine dair “mesaj” göndermiştir. Gelen her mesaj zaman içinde kısmen veya büyük ölçüde bozulduğunda veya unutulduğunda yeni bir vahiy ve yeni bir peygamberle -ihtiyaca göre- tahkim edilerek tekrarlanıp “yenilenmiştir”. Ahir zaman peygamberi Resul-i Ekrem’in (asm) vefatından sonra ise İslam topluluklarında görülen zaaflara yahut yozlaşmalara karşı aslî anlayışa dikkat çekerek “yenileme” faaliyeti O rahmet ve hikmet sahibi Yaratıcının gönderdiği ve görevlendirdiği “müceddid” adı verilen şahsiyetler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamberi Zîşan (asm) “Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak bir müceddid gönderir1” diyerek bunu açıkça ifade etmiştir. İslam tarihi de bu rivayeti doğrulayacak şekilde akıp gelmiş, hicri birinci asrın müceddidi sayılan Ömer b. Abdülaziz’den asrımıza kadar her yüzyılda bu görevi yapan birçok önemli şahsiyetten söz edilmiştir. 

Sözlükte “yenilemek” anlamındaki “cdd” kökünden gelen müceddid “yenileyen” demek olup terim olarak “çeşitli sebeplerle toplumun dinî anlayışında ortaya çıkan bozulma, yahut özden uzaklaşma veya perdelenme gibi vakıalar karşısında dinî anlayışı aslına dikkat çekerek yenileyen kimse” demektir. Söz konusu hadisteki lafızlardan yola çıkarak her asırda sadece bir müceddid mi yoksa birden fazla müceddid mi geleceği, asırdan maksadın yüz yıl mı yoksa bundan kinaye olarak bozulmanın söz konusu olduğu dönemler mi olduğu, tecdîdin yalnızca inanç ve amelî konularla mı sınırlı olduğu, yoksa siyaseti de içine alıp almadığı gibi hususlarda farklı görüşler ortaya konulmuştur. Bu görüşler ne olursa olsun, “tecdîd hadisi” bize mesaj sahibi olan Allah’ın mesajı göndermekle iktifa etmediğini, zaman içinde insanların anlayışlarında ortaya çıkabilecek bozulma ve “eskime”lere karşı bir tür “yenileme” vazifesiyle bazı şahsiyetleri göndereceğini ifade etmektedir. Nitekim konuyla ilgili eserlere bakıldığında, her asırda müceddid olduğu kabul edilen veya müceddid olabileceği düşünülen şahsiyetlerle ilgili listelere yer verilmektedir. Her ne kadar bu listelerde tam bir ittifak yoksa da belli isimlerde ittifaka yakın görüş birliği olduğu görülmektedir2. Bunlardan birisi de (hicrî) “ikinci binin müceddidi” anlamında “müceddid-i elf-i sânî” lakabıyla anılan İmâm-ı Rabbânî’dir. 

Asıl adı Ahmed olan ve doğduğu yere nispetle Ahmed-i Sirhindî veya Serhendî, soyunun Hz. Ömer’e ulaşması ve Hz. Ömer’in bir lakabının da “fârûk” olması sebebiyle Fârûkî veya Ahmed-i Fârûkî diye anılan bu şahsiyet “ilahî bilgilere sahip” anlamında “Rabbânî” nisbesiyle zikrolunmuş, nihayet İmâm-ı Rabbânî diye meşhur olmuştur. Kısa biyografik hayatı itibariyle hicrî 971, miladî 1564 yılında Hindistan’ın Pencap bölgesinde doğmuştur. İlk bilgilerini babasından almış, sonra Siyâlkût’a giderek aklî ve naklî ilimleri tahsil etmiş, ardından Agra’ya giderek Babürlü Hükümdarı Ekber Şah’ın sarayında ilmî çalışmalarını sürdürmüştür. Bilahare buradan da ayrılan İmâm-ı Rabbânî Delhi’de Nakşibendiyye tarikatını Hindistan’da yayan Bâki-Billah ile tanışıp ona intisap etmiştir. Daha sonra inzivaya çekilmiş, bu hal zâil olduktan sonra hem şeyhi ile, hem de kendisine soru soranlarla mektuplaşmaya başlamış ve bunlar daha sonra üç cilt halinde Mektubat adıyla kitaplaşmıştır. Babürlü Hükümdarı Cihangir zamanında asılsız suçlamalarla tutuklanarak bir yıl kadar hapishanede kalmış, çıktıktan sonra bir taraftan kaleme aldığı eserler, bir taraftan müritleriyle birlikte Nakşibendiliğin Müceddidiyye kolunu kurarak yaymaya çalışmış, hicrî 1034, miladi 1624 yılında vefat etmiştir3. Manevî şahsiyeti itibariyle ise İmâm-ı Rabbânî küçük yaştan itibaren babası vesilesiyle tarikata girmiş, ancak aynı zamanda tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi temel İslamî ilimleri tahsil ederek büyük bir duyarlılık ve yetkinlik kazanmıştır. Bu duyarlılık ve yetkinlikle Babürlü Hükümdarı Ekber Şah’ın Müslümanlarla Hindular arasındaki çatışmaları önlemek amacıyla İslamiyet, Hıristiyanlık, Zerdüştilik, Hinduizm ve Budizm gibi çeşitli inançların birleştirilmesinden oluşan “din-i ilahî” adıyla din kurma çabalarına şiddetle karşı çıkmış, “İsbâtü’n-nübüvve” adlı bir çalışma yaparak peygamberliğin hakikatini ve İslam’ın değişmez gerçekliğini ortaya koymuştur. Öte yandan zahir ilimleriyle tasavvufî ilimleri kaynaştıran İmâm-ı Rabbânî, ayrıca tasavvufun kendi içindeki problemlerini çözmüş, ayet ve hadis lafızları karşısında yanlış anlamaya elverişli boyutlar taşıyan “vahdet-i vücûd” anlayışını “vahdet-i şuhûd” terimi ile ifade ettiği anlayış etrafında tashih etmiştir. O, bu hayatî çalışmalarıyla hem İslam’ın özgünlüğünün korunmasını sağlamış hem de şeriat-tarikat dengesini temin ederek köklü bir tecdîd ameliyesi gerçekleştirmiştir4.

Literatürde yaygın olarak müceddid-i elf-i sânî lakabıyla anılan İmâm-ı Rabbânî hakkında Risale-i Nur’da da çok önemli atıf ve iktibaslar yer almaktadır. Bunlardan birisi şudur: Bediüzzaman muhtelif yollar içinde hangi yoldan gitmesi gerektiğini düşünürken önce Şeyh-i Geylânî’nin bir eserini tefeül etmiş, ardından İmâm-ı Rabbânî’nin Mektubat’ına bakmıştır. Burada Mirza Bediüzzaman’a yazılan iki mektubu görmüş5, babasının ismi Mirza olduğu için kendisini de aynı zamanda o mektupların muhatabı olarak görüp okumuştur. Rabbânî’nin gerek bu, gerekse diğer mektuplarında “tevhid-i kıble et” şeklindeki mesajını dikkate alan Bediüzzaman şöyle düşünmüştür: “Bu muhtelif turukların başı ve bu cetvellerin menbaı ve seyyarelerin güneşi Kur’an-ı Hakim’dir. Tevhid-i kıble bunda olur. Öyleyse en âlâ mürşit ve en mukaddes üstad da odur. Ona yapıştım”6. Diğer bir iktibas ise Bediüzzaman’ın Beşinci Mektup’ta İmâm-ı Rabbâni’ye olan atıflarıdır. Müellif burada İmâm-ı Rabbânî’yi “silsile-i Nakşî’nin bir kahramanı ve bir güneşi” olarak vasıflandırdıktan sonra onun Mektubat’ında yer alan ve birçok Mektub’un adeta özeti mahiyetinde olan iman hakikatlerinin önemi, iman hakikatlerindeki inkişafın birçok ruhânî zevk ve keramete ağır basacağı, tarikattan maksadın iman hakikatlerinin inkişafı olduğu, velayetin üç kısım olduğu, Nakşilik’te biri iman hakikatlerine sağlam bir şekilde iman etmek, diğeri farzları yerine getirmek olmak üzere iki kanatla yol alınacağı gibi nakillere yer vermiştir7. Başka bir atıf da Ayetü’l-kübra Risalesi’nde yer almaktadır. Müellif burada o seyyâhın asırları gezerken İmâm-ı Rabbânî’nin medresesine rast geldiğini, o İmâmın önceki büyük zatların sözlerinden hareketle -mealen- şöyle dediğini aktarmıştır: “İleride ilm-i kelâm ulemasından birisi gelecek, bütün iman ve İslam hakikatlerini aklî delillerle mükemmel şekilde ortaya koyacak”. Devamında kendisinin o kimse olmak istediğini ifade etmiş, haşiyede ise “zaman gösterdi ki o zat şahıs olmayıp Risale-i Nur’dur” demiştir8.

Bediüzzaman’ın İmâm-ı Rabbânî’ye öteki bazı atıfları şöyledir: a) İmâm-ı Rabbânî’nin ism-i azamı “Kayyûm”dur9; b) Şems-i hidayet olan Resulullah’tan aldıkları feyizle her asırda çiçek açan Ebu Hanife, Şafiî, Bâyezıd-ı Bestâmî, Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmâmı Gazâlî, İmâm-ı Rabbânî gibi milyonlar meyve veriyor10; c) “İmâm-ı Rabbânî (ra) demiş ki, letâif-i cennet cilve-i esmânın temessülâtıdır”11; d) “İmâm-ı Rabbânî hem delile, hem keşfe istinaden demiş ki, Hindistan’da çok nebiler gelmiştir, fakat bazılarının ya hiç ümmeti olmamış veyahut birkaç mahdud adama münhasır kaldığı için iştihar bulmamışlar veyahut nebi ismi verilmemiş”12; e) “İmâm-ı Gazalî ve İmâm-ı Rabbânî gibi muhakkikîn-i ehl-i tarik derler ki, “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında hasıl olan makbuliyet, yüz âdâb ve nevâfil-i hususiyeden gelemez. Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi bir sünnet-i seniyye dahi bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır”13.

Görüldüğü gibi bu atıflarda Bediüzzaman, İmâm-ı Rabbânî’yi “müceddid-i elf-i sânî” olarak anıp onun muhakkikîn-i evliyadan olup, kendisini Kur’an’ın rehberliğine götüren kişi, Nakşiliğin bir kahramanı ve güneşi, ism-i azam olarak kayyûm ismine mazhar olduğunu, iman hakikatlerindeki inkişafın her türlü zevk ve keramete ağır bastığını söylediğini, sünnete riayetin fevkalade önem taşıdığına vurgu yaptığını vb. dile getiriyor. Rabbânî hakkındaki bu atıfları da göz önünde bulundurarak Risale-i Nur’a baktığımızda akla gelen bazı çağrışımlara şöyle işaret olunabilir: a) İman hakikatlerinin ispat, vuzuh ve inkişafı. Bilindiği gibi İslam’ın temeli ve Kur’an’ın üzerinde en çok vurgu yaptığı “erkân-ı imaniye-i sitte” diye anılan imanın altı esasıdır. İmâm-ı Rabbânî bunlardan birisi ile ilgili bir açılımın binlerce keramet ve ruhânî lezzetten daha kıymetli olduğunu söylüyor. Bakıldığında, Risale-i Nur’un en temel özelliğinin tam da bu olduğu görülüyor. Risale-i Nur’un bütününde iman esasları çeşitli boyutlarıyla ele alınıp aklı ikna, kalbi doyuracak edecek şekilde işlendiği gibi, söz gelimi Allah’ın vücûdu ve vahdeti mesela kainatın her bir unsurunun tanıklığı altında Yedinci Şua’da, esma-i hüsnâ’sı Otuz İkinci Sözde, ism-i a’zam’ı Otuzuncu Lem’a’da mükemmel biçimde anlatılmaktadır. Aynı şekilde Yirmi Dokuzuncu Söz’de meleklere iman, On Dokuzuncu Söz’de Hz. Muhammed’in (asm) risaletine iman, Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna iman, Yirmi Altıncı Söz’de kader ve kazaya iman ispat edilmektedir. Burada zorunlu olarak şuna da işaret etmek gerekir ki Kur’an’da iman esasları özellikle uluhiyet konuları yer ve göklerin, yani kainatın şahitliğinde temellendirildiği halde zaman içerisinde bu usûl ihmale uğramış, Risale-i Nur bu Kur’anî metodolojiye dikkat çekerek esaslı bir “tecdîd” gerçekleştirmiştir.

b) Sünnet-i seniyye vurgusu. İmâm-ı Rabbâni birçok mektubuna yansıyan ifadelerinde çok güçlü şekilde sünnete uyma tembihi yapmış, bid’atlardan uzak kalınmasının altını çizmiş, -daha yalın haliyle- hakikate sünnetsiz ulaşılamayacağını dile getirmiştir. Bu açıdan Risale-i Nur’a bakıldığında İmâm-ı Rabbânî’nin bu görüşlerinin daha kâmil mânâda güncellenmiş olduğu müşahede edilmektedir. Bu hem “usûl,” hem “asıl” açısından böyle olmuştur. Başka bir ifadeyle Risale-i Nur’da hadislerin önemi, hadislere nasıl yaklaşılacağı ve hadisleri anlama konusunda “on iki asıl” halinde muazzam bir metodoloji ortaya konulmuş14, ayrıca sünnete riayetle ilgili olarak birçok yerde yapılan göndermeye ilaveten müstakil olarak “Minhâcü’s-sünne” risalesi telif edilerek altı nükte halinde konu herkesin kolayca anlayabileceği, etkili bir tahlile tabi tutulmuştur15.

c) İman esaslarını aklî bakımdan ispat edecek bir şahsın müjdelenmesi. İmâm-ı Rabbânî hem önceki büyük zatların hem kendisinin keşfiyatına dayalı olarak ileride “mütekellimîn”den bir kelâm alimin gelip bütün iman ve İslam esaslarını aklî delillerle ispat edeceğini ifade etmiştir16. Bakıldığında Risale-i Nur’un aynı zamanda ilm-i kelâmın usulünü dikkate alarak bütün iman ve İslam esaslarını “berâhin-i akliyye” yani öncülleri yakîniyyâta (doğruluğu akıl tarafından tasdik olunan kesin bilgiler) dayalı olarak açıklayıp ispat ettiği görülmektedir. Başka bir ifadeyle Risale-i Nur İmâm-ı Rabbânî’nin bu müjde ve keşfiyatını tasdik etmektedir.

d) Vahdeti-i şuhûd. İmâm-ı Rabbânî başta İbn Teymiye olmak üzere bazı Selefî alimlerin ağır şekilde eleştiriye tabi tuttuğu İbn Arabî’nin vahdet-i vücûd anlayışını tevhidde nihai bir mertebe olarak görmeyip “vahdet-i şuhûd” anlayışını öne çıkarmış, böylece bir bakıma tasavvuf içi “tecdîd” ameliyesi gerçekleştirmiştir. Bu açıdan Bediüzzaman’a bakıldığında Risale-i Nur’un, vahdet-i vücûd anlayışını tevhidde bir nevi “istiğrak” olarak görüp hususi bir yol olarak değerlendirdiği, vahdet-i şuhûda karşı çıkmadığı, ancak tevhidi çok daha geniş bir çerçevede ele aldığı müşahede edilmiştir. Mesela Lemaat’ta İhlas Suresinin tefsiri sadedinde tevhid; tevhid-i şuhûdî, tevhîd-i ulûhiyet, tevhid-i rubûbiyet, tevhid-i kayyûmiyet, tevhid-i celâlî ve tevhid-i câmi gibi zengin bir tasnifat içinde ele alınmıştır17.

e) Bâtıl cereyanlarla mücadele. İmâm-ı Rabbânî’nin Ekber Şah’ın beşeri bir din ihdas etme çabasına karşı verdiği Kur’an ve sünnet eksenli mücadele hem o cereyanın kısa süre içinde silinip gitmesine, hem de Hint alt kıtasında İslam’ın özgün halinin muhafaza edilmesine vesile olmuştur. Bediüzzaman da hadislerin işaretinden “ahir zamanda, birisi “redd-i uluhiyet”i esas alan, diğer “şeriat-ı İslamiyeyi iptal” eden olmak üzere dinsizliğin iki cereyanının kuvvet bulacağını ifade etmiştir. Devam eden pasajda konunun gerektirdiği istikbalî işaretlere dikkat çekmiştir18. Esasen bakıldığında Risale-i Nur hem uluhiyeti en geniş boyutu ile ele alıp temellendirerek, hem Resul-i Ekrem’in (asm) risaletini ispat edip onunla gönderilen ahkamın önemini ortaya koyan açıklamalarla bu iki cereyana karşı gerek fikrî ve nazarî planda, gerekse tesis ettiği bir şahs-ı manevi ile kurum ve cemaat halinde yoğun bir mücadele ortaya koymuş ve koymaya devam etmektedir. 

Yazıyı, İmâm-ı Rabbânî’nin kendi zamanında yaptığı tecdîd faaliyetini yaşadığımız ahir zamanda gerçekleştirdiği görülen Bediüzzaman’ın şu sözleriyle noktalayalım: “…Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkadir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmâm-ı Rabbânî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar”19.

Dipnotlar:

1- Ebû Davud, “Melahim”, 1. 

2- Bk. Adnan Muhammed Ümâme, et-Tecdîd fi’l-fikri’l-İslâmî (Beyrut 1422), s. 16 vd.; s. 75 vd.

3- Hamid Algar, “İmâm-ı Rabbânî”, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi [DİA], XXII, 194-199.

4- İmâm-ı Rabbânî’nin tasavvufî görüşleriyle ilgili olarak bk. Abdülmünım el-Hıfnî, el-Mevsûatü’s-sûfiyye (Kahire 2002), s. 302-304.

5- Bu mektuplarla ilgili olarak bk. Mektûbât-ı Rabbânî (trc. Abdulkadir Akçiçek), Mektup no: 75, s. 171; Mektup no: 242, s. 390.

6- Mektubat (İstanbul 2020), Yeni Asya Neşriyat [YAN], s. 345-346.

7- Mektubat, s. 19. Bu nakillerin İmâm-ı Rabbânî’nin Mektubat’ındaki mektup numaraları için bk. “Risale-i Nur’da İmâm-ı Rabbânî’den alınan yerlerin kaynağı hangi kitaptır?”, www.sorularlarisale.com (Erişim tarihi 17. 07. 2023)

8- Şualar (İstanbul 2020, YAN), s. 147-148.

9- Lem’alar (İstanbul 2020, YAN), s. 382.

10- Sözler (İstanbul 2020, YAN), s. 225.

11- Sözler, s. 610.

12- Mektubat, s. 383.

13- Mektubat, s. 448-449.

14- Bu “asıl”larla ilgili olarak bk. Sözler, s. 319-328. 

15- Bk. Lem’alar, s. 16-20.

16- Bu ifadelerle ilgili olarak www.sorularlarisale.com sitesi mefhum olarak 260. ve 234. mektuplara referansta bulunmaktadır. İlgili mektuplar için bk. Mektubât-ı Rabbâni, s. 423 vd.; s. 374 vd.

17- Lemaat (Eski Said Dönemi Esreleri içinde), İstanbul 2017, s. 466-467.

18- Mektubat, s. 51-52.

19- Mektubat, s. 19-20.

Okunma Sayısı: 3721
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Abdulkadir Baki

    2.8.2023 08:21:26

    Hocam teşekkür Allah razı olsun imam rabbani hazretleri konu olan makalenizi yeni okudum öz ve kapsayıcı olmuş muceddidler i konu alan makalerinizin devamını bekliyoruz selâm ve dua ile

  • Said Yüksekdağ

    26.7.2023 16:41:15

    Allah razı olsun İlyas Hocam. Yazınızdan oldukça istifade ettim. Bizler Risale-i Nur gibi bir şaheseri ve bu şaheseri canı pahasına telif eden Üstad Bediüzzaman'ı tanıdığımız için çok şanslıyız. Bu gerçekten çok büyük bir nimet. Bu nimet için Rabbimize ne kadar hamd etsek azdır.

  • Abdullah Şahin

    25.7.2023 06:52:25

    Hocam, elinize sağlık, ilgili konuda çok istifadeli bir çalışma olmuş; Cenab-ı Allah ebeden razı olsun. Sizler böyle istifadeli yazılar için emek veriyorsunuz; biz okuyuculara düşen vazife ise, bu çalışmaları dikkatlice ve ciddiyetle okuyup hazmederek, öncelikle yakın çevremizden başlayıp, ulaşabileceğimiz insanlara bu hakikatleri ulaştırmalıyız. Biz vazfemizi yapalım, netice ve muvaffakıyet, elbette, Allah'a aittir.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı