"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ölmüş ağaçların baharda dirilmesi haşre delildir

Rüstem GARZANLI
28 Ocak 2022, Cuma
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bir tek ağaçta bile yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin geçen baharın misli olarak tazelenmelerinin haşre delil olduğuna dikkatimizi çekmiştir.

Risale-i Nur penceresinden fenn-i ziraat, kâinatı nasıl tarif ediyor?

Rüstem Garzanlı / Emekli Tarım Başuzmanı -2-

***

Risale-i Nur’da birçok yerde çiçekten bahis var. Bunlardan öne çıkanlar hitap çiçeği, kudsî çiçek, manevî çiçek, saadet çiçeği, zühre çiçeği, Emirdağ çiçeği, çekirdekler çiçeğidir. Her bir çiçek ve ağaç bahsinde mutlaka vahdete, tevhide ve haşre giden bir yol ve bir levha görülüyor.

Meselâ,  “Hitap çiçeği açıldı.” diye ifade ediliyor. Bu, Sani-i Hakîm’in, kendisine muhatap olarak yarattığı insanın Rabbine hitap edebilir hale gelmesi demektir. Nutka gelip bütün kâinatın ubudiyetlerini tahiyyat ile Rabbine sunmasıdır.

Şöyle: “Allah; hakkı ve adaleti ayakta tutarak, kendinden başka ilah olmadığını bildirdi, melekler ve ilim sahipleri de bunu ikrar ettiler. (Evet) O’ndan başka ilah yoktur. O mutlak güç ve hikmet sahibidir.” (Al-i İmran,18. )

Mi’rac hadisesinde Efendimiz (asm)  öyle bir hitap çiçeği ile cadde-i kübra açmış ki… 

Allah, insanı da o kitabı okuyup anlayacak ve takdir edecek bir mahiyette yarattı. “Hem insan ruh, kalp, akıl cihetiyle ve hayat ve letaif  sahifeleriyle Hayy,  Kayyûm ve Muhyî gibi ne kadar esma-i kudsiye-i nuraniyeyi okur ve okutturur, kıyas edebilirsin.” 8

Cenab-ı Allah insana şuur ihsan etmiş ki; insan hem kâinat kitabını okuyor, hem kâinata takdir ve tahsin ile hitap ediyor. Cenab-ı Allah, hitap ve beyan etme kabiliyetini çok üstün cihazlarla donatmıştır. Cihazların inkişaf etmesi ve kullanılması ile insan âlemlerin Rabbine muhatap seviyesine çıkıyor. Yani insan öyle antika ve mükemmel bir sanat ki; hem hitap eder, hem de hitab-ı İlâhiye’ye muhatap olur. 

ÇİÇEKLER BAHARDA GELİR...

Birisi de  “kudsî çiçek”tir. “Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki: O zat, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki; ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.  Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zatlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil; elbette, Sözler namındaki Nurlar’a ait olan inâyât-ı İlâhiye’yi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.” 9

Burada zikredilen “kudsî çiçekler”in zemini Risale-i Nur tarafından hazırlanacaktır. ‘Kudsî çiçekler’ Risale-i Nur’un şahs-ı manevisi ve Nur Talebeleridir. Bediüzzaman Hazretleri’nin geldiği döneme bakıldığında manevî bir kış mevsimiydi. O dönem küfrün, iman cephesini sarsmaya çalıştığı bir dönemdi. 

İstikbalde manevî bir baharın geleceğini Allah’ın izniyle gören Bediüzzaman Said Nursî: “Ne yapayım acele ettim kışta geldim, sizler cennetâsâ bir baharda geleceksiniz.” diyerek ikbalin zemininde yeşerecek, ‘kudsî çiçek’ diye adlandırdığı nesl-i âtîye müjde ve ümit vermiştir.

RİSALE-İ NUR’UN MEYVELERİ

Bediüzzaman’ın ‘mezar taşım’ olarak nitelediği Van Kal’asının duvarındaki Horhor Mağarası’na gidince götürülecek olan Zühre’dir. Nesl-i âtî diye adlandırılan “Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yusuf’lar, Ahmed’ler vesaireler” Horhor’a gidecek birer çiçektirler. Risale-i Nur’un meyvesidirler. 

Bediüzzaman Said Nursî, neden en ziyade çiçek ve çekirdek üzerinden misal verdiğinin izahını da bu şekilde yapmıştır:

 “Eğer  dense, ‘Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?’

El-cevap: Çünkü onlar hem mu’cizat-ı kudretin en antikaları, en harikaları, en nazeninleridirler, hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.” 10

İşte bu mezkûr misallere kıyasen Esma-i Hüsna’nın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemali var ki; bir tek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.

“Bir tek çiçekte bir ismin cilve-i cemalini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir. Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet’i iman gözüyle görebilirsen bak, gör, Cemal-i Sermedînin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemaliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk olursun.” 11

Buraya kadar tevhidin ispatına çalıştık; bundan sonra da gene fenn-i ziraat ile hayat, ölüm, diriliş, haşrin ve neşrin birer misali olan ağaç, nebatat ve hayvanat üzerinde duracağız, inşallah…

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, haşir ve neşir meselesine şöyle bir açıklık getirmiştir:

”Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihya ve nebatî ve hayvanî üç yüz bin nev’î haşrin ve neşrin numunelerini icad eden bir kudret, Muhammed (asm) ve Musa Aleyhimesselâtü Vesselâm’ların her birinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayalen getirilip bakılsa; haşrin ve neşrin bin misalini ve bin delilini iki bin baharda gösterdiği görülecek.” 12

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMENİN SOMUT MİSALLERİ

Bediüzzaman burada, öldükten sonra dirilme hakikatini somut delille izah etmiştir. Bahar mevsiminde bütün hayvanlar ve bitkiler yeniden hayatlandırılıp ihya edilecektir. Her bahar mevsiminde milyonlarca hayvanın ve bitkinin ihya edilmesi, öldükten sonra dirilme hakikatinin somut misalleridir.                                                                                          

Haşir Risalesi’nin kaynağı olan Rum Sûresi’nde mealen şöyle geçiyor: “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rum Sûresi 50. âyet)

Âyet-i kerîmede yeryüzünün ölümünden sonra nasıl diriltildiğine dikkat çekmiştir. 

Risale-i Nur eserlerinde ihya ve haşir konuları misallerle şöyle izah edilmiştir:                                                                                            

 “Bu kâinat kitab-ı kebîri ki; bir tek sayfası olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üç yüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini…” 13

İHYA MESELESİ

Bediüzzaman Hazretleri’nin burada nazara verdiği hakikat, âyetin bir tefsiri mahiyetindedir. Yeryüzünün öldükten sonra diriltilmesinin iki ayrı ciheti nazara verilmiştir.

Birisi aynen diriltme, diğeri mislen diriltmedir.

Aynen ihyaya misal: Ölmüş gibi donuk bir vaziyette hareketsiz duran ve baharı adeta bekleyen kökler, bahar mevsimi geldiğinde yeniden hayatlanır ve faaliyete başlarlar. Bu aynen ihyaya bir misal olur. Yani aynı ağaç tekrar diriliyor, demektir.

Kış uykusuna yatıp, ölmüş gibi hareketsiz bir şekilde aylarca kaldıktan sonra yeniden canlanan ayılar, yılanlar, kemirgenler, kaplumbağalar, yarasalar aynen ihyaya birer misaldirler.

İnsanların mahşerde dirilişi de “aynen ihya” olacaktır.                                                                                     

Misalî ihyaya misal ise: Ağacın meyvesi, geçen senenin meyvesinin aynısı değildir. Onun benzeri, yani mislidir. Ağaç aynı iken, meyvesi misalidir.

Üstad Hazretleri bir tek ağaçta bile yaprakların, çiçeklerin ve meyvelerin geçen baharın misli olarak tazelenmelerinin haşre delil olduğuna dikkatimizi çekmiştir.

Bütün kurumuş, ölmüş ağaçları ve bitkileri her ilkbaharda yeniden dirilten kudret, elbette insanı da diriltecektir.

“...Eğer binler meyve veren incirin menşei olan  küçücük  bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu  bütün o meyveleri, o salkımları  kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifade edenler o çubuğu, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var.

Halbuki sen daim zemme müstahaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-î ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkis ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.” 14   

Said Nursî Hazretleri, burada bir insanın kendisinden sudûr eden iyiliklerden dolayı gurura kapılmaması için nefsini kuru bir üzüm ağacına benzetmiş. Üzüm ağacına takılan şurup tulumbacıkları o ağacın işi olmadığı gibi, insandan sudûr eden bütün hayırlı meziyetlerin de Allah’ın ihsan ve ikramı olduğunu bildiriyor. 

ÜZÜM AĞACINA BENZERSİN

Der ki: “Sen, ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme! Salkımları o ağaç kendi takmamış; başkası onları ona takmış.”

Demek ki; kimse kendi makamı, malı, mülkü, serveti ve şöhreti ile gururlanmasın. Nasıl ki ağaç meyvesiyle, koyun sütüyle iftihar edemeyeceği gibi; insan da meziyetleriyle iftihar edemez ve gururlanamaz.

Said Nursî Hazretleri: “İnsanın yaptığı kemalat ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.” buyurmuştur. 

Mülk tamamen Allah’ındır. “…Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona kolaydır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar ona rahattır. Her günde, her asırda, yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler… Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cennet’i dahi senin için halkedebilir ve halketmiş ve sana va’detmiş. Ve va’dettiği için, elbette seni onun içine alacak.” 15   

Hülâsa-yı kelâm: “…Evet; her bir çiçek, her bir meyve, her bir ot, hatta her bir hayvan, her bir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup suretini alması cihetiyle her biri bir imza şeklini alır; o mekânın katibini gösteriyor.” 16

Cenab-ı Allah’ın varlığı ve birliğini, haşrin ve ahiretin ispatını Risale-i Nur penceresinden, fenn-i ziraat ile izaha çalıştım. Bu bahr-i ummandan küçük tasımla ancak bu kadar su taşıyabildim.

“‘Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz.’ kaidesiyle ‘Bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum.’ diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır.” 17  Biz de bu bahçede bu kadar koparabildik. Vesselâm…

Dipnotlar: 

8- Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s. 859.

9- 28. Mektubun 7. Risalesi olan 7. Mesele.

10- 10. Söz, 10. Hakikat (Haşiye). 

11- Şuâlar, 4. Şuâ, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye. 

12- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım, 7. Mes’ele.

13- Âsâ-yı Musa, 1. Kısım 6. Mesele.

14- Sözler, 18. Söz, 1. Nokta, s. 363.

15- Âsâ-yı Musa, 10. Kelime, s. 230.

16- Lem’alar, 30. Lem’a, 4. Nükte, s. 320.

17- Lem’alar, 6. Nükte, s. 340.

Okunma Sayısı: 2772
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı