Sabah uyanırsın, dışarıda güneş vardır, ama senin içinde hava kapalıdır. Modern psikoloji buna "anksiyete" ya da "tükenmişlik" der; ruhun o neşeli çocuğunun köşesine çekilip sessizleşmesi halidir bu. "Neyim var?" sorusuna cevap bulamayıp, sadece "buradan" gitmek istersin.
Eğer şu an bu satırlarda kendini buluyorsan, derin bir nefes al. Çünkü yaşadığın şey bir hastalık değil, insaniyetin en derin gerçeğidir.
Psikolojinin "Bunalım" Dediğine, Risale "Kabz" Der
Eskilerin "kabz" dediği bu hal, aslında ma-nevî bir büyüme sancısıdır. Risale-i Nur penceresinden bakıldığında, kâinat da insan da sürekli değişen haller üzerinedir. Nasıl ki tabiatta kış ve bahar, gece ve gündüz peş peşe geliyorsa; insan ruhunda da "bast" (genişleme/ferahlık) ve "kabz" halleri birbirini kovalar.
Psikoloji bize, sürekli mutluluğun sürdürülebilir olmadığını, insanın gelişimi için "stres faktörlerine" ihtiyacı olduğunu söyler. Bediüzzaman Hazretleri ise bu hakikati bir adım öteye taşır: "Duran su kokuşur." İnsanın potansiyelinin, kabiliyetlerinin ve o "gizli hazinelerinin" ortaya çıkması için ruhun bazen sarsılması, bazen de sıkışması gerekir. O daralma, aslında ruhun konfor alanından çıkıp seviye atlaması için bir itici güçtür.
"Savaş ya da Kaç" Değil, "Siperinde Bekle"
İçimizdeki gökyüzü bulutlandığında amigdala hemen devreye girer: "Tehlike var, kaç!" İlişkiyi bitirmek, istifayı basmak, şehri terk etmek isteriz. Modern terapi yöntemleri bu dürtüsel kaçışın pişmanlık getireceğini, fırtına anında geminin rotasıyla oynanmayacağını söyler.
İşte tam bu noktada Nur'un o muazzam tespiti imdadımıza yetişir: "En ziyade yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır."
Maneviyat bize der ki: Şu an yaşadığın bu sıkıntı, sana özel bir imtihan sahasıdır. Eğer bu daralma anında, fevri kararlar verip kaçarsan, ruhun korumasız kalır ve daha çok yara alırsın. Oysa olduğun yerde, yani "kulluk siperinde" sebat edersen, fırtına dindiğinde eskisinden çok daha güçlü bir maneviyata sahip olursun.
Belki de en önemlisi, bu sıkıntıya yüklediğimiz anlamı değiştirmektir (Bilişsel Yeniden Çerçeveleme). O sıkıntıyı bir "düşman" değil, "misafir" olarak görmeliyiz.
Risale-i Nur'da dertlerin, insanın yüzünü Bâki olana çevirmek için bir "ihtar" olduğu anlatılır. Kalp daraldığında, dünyevî oyuncaklar, makamlar, alkışlar tat vermez olur. İşte o an, "Yalancı kolonlar" yıkılır. İnsan anlar ki; ruhunu bu dünyadaki hiçbir şey doyuramıyor.
Bu hal, Hz. Yunus'un (as) balığın karnındaki halidir. Karanlık, kimsesizlik ve çaresizlik... Ama Yunus (as) orada ne yaptı? Depresyona girmedi, kaçmadı. O anın, Rabbiyle baş başa kalmak için bir fırsat olduğunu anladı ve "Senden başka İlâh yok, ben kendime zulmettim" diyerek aczini itiraf etti.
Psikolojik sağlamlık da buradan gelir: Acıyı inkar etmekten değil, acının içindeki anlamı bulmaktan...
O yüzden bugün ruhun daralıyorsa, kendine şunu fısılda:
"Bu bir ceza değil, bu manevî bir inşa süreci. Allah, benim kalbimdeki putları yıkıyor, beni kendine çağırıyor."
Kasların gelişmek için gerilime, tohumun filizlenmek için karanlığa ihtiyacı varsa; senin ruhunun da bu "Kabz" haline ihtiyacı var. Siperini terk etme. Derin bir nefes al ve bu misafirin sana getirdiği hediyeyi bekle. Unutma; Üstad'ın dediği gibi, bazen "Dert, dermanın ta kendisidir."
Gecenin en karanlık anı, sabaha en yakın olduğu andır. Sabret, o güneş mutlaka doğacak.