Bir mimar adayı olarak okulda en sık karşılaştığımız konulardan birisi de insan-mekân ilişkisi. Bu ilişkideki en önemli soru ise insanın mı mekânı yoksa mekânın mı insanı şekillendirdiği.
Tarih boyunca bu sorunun farklı cevapları olmuştur. Mekânların insan psikolojisi üzerine etkileri elbette lnkâr edilemez bir gerçektir; lakin mekânı oluşturanın da insan olduğu unutulmamalıdır.
Bediüzzaman Hazretleri ise doğduğu günden itibaren şeklî, coğrafî, maddî ve tarihî açıdan birbirinden farklı birçok mekânda bulunmuş, kimi zamansa yeni mekânlar inşa etmiştir. Zorunlu olarak bulunduğu mekânlar dışında kendisinin tercih ettiği yerler de mevcuttur. Örneğin doğduğu evi, bulunduğu siperleri yahut girdiği Medrese-i Yusufiyeleri seçemezken; Bitlis’te kaldığı camiler, Van Kalesi’ndeki inziva mekânları, İstanbul’daki halvethanesi ve dağlarda kaldığı kara çadırlar bizzat kendi tercihleridir. Zamanın gerektirdiği haller veyahut ruh halleri bu mekânların seçilmesinde etkili olmuştur.
Üstadın mekân seçimleri ise biraz alışılmışın dışındadır. Van Kalesi’nde iken gece ve gündüz kullandığı mağaralar, aslında Urartu krallarının mezar odalarıdır. Erek Dağı’nda inzivaya çekildiği yer ise orada bulunan eski bir kilisenin müştemilatıdır. Şehirde belki de istediği bütün ev ve konaklarda kalabilecekken o, eski bir mezar odasında kalmayı tercih etmiştir. İnzivaya çekilebileceği sayısız cami ve tekke varken dağın başında kuş uçmaz kervan geçmez eski bir evi seçmiştir.
Bediüzzaman mekân seçimlerinin yanı sıra mekânların kullanımında da benzersiz bir kişiliktir. Örneğin ben dahil olmak üzere çoğumuz bir camide kaylule yapacağımız vakit genelde caminin köşe ve kenarlarını veyahut kolonların arkasında bulunan yerleri tercih ederiz. Üstad ise Bitlis’te kaldığı Sultan Kureyşî Camii’nde geceleri caminin üst katında kalırken, öğlen vakti caminin içinde bulunan haziredeki kabirlerin arasında uzanmayı tercih etmiştir.
Son olarak; hayatı boyunca mal ve mülke tamah etmeyişi vefatından sonra dahi devam etmiştir. Said Halim Paşa’nın teklifini nasıl geri çevirdiyse, vefatından sonra da şatafatlı, altın kaplamalı türbelerde değil; Halilü’r-Rahman Dergâhı’ndaki sade makamına defnedilmiştir.