"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hürriyet mi, istibdat mı?

Süleyman Alp Özcan
19 Mayıs 2026, Salı
Bir sistemde şahıslar, fikirlerin ve hukukun önüne geçmeye başlıyorsa, kuvvetin hakka hizmet etmediği, hakkın gölgede kaldığı bir zemin oluşur. Adaletin ve hürriyetin teminatı ise kuvvetin Hakta olmasıdır.

Abdurrahman Önbaş - Süleyman Alp Özcan
[email protected] 

İçinde bulunduğumuz asır, kılıçla yapılan maddî cihadın yerini, ikna ve ispat esasına dayanan manevî cihada bıraktığı bir dönemdir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır; bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz” (Tarihçe-i Hayat) diyerek, bu zamanın kurtuluş reçetesini kalem ve fikir olarak belirlemiştir. Bu çerçevede tarihî süreci değerlendirdiğimizde, karşımıza askerî bir tablodan ziyade iman ve küfür mücadelesinin en dehşetli manevî kırılma anlarından biri çıkmaktadır. Risale-i Nur’un perspektifiyle bakıldığında, asıl tehlike dış düşmanın topu tüfeği değil, sahadaki mücadelenin neticelenmesinin ardından milletin ruh köküne, yani şeair-i İslâmiyeye vurulan manevî darbelerdir.

Bediüzzaman Hazretleri, hayatı boyunca şahısların yüceltilmesine ve her türlü istibdada karşı durmuştur. Maddî olaylar ne kadar büyük olursa olsun, eğer bu olaylar bir şahsı “kutsallaştırmak” ve o kutsallık zırhı altında İslâm’ın temellerini sarsmak için kullanılıyorsa, orada bir Süfyanîyet cereyanı var demektir. Nur talebeleri için tarih, şahısların kahramanlık destanlarından ziyade, iman hakikatlerinin ne ölçüde muhafaza edildiğiyle anlam kazanır. Dış düşmana karşı verilen mücahedelenin askeri neticeye ulaşmasını takip eden ve özellikle Birinci Meclis’in feshinden sonra yoğunlaşan yıllarda; ezanın aslından uzaklaştırılması, Kur’ân harflerinin yasaklanması ve bin yıllık İslâmî kimliğin reddedilmesi, maddî bir olayın ardından manevî bir enkazın inşa edildiğinin en acı delilidir.

Meşveret Ruhundan Şahıs Odaklı Yapıya Geçiş

Osmanlı’nın son döneminde filizlenen ve Millî Mücadele’nin ilk yıllarında Ankara’da vücut bulan Birinci Meclis, aslında Kur’ân’ın “şûrâ” emrinin bir tecellisi olarak görülmüştü. Bediüzzaman’ın “Meşrutiyet-i Meşrua” diyerek sahip çıktığı o ruh, kararların tek elden değil, ortak bir akıldan çıkmasını hedefliyordu. Ancak meşveretin merkezi olan Birinci Meclis’in dağıtılmasıyla başlayan ve sonrasında şekillenen süreçte, meşveretin yerini yavaş yavaş “tek sesli” bir yapının alması, toplumsal hafızamızda derin izler bırakmıştır. Eğer bir sistemde şahıslar, fikirlerin ve hukukun önüne geçmeye başlıyorsa, orada sıkıntı, kuvvetin hakka hizmet etmemesi ve hakkın gölgede kalmasıdır. Bunun sonucunda haksızlıkların yayılacağı bir zemin oluşur.

Risale-i Nur’un içtimaî derslerinde vurgulanan “Süfyanîyet” tahlilleri, bir şahıs nefreti değil, bir “zihniyet” okumasıdır. Bu zihniyet, milletin bin yıllık irfanını bir kenara itip, Batı’nın ruhsuz kalıplarını zorla dercetmeye çalışan bir yaklaşımdır. Bugün bizler, o geçiş döneminde atılan adımların neticelerini manevî hayatımızdaki sarsıntılarda görüyoruz. Ezanın yankısından harflerin estetiğine kadar hayatın her alanında yaşanan “yabancılaşma”, aslında milletin kendi özünden koparılma çabasıdır. Bizim vazifemiz, bu kopuşa karşı “tamir” vazifesi görmektir. Kırıp dökmeden, sadece hakikatin nurunu göstererek kalpleri yeniden o kadim hürriyet anlayışıyla buluşturmaktır.

Şahs-ı Manevînin Nur-u Kur’ân ile Müdafaası

Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda şahısların ne kadar dâhi olurlarsa olsunlar, bir topluluğun ortak manevî gücü (şahs-ı manevî) karşısında duramayacağını ders vermiştir. Tarih sahnesinde çok parlak görünen figürler gelip geçer; fakat milletin kalbine kök salmış olan iman hakikatleri her zaman bakî kalır. Meşveret ruhunun zayıfladığı ve birtakım dünyevî düzenlemelerle İslâm’ın hayatın dışına itilmeye çalışıldığı dönemler, ne yazık ki manevî hayatımızda ciddî boşluklar oluşturmuştur. Ancak bu boşluğu dolduracak olan, yine bu toprağın bağrından çıkan ve iman kurtarmayı en büyük dava bilen Risale-i Nur ve onu hayata tatbik eden Nur Cemaatidir.

Siyasetin dalgalı denizinde birilerini kurtarıcı, birilerini ise mutlak şer görmek yerine; hadiselerin arkasındaki manevî illetleri teşhis etmek Nur talebesinin ferasetidir. Mü’min, sadece Allah’a abd olur ve gerçek hürriyeti O’nun rızasında arar. Bizim nazarımızda gerçek kahramanlık, milletin imanını muhafaza etmek ve onu her türlü manevî esaretten kurtarmaktır. Yeni Asya olarak bizler, tarihin bu tozlu sayfalarını karıştırırken kimseyi incitme gayesinde değiliz; ancak hakikatin hatırını da hiçbir hatıra feda edemeyiz. Kuvvetin kanunda olduğu, meşveretin hâkim kılındığı ve inançların hürce yaşandığı bir Türkiye ideali, bizim aslî davamızdır.

Netice-i Kelâm: Tarihî eşikleri değerlendirirken, sadece dış düşmana karşı kazanılan başarıları değil, süreç içerisinde zedelenen hürriyet ve maneviyat dengesini de düşünmeliyiz. Şahıslar fanîdir, fikirler ve inançlar ise ebedîdir. Asıl kurtuluş, kalplerin Kur’ân’ın nuruyla aydınlandığı ve zihinlerin her türlü beşerî prangadan kurtulup sadece Hakka teslim olduğu gün gerçekleşecektir.

Okunma Sayısı: 215
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı