Mehmet Esad bundan 300 yıl önce gücün ve şöhretin geçerli olduğu büyük bir şehirde dünyaya geldi. Doğduğu gün evde bayram şenliği yaşandı. Kısa bir süre sonra annesi onu sarıp sarmaladığında, çığlığı arka sokaklardan bile duyulur oldu. “Ne oldu?” diye annenin çığlığına koşanlar, çocuğun sağ tarafının tamamen felçli olduğunu görünce, çığlığın neden koptuğunu anladılar. Aile bayram sevinci yaşayayım derken yüreklerine ölüm sessizliği oturmuştu. Anne uzun süre kendine gelemedi. Ev, günlerce adeta yas evine döndü. Her gün onlarca kişi tebrik yerine “geçmiş olsun” demek için geldi. Esad büyüdükçe anne ve babası yavaş yavaş ona alıştı, ardından kabullenme başlandı.
Özellikle annesi Esad’ın etrafından koşuşup oynayan çocukları görünce eskisi kadar dert edinmedi. “Bu çocuk için ne yapabilirim” diye yeni yollar aradı. Bir zaman sonra Esad büyüdü, anne ve baba ona sahip çıktılar.
Mehmet Esad, sağ tarafının tamamen felçli olması hayatını devam ettirmesine, çalışmasına engel olmayacağını daha küçük yaşta öğrendi. Küçük yaşına rağmen büyük bir istekle hat sanatına ilgi duydu. Sağ kolu ve eli tamamen felçli olduğundan sol eliyle hat yazdı. Bu çabasının sonucunda sonraki zamanlarda ona “Yesarî” (Solak) diye isim takıldı. Esad artık bu isimle tanındı.
Babası, Esad’ın istek ve çabasını görünce hat dersi aldırmak için onu ünlü bir hattata götürdü. O, Yesarî’nin felçli ve çolak olduğunu görünce “Bu işi yapamaz” diyerek, onu talebeliğe kabul etmedi.
Babası, oğlundaki hat öğrenme aşkını görünce, Esad’ı başka bir hocaya götürdü. Hocası Esad’ı görünce ona karşı acıma hissi duydu. Bir müddet düşündü, taşındı. Şefkat ve merhamet duyguları ağır bastırınca, onu öğrenci olarak kabul etmeye karar verdi.
Hoca ertesi gün onu derse aldı. Ümitsizce ilk hat çalışması için ona bir yazı örneğini verdi: “Buna benzer yaz ve getir” dedi. Esad, hocanın ona verdiği hat yazısını kısa bir süre sonra yazdı ve hocasına gösterdi. Hoca yazıya baktı ve kızgın bir sesle: “Evladım sana verdiğim örnek yazıyı niye bana gösteriyorsun, kendi yazdığını bana göster" dedi. Esat, sessizce, “Hocam bunu ben yazdım” diyebildi. Hocası bir an şaşırdı. Hoca öğrencisinden emin olmak için “Gözümün önünde yaz” dedi. Esad titrek eliyle, ürkmüş yüreğiyle aynı güzellikte yazıyı bir daha yazdı. Hocası hayretler içinde bu kadar güzel bir yazıyı yazdığına inanamadı.
O günden sonra hocası, Esad’ı yakın takibe aldı. Felçli, çolak çocuğun sıradan biri olmadığını kısa sürede anlamıştı. Tüm çalışmalarında ona dikkat etti ve yol gösterdi. Hocası, bu öğrencinin geleceğin hat ustaları arasında bir yıldız olacağına tüm benliğiyle inanmıştı. Sonraki günlerde bildiklerini, ona severek ve isteyerek öğretti. Sonunda okulu bitirdi ve büyük bir başarıyla diplomasını aldı. Artık ünü “Yesarî” diye duyuldu. Hat sanatkârları arasında bir yıldız diye ismi kulaktan kulağa yayıldı. Sonunda onu talebeliğe kabul etmeyen ilk hocası, Yesarî’nin başarılarından haberdar olunca “Allah, bu çocuğu bizim kibrimizi kırmak için gönderdi” diyerek, pişmanlığını dile getirmekten geri durmadı.
Hocasının tavsiyesi üzerine zamanın ünlü hattatlarından ek dersler aldı ve onlardan ayrı ayrı diplomalara da sahip oldu. Öyle bir zaman geldi ki Esad, en ünlü hattat olarak şöhret buldu.
Hat sanatında şöhreti cümle âleme duyulunca Sultan, ona sarayda bir görev verdi. Bu görevinden sonra geçimini sağlamanın verdiği rahatlıkla, hayata ve hat sanatına daha fazla bağlandı.
Şöhreti ile birlikte itibarı da artınca çok talebesi oldu. İyi bir hattat olmanın yanında iyi bir hat hocasıydı da. Ders günlerinde, evinin çevresi deyim yerindeyse bir hat okuluna dönüştü. Yetiştirdiği talebeler arasında çok ünlü simalar çıktı. Eserleriyle sultanların ilgisini çekti ve onlardan takdir gördü. Dört ayrı padişah tarafından saraya davet edildi ve değeri bilindi.
İnsanların hayata nasıl başladığı pek önemli değil. Önemli olan yapacağı işi ne kadar çok sevdiğidir, istediğidir. Vereceği kararda “yapabilirim” diye inanarak başlaması, saygınlığı ve başarıyı getirmeye ilk etapta yeter.
Kaynak: Halka Tatlı, Misbah Eratilla