Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Mustafa ÖZCAN

Talebesine intisap eden meşayih



Boynuz kulağı geçermiş. Nitekim öyle de olmakta. Bazen talebe makamındakiler şeyhlerine şeyh olabilmekteler. Fark atmaktadırlar. Ama yine de ikisi birbirinin velinimetidir. Bu kemâlâtın kaynağı müridin istidadı ile zamanın ve mekânın yani toprağın keremidir. Onların bereketi olmasa mahsul de olmaz. ‘Zamanın lutfu keremi’ derken elbette şunu kastediyoruz . Bağ veya bahçe ancak sulak ve verimli arazide ve topraklarda fışkırıır, kemâlâtını izhar eder. Meyve vermeye durur. Aksi takdirde, bağın asaleti kuru bir toprakta keramet gösteremez. Keramet asaletle birlikte zeminin hahişkâr ve verimkâr olmasındandır. Bazen utanmak toprağa düşer. Aynen Necip Fazıl Kısakürek’in şu dizelerinde söylendiği ve ifade edildiği gibi:

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!

Sâdat-ı Nakşibendiyye silsilesini temsil eden Gümüşhanevi Dergâhının Postnişi Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin manevî ahvali aynen Şeyh Abdulbaki (Bakibillah) ile İmam Rabbani ilişkisi gibidir. Farklı yönleri olmakla birlikte bir cihetle birbirlerine benzerler. Bu ilişkide şeyh mürid, mürid ise şeyh olmuştur. Veya hocası talebesine intisap etmiştir. Bu ilişki türü de göstermektedir ki; gerçekten de hakperestlikten ve samimiyetten başka bir sermayesi olmayan sâdat gerçekten de sâdat; pîran gerçekten de pîrandır. Kümmel olarak vasfedilen evliyâ-yı kiram bilahare ‘boynuz kulağı geçer’ misali kendilerine takaddüm eden talebelerine intisaptan yerinmemiş ve çekinmemişlerdir. Bilâkis iftihar etmişlerdir. Nitekim Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevi’nin hocası Muhammed Emin Efendi talebesine tarikat yönünden intisap etmişler ve bu suretle şer’i ilimlerde hocası olduğu zatın tasavvufta talebesi olmakla şereflenmişlerdi (Camiu’l Mutun tercemesi, Bedir Yayınları, önsöz , s 12). Bu, hicabı değil iftiharı dâvet edecek bir hâldir.

Bakibillah ile İmam Rabbani ilişkisi de sanki bu minval üzerine seyretmiştir. Rüyasında Hindistan’ın papağanını beslediğini görmüş ve bunu şeyhi Emkeneni’ye sormuş, o da terbiye edeceği bir müridinin gelecekte büyük fütuhatlara nail olacağını ve Hindistanı irşad edeceğini haber vermiştir. İmam Rabbani ile karşılaştıklarında Bakibillah’ın hemen aklına bu rüya gelmiş ve kısa bir zamanda Ahmed Sirhendi’nin kemâlâta ereceğini anlamıştır. Bu rüyasının ona tecelli ve tahakkuk edeceğini anlamıştır. Bundan dolayı ona ‘çok kısa bir zaman kendi yanlarında kalmasının irşadı için yeterli olacağını’ ihtar etmiştir. Gerçekten de iki buçuk aylık bir süre içinde kemâlâta ermiş ve Hindistan’ın papağanı olmaya hak kazanmıştır. Kendisiyle birlikte Nakşibendiliğin müceddidiye kolu da teşekkül etmiş ve sadece Hindistan’ı değil neredeyse kurduğu gelenekle bütün dünyayı irşad etmiştir. Sonraki mücedditlerin büyük çoğunluğu onun silsilesinden gelmiş ve dünyaya ışık saçmışlardır.

Ebu’l Hasan en Nedevi’nin de isabetle söylediği gibi Bakibillah matlubken talip olmuştur. Sanki görevi İmam Rabbani’yi kemâlâta erdirmekten ibarettir. 40 yaşında ötelere kanat açarken iki oğlu Abdullah ve Ubeydullah’ın terbiyesiyle birlikte eşinin riayetini talebesine emanet etmiştir. Erken bir vakitte öleceğini de keşfetmiştir. İçine doğmuştur. Adeta terk-i dünya ederek manevî irşad sahasını talebesine bırakmıştır. Sanki ‘bir dünyaya iki maneviyat sultanı fazla’ der gibi terk-i dünya etmiştir. Gerçekten de Timurlenk ile Yıldırım arasındaki atışmada ifade edildiği gibi ‘bu dünyaya iki sultan fazla’ gerçeği maneviyat sultanları için de geçerlidir. Yine Mevlânâ’nın babası Sultanu’l ulema Bahaeddin Veled ile Harzemşah Sultanı arasındaki münasebet de böyledir. Birisi maneviyat diğeri siyaset kutbu olsa da Belh’e iki sultan fazla gelmiştir. Feragat Bahaeddin Veled’e düşmüştür; dünyayı ehline terk etmiştir.

Bakibillah talebesinin kemâlâtını itiraftan çekinmez. Onunla ilgili bir ifadesi şöyledir: “Ahmet bir güneştir. Onun ışığında benim gibi binlerce yıldızın ışığı kaybolmaktadır (el imam es Sirhendi, Ebu’l Hasan en Nedevi, s 132, Daru’l Kalem)”

Muhammed İkbâl de benzeri bir şiirini Osmanlı hilâfetine armağan eder.

Tan ağarıdığında binlerce yıldız ufûl eder ve söner.

İnsanlık yeniden fecri sadıkın tulûunu bekliyor.

16.09.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (15.09.2007) - Ankara şifresi ve atfı

  (13.09.2007) - Tarihî pazarlıklar

  (12.09.2007) - Şam üzerindeki kara bulutlar!

  (11.09.2007) - Doğudaki Batılı adamın portresi

  (10.09.2007) - Entelektüel kuraklık

  (09.09.2007) - Ahmet Cevdet Hoca

  (08.09.2007) - İksir-i hayatî

  (06.09.2007) - Toynbee’nin tarihî kehaneti

  (05.09.2007) - Simyası ve kimyası bozulanlar

  (03.09.2007) - İhvan ve AKP

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri