Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Nisan 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

Hayat, su, gül ve Resûl



Hayat güzeldir.

Bu güzellik önce suda başlamış, zamanla tekâmül ederek gülle maddî, insanla da maddî-mânevî kemâle ermiştir. Onun için su hayatın, gül de güzelliğin sembolüdür.

Bu hakikat dinde, ilimde, hayatta, san'atta olduğu kadar edebiyatta da aynıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’in, “İnkâr edenler görmedi mi ki gökler ve yer bitişik iken biz onları birbirinden koparıp ayırdık. Her canlı şeyi de sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” meâlindeki âyet de hayatın suda başladığını ifade eder.

Bediüzzaman Said Nursî’nin, dinin emri ile ilmin gerçeklerini mezceden “Asl-ı hilkat-i arz şöyledir ki: Su gibi bir madde, emr-i Rabbanî ile incimad eder (donar) taş olur. Taş, izn-i İlâhî ile toprak olur. Demek o su çok yumuşaktır, üstünde durulmaz. Taş çok serttir, ondan istifade edilmez. Onun için Hâlık-ı Rahim toprağı taş üstünde serer, zevi’l-hayata makarr (canlılara yaşayacak yer) eder” şeklindeki izahı da bu hakikati insanların idrakine yaklaştırır.

Edebiyatta ise hem bizzat hayat, hem de ölümsüzlük mânâsı gerek hayvan ve bitkilerin, gerekse insanların ancak suyun olduğu yerlerde yaşayabilmeleri, hayatın suda başladığını ve ancak su ile devam edebileceğini göstermesi itibariyle mühimdir.

Burada sözü edilen hayat dünyadaki zahirî hayattır. Dünyayı da içine alan kâinattaki hayatın başlamasına sebep ise, “Ey Habibim, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” meâlindeki hadis-i kudsîden de anlaşılacağı gibi Peygamberimizin (asm) hilkatidir.

“Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su

Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çare su”

Fuzulî’nin, bu matlaı ile başlayan Su Kasidesi’nde Peygamberimizi ‘su’ ile ifade etmesinin sebebi de budur. Suyun ateşi söndürdüğü gerçeğinden hareket eden şair, gönlündeki aşk ateşini gözünden akan suyun söndüremeyeceğini ifade eder.

Çünkü şair hayatın gayesini İslâm’ın hakikatlerine uymakta, hayatın zevkini ve lezzetini de Allah aşkında ve Peygamber sevgisinde yani İlâhî aşkta yanmakta bulur.

Şair dünyada, o ebedî sevgi ve mutluluk kaynağından ayrı olduğu için ağlamakta, yani gönlündeki ateşi söndürmek için su dökmektedir. Fakat bu yaşlar o ateşi söndürmek için değil, kuvvetlendirmek içindir.

Fuzulî, maddî hayatın kaynağı olan suyun, mânevî hayatın kaynağı olan aşk ateşini söndüremeyeceğinden, gözlerinden akan yaşı kurtulma çaresi değil, Allah’a ulaşma vesilesi olarak görür.

Şairin, ‘saçma, eşk, göz, su’ ve ‘odlara, dutuşan, odlara’ kelimeleri ile yaptığı tenasüp; ‘su ve od’ kelimeleri ile yaptığı tezat ve göz kelimesini kişileştirerek yaptığı teşhis san'atları da beytin taşıdığı san'at değeri açısından mühimdir.

“Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Yâ muhit olmuş gözümde günbed-i devvâre su”

Bu beyitte şair ‘dönen gök kubbe mi su rengindedir, yoksa gözyaşlarım mı gökyüzünü kaplamıştır bilemiyorum” diyerek görmesi hasebiyle gözündeki mânânın bütün âlemi kapladığını söyleyerek gönlünü dolduran sevginin derinliğini ifade eder.

İlâhî aşka ulaşmak, varlığını Allah aşkı, peygamber sevgisi ile doldurmak için gerekirse bütün semayı dolduracak kadar gözyaşı dökebileceğini söyleyen şair, ayrıca bu mukaddes mânâ uğruna samimî bir hisle ağlamanın insanı mânen yücelteceğini ve arş-ı âlâya ulaştıracağını da nazara verir.

“Zevk-i tiğünden acep yoh olsa gönlüm çâk çâk

Kim mürur ilen bırağur rahneler divara su”

Bu mısralarda ise ‘Kılıç gibi keskin bakışlarından gönlüm parça parça yarılsa da şaşmam. Çünkü su aktığı yeri yararak gider’ diyen Fuzulî, gönlünde taşıdığı Peygamber (asm) sevgisinin hareketlerine tesir edip hayatında iz bırakmasından duyduğu mutluluğu ifade eder.

Suyun, aktığı yerde tabiatı yeşertip toprağa bereket getirdiğini göz önünde bulundurarak gönlünde Allah inancı ve Peygamber sevgisi bulunan insanların Sünnet-i Seniyyeye uymaya çalıştıkları takdirde ebedî hayatı kazanabileceklerini hatırlatır.

“Vehm ilen söyler dil-i mecruh peykânun sözün

İhtiyat ilen içer her kimde olsa yâre su”

Bu beyitte Divan Edebiyatının mazmunlarından birini kullanan şair, Peygamberimizin mübarek bakışlarını keskin bir kılıca, kirpiklerini de oka benzetir.

Benzetilen unsurların ikisi de kesici ve yaralayıcı olduğundan, onları gönlüne alan şairin gönlü de yaralanır. Onun için ‘Benim yaralı gönlüm senin kirpiklerinin ok gibi delici temrenlerinden ve kılıç kadar keskin gözlerinden çekinerek söz eder. Çünkü yarası olan bir kimse suyu korkarak içer’ diyerek içinde bulunduğu ruh hâlini dile getirir.

Kılıç ve ok yapılırken kor hâline gelinceye kadar kızdırılıp daha keskin ve sert olması için bir anda suya batırıldığını bilen şair, Peygamberimizin (a.s.m.) nazarının da gönlüne öyle yer etmesini ister.

Fakat tıpkı yaralı bir insanın suyu az içmesi gibi ok ve kılıç tesiriyle gönlüne işleyen o mübarek bakışlara suyu azar azar vererek daha uzun süre orada kalmalarını sağlamaya çalışır.

Ayrıca, bazı yaraların kızgın demirle dağlanarak tedavi edildiğini bilen şair, kızgın demir gibi bedeninde varlığını hissettiği bu gaybî nazarla; yarayı andıran nefsanî temayüllerini tedavi etmek ister. Böylece insanların, Allah inancını ve Peygamber sevgisini unutarak dünyaya dalma gafletinden ancak bu hissî tedavi ile kurtulabileceklerine işaret eder.

“Suya versün bağban gülzarı zahmet çekmesin.

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gülzâre su”

‘Bahçıvan boşuna zahmet çekmesin ve gül bahçesini suya versin. Çünkü o bin tane gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz” diyen şair, hayatın sembolü olan sudan sonra güzelliğin sembolü olarak gördüğü gülü de Peygamberimiz (a.s.m.) için kullandığı unsurların arasına katar.

Zîra Peygamberimiz (asm), dinî kaynaklarda da, ebedî eserlerde de çeşitli yönleri ile güle benzetilmiştir. Gül, tomurcuk hâlindeyken de, açıldıktan sonra da güzeldir. Kokusu, şekli, rengi ve görüntüsü ile insanın bütün his ve duygularına hitap eder.

Zamanı gelip solduktan sonra ise yapraklarından gülyağı, esans, gülsuyu, gül reçeli ve benzeri malzemeler elde edilir. Tohumları da toprağa düşerek yeni güllerin yetişmesine vesile olur.

Natının bu beytinde bunları nazara veren Fuzulî, Peygamberimizin de her hâli ile güzel olduğunu, çocukluğunda, gençliğinde örnek ahlâkı ile, olgunluk zamanında da risâlet vazifesi, Kur’ânî hakikatler ve Sünnet-i Seniyyesi ile ebedî saadeti kazanmanın yollarını gösterdiğini ifade eder.

Bir başka şiirinde “Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var” diyerek Peygamberimizin terinin gül gibi koktuğunu ifade eden şair, onun, yeryüzünde açılan ve açılacak olan bütün güllerden daha güzel, faydalı ve huzur verici olduğunu anlatır.

Onun için dünya bahçelerinde en güzel gülü yetiştirmeye çalışan bahçıvanlara, onun gibi bir gül yetiştiremeyecekleri için gül bahçelerini suya vermelerini, yani Peygamberimizin (a.s.m.) sevgisi ile doldurmalarını, onun dışında bir güzellik kaynağı aramamalarını söyler.

“Ohşadabilmez gubârını muharrer hattına

Hame tek bakmaktan inse gözlerine kara su”

Fuzulî bu beyitte de hem Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kemalâtına, hem de kendisinin ve diğer insanların aczine, zaafına işaret eder. Çünkü, ‘Kalemin çok dikkatli bakmaktan gözlerine kara su inse bile yine de gubarî hattını senin yüzündeki ayva tüylerine benzetemez’ diyerek onun yüz hatlarındaki güzelliğin ancak kendine münhasır olduğunu, hiç kimsenin onun seviyesine ulaşamayacağını ifade eder.

Beyitte ayrıca telmih yoluyla kalem olarak kullanılan kamıştan hep siyah mürekkebin akması ve ince yazı yazan hattatın, çok dikkatli bakmaktan gözlerinin kararmasına ve sulanmasına da dikkat çekilmekte.

Bu iki unsuru da kendisinde birleştiren şair, kalemi ile gözlerine kara su ininceye kadar Peygamberimizi (a.s.m.) anlatmaya çalışsa da onu hiçbir zaman lâyık olduğu şekilde anlatamayacağını, sadece kendisinin değil, hiçbir insanın bunu yapamayacağını nazara verir.

“Arızun dâdiyle nemnâk olsa müjgânım nola

Zayi olmaz gül temennasiyle vermek hâne su”

Şair ‘gün’ ve ‘su’ tabirlerini birlikte kullandığı bu beyitte de ‘Senin yüzünü düşünüp görmeyi arzu ettiğim zaman akan gözyaşlarımdan kirpiklerim ıslansa da gam çekmem, çünkü gül yetiştirmek maksadıyla dikene ve-rilen su boşa gitmez’ diyerek Peygamberimize (a.s.m.) duyduğu hasreti dile getirir.

Burada kirpiklerini, henüz yaprak ve çiçek açmamış bir gül dalına benzeten şair; başlangıçta, tamamen dikenlerden ibaretmiş gibi görünen gül dalına su ve-rildikten sonra o dalın yapraklanıp çiçeklenmesini göz önünde bulundurarak güle benzeyen Peygamberimizin (a.s.m.) hasreti ile döktüğü gözyaşlarının boşa gitmediğini, bu sayede onu hatırlayıp onu tahayyül etmenin mutluluğu ile gözlerinin gül gibi kızardığını, gönlünün de gülzara döndüğünü ifade eder.

Kalbî bir heyecan halinde her zaman yaşadığı bu hissi bir başka şiirinde de “Bağban bir gül için bin hâre hizmetkâr olur” mısraı ile anlatan Fuzulî, bu beyitte de ağlayan gözlerinin tabiî olarak kızarması ile güllerin kızarması arasında renk itibariyle tenasüp san'atı, yüzü güzele, kirpikleri dikene benzeterek de leff-ü neşr san'atı yapmış ve kasidesini bir edebî san'atlar manzumesi hâline getirmiştir.

“Gam günü itme dil-i bimârdan tigin diriğ

Hayrdur virmek karanu gicede bimâra su”

İçinde bulunduğu zamanı zahiren karanlık bir geceye, yaşadığı maddî-mânevî sıkıntıları da hastalıklara benzeten şair, bu hususta da çareyi Peygamberimize (a.s.m.) sığınmakta bulur.

‘Gam günü bu hasta gönülden kılıç gibi keskin bakışlarını esirgeme. Çünkü karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir’ diyerek onun nazarını bir neşter gibi görür.

Zira işlediği günahların farkına varıp gamlanmaya, kederlenmeye başlayınca Allah’ın affına mazhar olmanın çaresinin Peygamberimizin (a.s.m.) şefaatine nail olmaktan geçtiğini bilir.

“İşte peykanın gönül hercinde şevkim sâkir it

Susuzam bir kez bu sahrada menimçün ara su”

Dünyayı uçsuz bucaksız büyük bir sahra tahayyül eden, tahassürünü de ancak çöl ortasındaki vahaya kavuştuğu zaman gidecek olan susuzluğa benzeten şair çare arayışına devam eder.

Ne var ki artık takati kesilmiş, gücü kalmamıştır. Onun için ‘Ey gönül, bu ayrılık zamanında Peygamberimizin (a.s.m.) kirpiklerinin okunu iste ve ondan bir hatıra taşıyarak hasretini dindirmeye çalış, yani bu çölde biraz da benim için su ara’ diyerek sevginin tezahürlerini görmek ister.

Zîra şefaate nail olmanın yolu, sevgiyi idrak ve ifade etmekten geçer.

20.04.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (13.04.2008) - Hayatı hizmete hasretmek

  (06.04.2008) - Birinci Ağabeyi anarken

  (30.03.2008) - Şahs-ı mânevî olabilmek

  (23.03.2008) - ‘Zaman, cemaat zamanıdır’

  (16.03.2008) - İstiklâl Marşı'nın tahlili (2)

  (09.03.2008) - İstiklâl Marşının tahlili (1)

  (02.03.2008) - Emir Sultan dervişleri

  (24.02.2008) - Duvar değil, direk olmak

  (21.02.2008) - 'Allah bize yeter'

  (10.02.2008) - II. Abdülhamid Hanın hatıraları

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri