"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Meşveret, hürriyet ve adalet için AB

10 Haziran 2021, Perşembe
Nur Talebeleri ile Demokratların yolunun AB konusunda da kesişmesi tesadüf değil, meşveret, hürriyet ve adalet kavramlarına özel bir değer vermenin ve bu amaçla hakikî ve samimî bir fikrî destek zemininde ortak yürümenin sonucudur.

DİZİ: RİSALE-İ NUR EKOLÜ VE AVRUPA BİRLİĞİ - 2
AHMET BATTAL

8. “AB bize şöyle baktı böyle dedi…”

AB’nin her halde ilk anlaşılması gereken özelliklerinden biri, AB’nin, “konuşmayan” ve “sadece yazan” bir Birlik olduğu gerçeğidir. 

AB “kişi”lere gereğinden fazla önem ve değer vermez. Kişi karizmasının önüne geçebilmek amacıyla tedbirler almıştır. Bu kapsamda, temsil makamına oturttuğu kişileri sık sık değiştirir. AB Bakanlar Konseyi dönem başkanlığının altı ayda bir değiştiği düşünülecek olursa bu dediklerimiz daha iyi anlaşılır. 

Ayrıca AB bir kurumlar ve kurallar birliğidir. Dolayısıyla her konuda müzakere ederek karar alır. Kararlarıyla konuşur. Temsil makamında olanların sözlü beyanları ise olsa olsa şahsî kanaat açıklamaları biçimindedir ve dolayısıyla sadece kendilerini bağlar. 

Elbette AB içinde de “büyükler” ve “küçükler” ya da “öncekiler” ve “sonrakiler” gibi “durumsal statü”ler vardır, ama bunlar hiçbir zaman “kurumsal statü”ye kalıcı etki etmezler. 

AB “kişi kültü”ne o kadar yabancı ve hatta karşıdır ki Avrupa ortak parası EURO’nun üzerinde hiçbir Avrupa’lı “kişi”nin resmi yer almaz. İki dünya savaşının kişilere endeksli milliyetçiliklerden çıktığı düşünüldüğünde bu tepkinin ve tepkisel duruşun ne kadar haklı olduğu anlaşılır. 

Bu tepkisel ve ilkesel duruşa AB üyesi olmayı isteyen Türkiye’nin ne kadar ihtiyacının olduğu ise her geçen gün daha iyi ortaya çıkmaktadır. 

II. Sosyal Yapımız ve AB

A. Türkiye’deki Dinî ve Sosyal Gruplar ve AB

1. Türkiye’de az çok etkili dinî grupların Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hususunda net bir tavır içinde olmadığı ve konuya daha ziyade konjonktürel baktığı söylenebilir. 

2. Bunun önemli bir istisnası görebildiğimiz kadarıyla Türkiye Gazetesi çevresidir. Bu gazetenin içeriden yazan yazarları ve kemikleşmiş okuyucuları, bilhassa 1980 öncesinde, siyasette demokrat geleneği desteklemiş olmalarının da etkisiyle, AB konusunda daha sıcak ve daha nettir. 

3. Tasavvufî tarikatların AB konusunda bilinen net bir yaklaşımı yoktur. 

4. Aynı şekilde Süleymancılar ya da Süleymanlılar denilen dinî grubun da AB konusunda kamuoyuna mal olmuş net bir tercihi yoktur. 

Ancak bilhassa Süleymancıların konuya bakışında iç ve dış etkenler bir değişiklik sebebidir. Diğer ifadeyle Avrupa’da hizmet eden Süleymancılar Türkiye’nin AB üyeliği konusuna, Türkiye’de hizmet eden cemaat mensuplarına nazaran daha sıcak bakmaktadır. 

Bu durumun diğer İslâmî gruplar açısından da geçerli bir farklılık kaynağı olduğu söylenebilir. Zira Avrupa’yı tanıdıkça orada İslâm’ı yaşama ve oradakilere İslâm’ı anlatma arzusu artmakta ve AB’nin bu amaca hizmet edebileceği düşüncesi de gelişmektedir. 

5. Türkiye’deki din referanslı sosyal gruplar içinde en önemlilerinden biri, hiç şüphesiz bugün birkaç ayrı partide kendisini gösteren ve tamamına “siyasal İslâmcılık” denilen bir İslâmcılık akımının mensuplarıdır. Bu akımın ana karakteri İslâm’a hizmet için devleti önemsemesi ve dine hizmet için öncelikle devleti elde etmeye çalışmasıdır. Bu akımın genel karakteristiklerinden biri de birçok kavrama olduğu gibi “Batı”ya da tasnifçi değil toptancı yaklaşmasıdır. 

“Siyasal İslâmcı”lar için, Avrupa, ittifaklar kurulacak ve işbirliği yapılacak bir fikir cevelan alanı değil, fethedilecek bir sahadır. Bu sebeple, istisnaları bir kenara bırakacak olursak, “Siyasal İslâmcı”lar Türkiye’nin AB üyeliğine de kategorik olarak karşı olmuşlardır. 

6. Bununla birlikte bilhassa Nur Talebelerinin de etkisi ve desteği ile eski Siyasal İslâmcıların bir kısmı, İspanya ve Türkiye tarafından kurulup sonra Birleşmiş Milletler çatısı altında bir örgüte dönüşen Medeniyetler İttifakı Projesine 1 taraftar olmuşlardır. 

Ayrıca bu gruptakiler, İsrail karşısında ezilen Filistin’e desteğini alabilmek gibi kısır sebepler için de olsa Papa ve Vatikan’la görüşmeye ve Batı ile işbirliğine razı olmaktadırlar. 

7. Türkiye’deki sosyal gruplar içinde AB ile yıldızı barışmayan gruplardan biri de milliyetçilerdir. Milliyetçilerin çoğu AB’ye üyelik sürecinde demokratikleşme adına atılacak adımların ülkeyi bölmesinden endişe etmektedirler. Endişenin kaynağı, “fetih” için gidilmiş olan Avrupa kapılarından zamanında kısmî bir muvaffakiyetsizlikle dönülmüş olması sebebiyle öldürülememiş olan “Haçlı Ruhu”nun Türklere düşmanlık edeceği ve dolayısıyla Avrupa ile asla gerçek anlamda dost olunamayacağı ve olunmaması gerektiği fikridir. 

Milliyetçilerin bu endişelerinin haklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira AB bu güne kadar, kendisini, “sömüren” ve “yayılmacı” bir Birlik olarak değil, katılımcı ve paylaşmacı bir Birlik olarak göstermiştir. 

8. AB üyeliğine tereddütlü bakan son grup ise “Jakoben CHP” olarak da tarif edilebilecek olan Kemalist zihniyet mensuplarıdır. 

Bu grubun AB karşıtlığının arka planında “ideolojik devlet” arzusu yatmaktadır. Türk toplumunu devrimlerle ve dolayısıyla “halka rağmen halk için” yaklaşımıyla değiştirip dönüştürmeyi hedefleyen “devrimci Kemalizm” anlayışının, ideolojisizlik başta olmak üzere demokratik değerleri ve dolayısıyla “halkla beraber, halk için” anlayışını benimseyen bir AB’ye taraftar olması beklenemez. 

9. Türkiye’deki sosyopolitik gruplar içinde AB’ye net biçimde taraftar olan tek grup Demokratlardır. Demokratlar kendilerini ister “liberal demokrat” ve isterse de “sosyal demokrat” olarak tarif etsinler, demokratlıklarının icabı olarak Avrupa Değerlerine ve AB’ye taraftardırlar.

10. Nur Talebeleri ile Demokratların yolunun AB konusunda da kesişmesi tesadüf değil, meşveret, hürriyet ve adalet kavramlarına özel bir değer vermenin ve bu amaçla hakikî ve samimî bir fikrî destek zemininde ortak yürümenin sonucudur. 

B. Dindarların Avrupa Birliği’ne Bakışına Bir Örnek: Altınoluk Dergisi 

Türkiye’de dinî hassasiyet sahibi kesimlerin AB’ye ilişkin yaklaşımlarını tesbit etmek önemlidir ve zordur.  Ancak görebildiğimiz kadarıyla bu yaklaşımlar net ve belirgin kitabî ilkelerden ziyade konjonktüre bağlı olarak belirlenmekte, değişmekte ve gelişmektedir. Bu sebeple biz aşağıda bu iddiamızı Altınoluk Dergisi’ni yayınlayan ekibin konuyu zaman içinde nasıl takdim ettiğini göstererek örneklendireceğiz. Altınoluk Dergisi Temmuz 1987 tarihli 17. sayısını 2 “Avrupa Topluluğu ve İslâm” konusuna ayırmıştır. Editörün “Takdim”inde konu nötr ele alınmış olmakla birlikte makalelerin önemli bir kısmı Avrupa Birliği’nin bir “Hıristiyan Kulübü” olduğu varsayımı üzerine yazılmıştır. 

Prof. Dr. Hayreddin Karaman Dergideki yazısının sonunu şu cümlelerle bağlamaktadır:

Sözün Özü: Biz AT’a girsek de girmesek de her an bir manevî erozyon içindeyiz. Buna bir çare bulmadıkça manevî geleceğimiz parlak değildir; buna bir çare bulununca da AT’a girmek bir FETİH olacaktır. Mesele zaten içinde bulunduğumuz Batı Topluluğuna girip girmemek değildir, mesele buraya BİZ olarak girmek, burada BİZ olarak yaşamak ve başkalarını bize imrendirmektir. 

Dergide kendisinden “Mahmut Bayram Hoca” olarak bahsedilen zatın şu fikirleri de önemli ve ilginçtir: 

Bu oluşu durduramayacağımıza göre erimemeye ve Avrupa’nın geleceğini etkilemeye çalışmalıyız. Avrupa Topluluğu’na giriş mevzuunu genişçe değerlendirmek gerekiyor, içine girdiniz mi, bir daha çıkmak yok. Bu yönüyle belki var olanı da alıp götürür, diye düşünülebilir. Ancak Müslümanlar şuurlu olursa Allah’tan ümit kesilmez. Biz çok dürüst olursak, onların böyle dürüstlüğe meraklı oldukları söyleniyor. Belki de, İslâm’ın güzelliği onları etkiler, onlar bizim içimizde erir. Allah bize yardım eder. Bu oluşu durduramayacağımıza göre, Müslümanlar olarak erimemenin çaresini, bir araya gelip aramamız lâzımdır. Çünkü su akıyor ve durduramıyorsun. Ne yapacaksın? Erimemeye çalışacaksın. Ve böyle yaparsak, Avrupa’nın geleceğini de etkileyebiliriz. Allah, gayret edene, çalışana verir. Öyle diyorum ben.

Altınoluk Dergisinin Şubat 1995 tarihli 108. sayısında Ömer Faruk Alan’ın, o tarihte genç-orta yaşlarda bir siyaseti olan eski Cumhurbaşkanı Doç. Dr. Abdullah Gül ile yaptığı kısa röportajda 3 yer alan şu soru ve cevap da bir örnek ve ipucu oluşturması açısından oldukça önemlidir: 

ALTINOLUK: Avrupa Türkiye’den ne vazgeçiyor ne de Avrupa Birliği’ne tam üyeliğe kabul ediyor. Alınan izlenimler Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi “Avrupa Birliği” ile “Gümrük Birliği” arasında bir yerde tutmak istediği yönünde. Avrupa Birliği ile gelinen son noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

GÜL: Avrupa Birliği, ekonomik ve siyasî bir entegrasyona giderken teoride nihaî hedefi Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmaktır. Bu birliğin sınırı ise Avrupa Kimliği -identify- taşıyan tüm Avrupalıları kapsamaktadır. Avrupa Kimliğini oluşturan değerler ise Hıristiyan kültür ve medeniyetidir. Rejimlerin, demokratik veya antidemokratik olması ülkeleri Avrupa Birliği’nin kapsamı dışında tutmamış sadece birliğe katılıştaki zamanı geciktirmiştir. Bu bakımdan komünist yönetim altındaki Prag, Varşova, Bükreş’in zamanı geldiğinde bu birliğe gireceğine Avrupalı düşünürler, lider politikacılar daima işaret etmişlerdir. Türkiye ise tabiî olarak Avrupa Birliği’nin sınırları dışındadır. Kendi değerlerinin kimliği itibariyle Avrupalı düşünürler, teorisyenler ve politikacılar bunu çok iyi bilmektedirler. Bu sebeple Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin tam üyesi olması Avrupalılarca mümkün değildir.

Bundan beş sene sonra 28 Şubat Süreci devam ederken ve henüz AKP kurulmadan önce Kasım 2000 tarihli 177. sayıda 4 yer alan ve “İç Dinamikler Demokrasi İçin Yeterli Olmuyor” başlığı ile verilen röportajında ise Abdullah Gül’ün fikirlerinde bazı değişiklikler görülüyor: 

ALTINOLUK:  Türkiye’nin AB’ye girme konusunda önceden rezervleri vardı. Şimdi ise pazarlık gücünü bıraktığımız veya sadece AB’ye girmeye endekslendiğimiz gibi bir intiba var. Siz bu konunun artıları ve eksileri konusunda ne düşünüyorsunuz?

Abdullah GÜL: Türkiye’nin, Avrupa Birliği ilişkilerine ben değişik bir açıdan bakıyorum. Aslında Türkiye’nin kendi iç dinamikleri ile gelişmesini, gerek ekonomisini, gerek demokrasisini geliştirmesini, Batılı Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkilerini kuvvetlendirmesini ben birinci tercih olarak görürdüm. Ama maalesef şu anda bunun gerçekleşmediği ve gerçekleşemeyeceğini düşünüyorum. Avrupa Birliği ekonomik açıdan düşünülüyor, ama Türkiye’nin demokrasisinin, insan hakları standartlarının gelişmesi, sivil yönetimlerin ülke yönetiminde tam hâkim olması, Türkiye’nin kendi dinamikleri ile pek mümkün olamayacak gibi görünüyor. En azından kısa bir gelecek için. Avrupa Birliği’nin bu açılıma katkı sağlayacağını düşünüyorum ve ekonominin yanında meseleye ikinci derecede böyle bir faydası olacak şeklinde bakıyorum.

Bunları düşünürken şöyle bir duyguya da kapılıyorum; Yüzyıllar önce Avrupalı bir çok topluluk Osmanlı topraklarını kendilerini daha güvende hissedecekleri alan olarak görüyorlardı. Hak-hukuk, ayrımcılık, insan hakları açısından Osmanlı’yı daha adaleti gelişmiş bir toplum olarak görüyorlardı. Bu yüzden bazı Avrupa toplulukları Osmanlı topraklarına kavgasız, kansız kendi istekleriyle dahil olmuşlardı. Uzun yıllardan sonra bizim de Avrupa Birliği’ni bireysel hak ve özgürlüklerimizi temin edebilmek için bile güvenli bir alan olarak görmemiz beni duygulandırıyor.

—Devam edecek—

Okunma Sayısı: 1394
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ozan Kaya

    10.6.2021 00:31:46

    Kendini okutturan bir yazı dizisi

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı