"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsaf, vicdan, sağduyu çağrısı yapıyorum

24 Mayıs 2021, Pazartesi
Bize bu haksızlıkları reva görenlere bir kez daha insaf, vicdan ve sağduyu çağrısı yapıyorum. Ve bu haksız uygulamalara kaynaklık eden zihniyetin ülkemizi içine düşürdüğü duruma bakarak, milletimiz ve gelecek nesiller adına üzülüyorum.

28 Şubat’ta Mehmet Kutlular - Basın toplantıları, soru-cevaplar - 8

Sayın Çevik,

Bu düşünceler ışığında, demokrasiye İslâm adına sahip çıkıyor, laikliğin dünya ölçeğinde bir prensip olarak benimsenmesi sebebiyle, din için silâhlı cihad devrinin kapandığına, buna mukabil yeni çağda cihadın mânevî, fikrî ve ekonomik bir muhteva kazandığına inanıyoruz. Devletle hiçbir şekilde çatışmaya girmeyen, ama teslimiyetçi de olmayan; devlet adına yapılan yanlışlarla meşrû zeminlerde mücadele ederken, her hal ve şart altında barış ve asâyişin muhâfazası çağrısında bulunan; din adına siyaset yapılmasını ve iktidar kavgası verilmesini kesinlikle tasvip etmeyen; çalışmalarını iman temeli üzerinde milletin aydınlatılması hususunda yoğunlaştıran bir hizmet modeli, Türkiye’yi şimdiye kadar çok büyük badirelerden koruduğu gibi, bundan sonra da, ülkemize çok şey kazandıracaktır.

Bu modelde öngörülen fikirlerin millete mal olması sayesindedir ki, Türkiye, dinî ve etnik karakter taşıyan iç savaş ve çatışmalarla kanın gövdeyi götürdüğü bir ülke haline gelmemiş; ama yumuşak ve barışçı bir geçiş sürecinde yanlışları tedricen düzeltme yoluna girmiş ve herşeye rağmen bu yolu açık tutmakta kararlı olmuştur.

Bu sebeple, Müslümanların din adına iktidar kavgasına girmekten ve silâhlı mücadeleden kaçınması noktasındaki ısrarımız devam ediyor. Zira, böyle yapıldığında, hak nâmına yola çıkıldığı halde çok dehşetli haksızlık ve zulümlere sebebiyet verilebileceği aşikârdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun, sebebiyet verilen kanlı çatışmaların en büyük mağduru her zaman mâsumlar olmuştur ve olmaktadır. Mücadele edilen tarafın zaten insafı yoktur. Ona aynı yöntemlerle karşılık vermeye kalkıldığı takdirde, bu defa “haklı” taraf da zâlim durumuna düşmüş olacaktır.

Halbuki Kur’ân’a göre, bir kişinin hatası veya zulmüyle başkası sorumlu olmaz. Bir gemide dokuz câni, bir mâsum bulunsa, cânileri cezalandırma adına o gemi batırılamaz. Bir mâsumun hakkı, yüz câni için fedâ edilmez.

İşte Bediüzzaman bu gerçeklerden hareketle hizmet stratejisini belirlemiş, hiçbir zaman ve hiçbir şekilde tevessül etmediği silâhlı hareketleri, tasvip de etmemiş; bunun sonucu olarak Cumhuriyetin ilk yıllarında “Din elden gidiyor” diyerek ayaklanma plânları yapanları–Şeyh Said başta olmak üzere–teşebbüslerinden vazgeçmeye çağırmıştır. 

Bu itibarla, Türkiye çarpık ve despot laiklik uygulamalarına rağmen din ekseninde kanlı çatışmalara sahne olmadıysa, bunu en başta Bediüzzaman’ın ortaya koyup millete mal ettiği bu müsbet ve yapıcı tavra borçludur.

Sair İslâm ülkeleri ise, bu temel ölçü ve prensiplerden haberdar olmayışlarının, daha başka bir ifâdeyle bu hizmet modelini tanımayışlarının sıkıntısını yaşamaktadırlar. Ve İslâm âlemi bu çıkmazdan sözde “din adına” ortaya konulan radikal ve dengesiz tavırlarla değil, ancak “Bediüzzaman modeli”yle çıkabilir. 

Sayın Çevik,

Hukuk, demokrasi ve hürriyet kavramlarına Kur’ân temelinde çağdaş yorumlar getirilmesini, demokratik sisteme İslâm nâmına sahip çıkılmasını; önyargılara dayalı kasıtlı propagandalar sonucu meydana gelen yanlış anlamalara karşı İslâmın tepeden inmeci, baskıcı ve dayatmacı uygulamalara kesinlikle müsaade etmeyen bir din olduğunu savunuyoruz.

Aynı şekilde, sözde “İslâm adına” ortaya konulan radikal ve dengesiz tavırlara prim verilmemesini; hele terörün İslâmla hiçbir şekilde bağdaşmadığını ısrarla vurguluyoruz. Mücadelenin fikirler bazında ve hür tartışma ortamında, meşrû zeminlerde ve barışçı bir yaklaşımla verilmesine; her hal ve şart altında müsbet hareketin ve yapıcı tavırların esas alınmasına olan inancımızı her vesile ile belirtiyoruz.

İslâmî kaynakların yorumladığı devlet sistemi, millet irâdesine dayalı bir Meclisi, Meclisin emrinde bir hükûmeti, kararlarını hiçbir tesir altında kalmadan ve sâdece adaleti tecellî ettirme kaygısıyla veren hür ve bağımsız bir yargıyı, hür basını, hür ve etkin kamuoyunu öngörür.

Bu itibarla, din-devlet ilişkilerinde devleti “teknik” anlamda bir “halka hizmet” kurumu olarak değerlendiriyor, Diyanet İşleri’nin, devletten bağımsız bir konuma yerleştirilmesini ve din hizmetlerinin müstakil bir yapılanma içerisinde yürütülmesini esas alıyoruz. Aynı çerçevede laiklik prensibini de, dinle devleti ayıran; dindara da, dinsize de ilişmeyen bir “teknik devlet” tanımı içinde yorumluyoruz.

Din-siyaset ilişkisi için şu temel ölçüyü benimsiyoruz: “Din siyasete, siyaset de dinsizliğe âlet edilmemelidir.”

Bize göre, din adına parti kurmak yanlıştır. Böyle bir girişim, partiler üstü bir değer olarak herkesin malı olan dini, belli bir siyasî grubun tekelinde imiş gibi görme yanlışının neticesidir. Buna da hiç kimsenin hakkı ve haddi yoktur ve olamaz. Din hiçbir partinin, zümrenin, grubun inhisarına alınamaz. 

Sayın Çevik,

Yayın politikasını, yukarıda bir kısmını özetlemeye çalıştığım görüşler istikametinde tayin ve tesbit eden Yeni Asya, yayın hayatı boyunca bu çizgide yürümüştür. Yeni Asya, her hal ve şart altında demokrasiyi, hukuku ve hürriyetleri savunmuş; din adına siyaset iddiasıyla da, laiklik adına din ve vicdan hürriyetini baskı altında almaya çalışan anlayışla da mücadele etmiş; “din adına” ortaya çıkan partilere değil, Demokrat misyon çizgisinde yer alan partilere destek vermiş; bütün sorunların demokrasi ve hukuk zemininde, meşrû plâtformlarda çözüleceğine inanmış; ihtilâllere karşı çıkmış, bu tavrının bedelini 12 Eylül döneminde toplam 470 gün kapatılarak ödemiş; 28 Şubat sürecinde de, yer yer 12 Eylül’ü dahi geride bırakan haksızlıklara mâruz bırakılmaya devam eden bir yayın organıdır.

Sayın Çevik,

Hürriyet ve demokrasi mücadelesi, tarihin hiçbir döneminde kolay olmamış ve çoğu zaman bedel ödemek gerekmiştir. Bu gerçeğin, içinde bulunduğumuz hak ve hürriyetler çağında da maalesef geçerli olmaya devam ettiği, yaşadığımız hadiselerle açıkça görülmektedir.

Biz bu zorlukları göze alarak yola çıktığımız için, şahsımız itibarıyla mâruz kaldığımız haksızlıkların üzerinde bile durmuyoruz. Nitekim ben vatanımın zindanlarını dışarının saraylarına tercih ettiğimi çok önceden ifade ettim. Biz, ne kadar büyük haksızlıklara mâruz kalırsak kalalım, devlete küsmeyiz ve adaletin bir gün mutlaka tecellî edeceğine inanırız.

Bu çerçevede, bize bu haksızlıkları reva görenlere bir kez daha insaf, vicdan ve sağduyu çağrısı yapıyorum.

Ve bu haksız uygulamalara kaynaklık eden zihniyetin ülkemizi içine düşürdüğü duruma bakarak, milletimiz ve gelecek nesiller adına üzülüyorum. Şanlı bir tarihten parlak bir istikbale yürümekte olan Türkiye’mizin bu hale müstehak olmadığına ve bir an önce bu karanlık dönemi kapatması gerektiğine inanıyorum. 

Sayın Çevik,

21. yüzyıla girerken AB adaylığını da tescil ettirmek suretiyle medenî dünyanın şahsiyetli ve onurlu bir üyesi olma kararlılığını bütün dünyaya gösteren Türkiye, bu tarihî tercihiyle bağdaştırılması mümkün olmayan Ortaçağ uygulamalarına hiçbir şekilde lâyık değildir. İnsanların sırf inanç ve fikirlerini dile getirdikleri için mahkûm edilip hapse konuldukları, aynı gerekçeyle gazetelerin kapatıldığı bir Türkiye tablosu ile hiçbir yere varılamaz.

Böyle bir tablo ile ne iç barış ve huzur sağlanabilir, ne de dış dünya ile şahsiyetli, güçlü ve dengeli ilişkiler kurulabilir.

Esasen, Türkiye’yi tehdit eden asıl irticanın kaynağı, çağ ve hukuk dışı uygulamalara vücut verip zemin hazırlayan zihniyetten başkası değildir. Kendi halkıyla ve halkının inanç ve değerleriyle kavgalı olduğu gibi, dış dünya ile de sağlıklı ilişkiler kurma kabiliyetinden mahrum olan ve Türkiye’yi “dünyanın en yalnız ülkesi” olma konumuna sürükleyen bu zihniyetin aşılıp tesirsiz kılınması, ülkenin önünün açılması için birinci şarttır.

Türkiye, er veya geç tam ve gerçek demokrasinin yerleştiği, hukukun hâkim olduğu, temel hak ve hürriyetlerin hiçbir keyfî tahdit olmaksızın kemaliyle yaşandığı bir ülke olmalıdır.

Ümit ediyorum ki, o günler de çok uzak değildir. Ve umuyorum ki, mâruz bırakıldığımız haksızlıklar, hiç değilse o günlerin gelmesini çabuklaştırmak suretiyle bir “iş”e yarasın. 

Bu düşüncelerle bir kez daha teşekkürlerimi sunarken, size, âilenize ve çalışma arkadaşlarınıza selâm ve sevgilerimi iletiyorum. 

Mehmet Kutlular

276 günün hikâyesi

- İnsanlar tarih boyunca deprem gibi musibetlerin İlâhî bir ikaz olduğu yorumunu yapmışlardır. Geçtiğimiz günlerde Başbakan Bülent Ecevit de –Afyon depremini değerlendirirken– “Bu Allah’ın takdiridir” dedi. Benzer ifadeleri pek çok siyasetçi ya da ilim adamı da kullandı. Ancak bu söz sebebiyle sadece siz mahkûm oldunuz. Peki, ama neden siz?

Burada bizim söylediklerimiz Kur’ânîydi. Yani, Kur’ânda kâinatın Yaratıcısı geçmiş kavimlerden bahsederken, onların başına gelen musîbetlerden de bahsediyor. Onun da hülâsası olarak şunu görüyoruz: Yani o insanlar Allah’ı inkâr ettiği, O’nun gönderdiği peygamberi dinlemediği, zulmettiği, toplumun ahlâksızlığa ve zulme kapıldığı dönemlerde ikazcı/elçi olarak göndermiş ve o insanlar da o peygamberleri dinlemediği zaman, Cenab-ı Hak, onlara belâ ve musîbetler vermiş. Bu tarihin şehadetinde, semavî dinlerin hepsinde bilinen ve kabul edilen bir durumdur. Tabiî bunlar değerlendirilirken de en hafifi “İlâhî ikaz, İlâhî ceza ve İlâhî belâ” gibi ifadeler kullanılmış. Biz bunların en hafifini kullandık. “İlâhî ikaz” dedik. Toplumda bir yanlış yapılıyor ki, kâinatın Hâlikı da insanları ikaz ediyor. Yani bize “Yanlışlarınız var, kendinize bir çeki düzen verin, düzeltin kendinizi” deniyor. Biz bir mü’min olarak böyle değerlendiririz. Çünkü bizim bu noktadaki ölçümüz, İlâhî ölçülerdir, Kur’ân’daki ifadelerdir. Peygamberlerin insanlığa anlattığı ve gösterdiği ölçülerdir. “Bunlara dikkat edin, yoksa belâ ve musîbetler gelir” diye Kur’ân’da ifadeler, ikazlar var.

Biz de bunu söyledik. Çünkü biz şuna da inanıyoruz: Biz tevhid inancına sahibiz. Kâinatın Halikının bilgisi ve izni haricince hiçbir şey olmaz. Onun için bunlar tesadüfî olamaz. İman noktasından baktığımıza ve tesadüfî olamayacağına göre, –çünkü kâinatı yaratan ve dünyanın göbeğine lavları/mağma tabakasını yerleştiren de O’dur–dilediği zaman onları harekete geçiren de O’dur. Ama sen istersen ona tabiat de, istersen İlâhî ikaz de. İnananlar bunu Allah’ın takdirine, kudretine verecektir, inanmayanlar da tabiatın eseri diyecektir. Biz böyle inanıyoruz. Ve madem ki, insanlarda inanç ve din hürriyeti vardır, herkes için inandığına göre hadiseleri değerlendirmekten daha tabiî bir şey olabilir mi? İşte biz de bunun için böyle söyledik.

—Devam edecek—

Okunma Sayısı: 1554
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Halil İbrahim Karahan

    24.5.2021 12:32:31

    Allah razı olsun. Kutlu mücadelesini tebrik ederim.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı