"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale okurken basılıp 33 gün hapis yattık

26 Mayıs 2021, Çarşamba 00:01
1962’yi 63’e bağlayan yılbaşı gecesiydi. Aksaray’da bir evde 26 arkadaş sohbet edip Risale okuyorduk. Geldiler, bizi topladılar, kitaplarla birlikte karakola götürdüler. 15’imizi tevkif ettiler. Bizi Sultanahmet Cezaevine götürdüler. Orada 33 gün mevkuf kaldık. Ondan sonra tahliye ettiler. Beraat ettik.

28 Şubat’ta Mehmet Kutlular - Basın toplantıları, soru-cevaplar - 10

- Cezaevleri konusuna girmişken, bir nokta hatırımıza geldi. Bediüzzaman Hazretleri, Sultan Abdülhamid’e, ‘Doğu’da bir üniversite açma’ teklifi yaptığında onu hapishane yerine tımarhaneye sevk etmişler. Burada, ‘Mahkûmlara fikirlerini anlatmasın’ endişesi seziliyor. ‘Ne de olsa tımarhanede kimseye bir şey anlatamaz’ diye düşünülmüş olabilir. Daha sonra Üstadla aynı cezaevinde kalan katillerin, onun irşadı sonrasında tahtakurusunu ezemeyecek bir hale gelmesi hadisesi var. Sizin de 1963’de kısa bir hapishane hatıranız olduğunu biliyoruz. O günlerden bugünlere bakınca cezaevleri nereye doğru gidiyor?

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin, o tarihte tımarhaneye gönderilmesi hadisesine biraz farklı yaklaşıyorum. Çünkü Üstad Hazretleri fikir ve düşüncelerini o kadar rahat ve cesurane ortaya koyan bir insan ki, o hadisenin bir sebebi ‘ihsan-ı şahane’yi reddetmesidir. Yani, Şarkta üniversite açılmasını istiyor. Bu talebi birinci plana alınmıyor, ‘Siz müracaatınızı yaptınız, biz bunu düşüneceğiz. Sen şimdi şu parayı al, şu kadar da maaş. Üniversite açılınca seni oraya hoca tayin ederiz’ gibi bir teklifle karşılaşıyor. Bediüzzaman bir dâvâ ve gaye adamı. O zaman buna itiraz ediyor: “Bu bana ‘sus’ payı vermektir. Maaşı veriyorsunuz, maarifi reddediyorsunuz/erteliyorsunuz” diyor ve bu teklifi/parayı kabul etmiyor. 

Padişahın ihsanını reddetmek ‘normal’ bir adamın işi olmaz diye onu ‘deli’ kabul ederek tımarhaneye gönderiyorlar. Çoğu, böyle bir teklif karşısında bunu kabul eder. Ama Said Nursî’de imandan gelen öyle bir medenî cesaret var ki, bunu reddediyor. Ama sonradan onu muayene eden doktorlar diyorlar ki, “Bu, ifrat-ı zekâdan, ifrat-ı cesaretten gelen bir durumdur,” onu serbest bırakıyorlar.

Hapishanelere gelince, toplumda inanç ve ahlâk bakımından, gelenek ve görenekler bakımından ve suç nev’ileri bakımından çok büyük değişiklik ve erozyonlar olmuş. O zamanki insanların suçları belli. O zaman imandan gelen Allah korkusu ve cemiyete karşı ayıp ve utanma denilen bir duygu var. Çok adi suçlar o zaman yok. Ne yapmış? Kavga etmiş, cinayet işlemiş. Orman suçu olmuş, kız kaçırmış vs. Ama onun ötesinde ‘fikir suçlusu’ diye bir durum da yok. O tarihlerde ‘kader mahkûmları’ dediğimiz hataen işlenen suçlar var. Bunlar yüz kızartıcı suç değil. Böyle suçlar olsa bile, suçu işleyenler mahcup oluyor, başları öne eğiliyor. Bir de örf ve inançlar var. Âlim insanlara daha fazla hürmet ve saygı mevcut. Bu insanlara birşey anlatmak, onları ıslah etmek, daha kolay. İşte oradaki hadisede, 3-4 adam kesen bir cani, sonra Üstadı ve eserlerini okuyup onunla şuurlanınca yaptığı hareketin yanlış olduğunu görüp pişmanlık duymuş. Yani hiçbir canlıya zarar vermemesi gerektiği ve onun da hayat hakkı olduğunu öğrenmiş. Dört tane adam öldürmüş, ama iman derecesi o seviyede olmadan yapmış bunu. Sonradan imandan gelen bir hassasiyetle Üstad’a soruyor, “Bu tahtakurusunu öldüreyim mi?” diye. Halbuki dört insanı öldürürken bunu sorma ihtiyacı hissetmemiş. 

Bunun gibi o zamanda çok güzel örnekler var. O günler toplumun insanları ıslaha ve irşada açık devirler. Yanlışlar görülünce, ondan dönmeye açık insanlar. O zaman hapishanelerde ilim tahsil edilmiş, pek çok şey öğrenilmiş. İnsan sevgisini öğrenip, oradan daha iyi insanlar olarak çıkmışlar.

- Sizin 1963’de hapishaneye girişinizin sebebi neydi?

1962’yi 63’e bağlayan yılbaşı gecesiydi. Aksaray’da bir evde 26 arkadaş sohbet edip Risale okuyorduk. Herkes yılbaşını kutluyor. İçki ve eğlencenin nisbî olarak en fazla olduğu bir gece. O tarihte polisler onlara yardım ederken, biz çok büyük bir suç işliyormuşuz gibi gelip baskın yaptılar. Saat 22.30’du. Geldiler, ‘eller yukarı’ deyip herkesi aradılar. Tabiî kimsede çakı bile yok. Bizi topladılar, kitaplarla birlikte karakola götürdüler. 15’imizi tevkif ettiler. Bizi Sultanahmet Cezaevine götürdüler. Orada 33 gün mevkuf kaldık. Ondan sonra tahliye ettiler. Biz beraat ettik. Birkaç arkadaşa da 163. maddeden ceza verdiler. 1963’de yine bugünkü gibi adlî suçlar pek yok. İnsanlar yine konuşulabilen, tartışılabilen, düşüncelerini karşılıklı muhakeme edebilen insanlardı. Orada solcular da vardı, sağcılar da vardı. Onlarla fikir münakaşası yapabiliyorduk. Ama şimdi, büyük ölçüde bakıyorum, ne o tolerans var, ne de öyle bir fikir seviyesi var. Tabiî benim gördüğüm, cezaevlerinde ıslaha dönük bir hadiseye rastlamadım. Zaten umumiyetle aşırı/militan/radikal gruplar hakimiyetini kuruyor. 

1963’de Sultanahmet Cezaevinde 27 Mayıs sebebiyle ceza almış kişiler vardı. O zamanın İstanbul Emniyet Müdürü Zeki Şahin’ler, Bumin Yamanoğlu’lar vs. Marksizmden tevkif edilmiş Kayhan Sağlamer, Şadi Alkılıç falan, onlarla aynı koğuşu paylaştık. Ama o günkü seviye bugünküne göre farklıydı. Daha rahat konuşulabilen bir vasat vardı.

Son olarak cezaevinde kaldığım 276 gün boyunca, o günkü tartışmalara benzeyen tartışmalara imkân olmadı, hiç rastlayamadım. O kadar zamanda, bazı meseleleri olduğu zaman –namaz kıldığımız için bize hoca diyorlardı– “Hocam şu mes’ele nasıldır, ne düşünüyorsun?” gibi bazı soruları oldu. Yahut, tv’de birşey duyarlar, ‘Sen ne düşünüyorsun?’ diye sormanın ötesinde pek bir şey göremedim. 

Bir de onların anlayışına da saygı duymak durumundayım. Benim yapım budur. Ben onlara karışmadım, onlar da benim ibadetime karışmadı. Ee, kitaplarım vardı, ben onları okuyordum. Onların pek fazla kitaplarla ilgilendiğini söyleyemem. Bir-iki arkadaş, Kur’ân meali ve Peygamberimizin (asm) Hayatını okumaya çalıştılar. Zaten gazete bile okumuyorlar. Sadece bulmacalarına bakıp, bir kenara atıyorlar. Bir de halet-i ruhiyeler değişik. Kendi kafalarında başka şeyler var. Bugüne kadar karakollara çok gittik, nezaretlerde çok kaldık. Ama cezaevi maceramız 1963’de 33 gün ve şimdi de 276 gün. Ama o zamanlar, Nur Talebeleri çokça cezaevlerine girdiklerinden, cezaevlerindekilere müsbet mânâda tesir etmişler. Onların ıslah olmalarına vesile olmuşlar. Ve oraları hakikaten birer dershane hükmüne geçmiş. Ama bu şartlar içinde cezaevlerindeki insanların halleri pek buna müsait değil.

- Cezaevleriyle ilgili çizdiğiniz tablo pek çok kişinin tesbitleriyle de örtüşüyor. Üstad, mahkûmların ıslahıyla ilgili tesbitlerini anlatırken, “Bir zaman gelecek, bahtiyar müdürler nurları mahkûmlara ekmek gibi, su gibi tevzi edecekler” diyor. Bu tablo orta yerde iken, bu müjde nasıl gerçekleşecek?

Cezaevlerinin problemli olduğunu devlet de kabul ediyor. O da kendisine göre bir düzeltme ve ıslah programı hazırlamaya başladı. Hem hapishanelerin tarzlarını ve şekillerini değiştiriyor, yani mekân değişikliği yapıyor, hem de mahkûmların birbirlerini kötü yönde etkilemesini engellemek istiyor. Koğuş sisteminden oda sistemine geçmek istiyor. Eskiden 20-30 olan sayıyı, 5-10’a indiriyor. Veyahut, Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi –onlar papazlarını hapishanelere gönderip ıslah çalışması yapıyor– burada da imamları görevlendirmek istiyor. Ne imkânı varsa yapmak için çalışıyor. Bizde, açık cezaevleri var. Oralar fabrika gibi çalışıyor.

Aslında bugünkü sistemde müdürlerin de etkileri/yetkileri fazlaca yok. Cezaevi müdürü sadece içerdeki meselelere tesir edebiliyor. Her istediğini yaptırabilme imkânı yok. Fakat, cezaevi müdürünün en önemli meselesi asayişi temindir. Bunları yapabilmek için de hem yetkiye, hem de maddî imkâna ihtiyaç var. 

Çünkü cezaevleri kendi ihtiyaçlarını karşılayacak durumda değil. Adalet Bakanlığına bu iş için verilen tahsisat yetmiyor. Benim bulunduğum yerde bile, pek çok şeyi mahkûmlar karşılamak durumunda kalıyordu. 

Tabiî ki bütün bunlara rağmen yaratılış itibariyle insan bir şeye inanmak ihtiyacı duyuyor ve tatmin olup ikna olmak istiyor. Her ne kadar ıslah çalışmaları yapılıyorsa da, ıslah meselesi fikir ve inançla olacak bir meseledir. Bir insan cezaevinde bir meslek de öğrense, huylu huyundan vazgeçmez. Topluma, insanlara sevgi ve saygı, hak ve hukukunu anlama meselesi onun mesleğinden geçmiyor. Onun kalbinden geçiyor, onun aklından geçiyor, onun vicdanından, ruhundan geçiyor. Bunların ikna ve tatmin olması lâzım. O zaman ne olacak? Onlara manevî noktada bir eğitimin devreye girmesi gerekiyor. 

Sizin şahit olduğunuz örnekler oldu mu?

Küçük bir örnek vereyim: Ben sosyal hayatta yeri olan, kültür seviyesi yüksek olan, profesör olmuş bir arkadaşla dört ay aynı koğuşta yatmak durumunda kaldım. Her ne kadar düşüncelerimiz ve dünya görüşlerimiz farklı olsa da kendisiyle bir ara konuşurken, Hastalar Risalesi’ni verip “Bunu bir okur musunuz?” dedim. “Nedir bu?” diye sordu. Dedim ki, “Bediüzzaman Hazretleri’nin hastalara manevî moral vermek noktasında yazdığı küçük bir kitap.”  Aldı okudu, şunu söyledi: “Çok güzel, hayret ettim. Yalnız bütün yorumlarını dinî meselelere bina etmiş.” Dedim ki, “O din adamı olduğu için öyle yapmış. Ama bunu okuyan hasta istifade eder mi etmez mi?” “Tabiî moral verir” dedi. Zaten önemli olan hastaya ilâç kadar lüzumlu olan moral değil mi? Hastaya ümit vereceksin, güç vereceksin. 

Daha sonra bir de ihtiyarlarla ilgili bahis olan İhtiyarlar Risalesi’ni verdim. “Bir de şunu oku” dedim. Onu okuyunca daha fazla istifade ettiğini söyledi. “Bu çok enteresan, harika. Çünkü Said Nursî hayatı konuşturmuş, hayat tecrübelerini konuşturmuş ve insanlara onları örnek veriyor, çok enteresan” dedi.

Bakın burada ne var? Üstad hapishanedeki mahkûmlar için Denizli hapsinde Meyve Risalesi’ni yazmış. Mahkûmlar onu okuduğu zaman; hem hayatın mahiyetini, hem Allah’ın varlığını-birliğini, hem insan sevgisini, hem yaratılışın gayesini ve maksadını öğreniyor. O zaman oradaki kendisi gibi olan kader arkadaşlarına saygı göstermeyi öğreniyorlar. Ve eski hassasiyetleri, asabiyetleri yerine, arkadaşlarını daha hoşgörüyle karşılamayı, müsamahayla bakmayı öğreniyor. O sadece bir bilgi değil, böyle olmasının lüzumuna inanıyor. O telkini kabul edip tasdik ederse o adam ıslah olabiliyor. İster ona sanat öğret, ister öğretme. Çıktığı zaman da hayatını daha güzel bir şekilde yönlendirebiliyor. 

Yani bu noktada, cezaevleriyle ilgilenen insanlar da şunu görecek: Bakacaklar ki; biz bu sosyal faaliyetleri bunlara vermemize rağmen gene bunlar topluma faydalı hale gelemiyorlar. Öyleyse bunda bir noksanlık var. İşte o zaman arayacaklardır bunu. “Nasıl bir telkin, nasıl bir kitap ki mahkûmları ıslah ediyor” diye Risale-i Nur’un kıymetini anlayacaklar.

—Devam edecek—

Okunma Sayısı: 1764
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı