“Kendim gurbet elde gönlüm sılada“ diyen şair misâli…
Özellikle Bosna…
Sanki oradan gelmiş gibi…
Hayalen yaşadığımız hayat hallerini şimdi sahice yaşayacaktık.
Ecdadın at koşturduğu mekânlar…
Bunları sadece bir kuru cihangirlik masalı olmadığını anladık.
Havaalanında yüzü aşkın Nur sevdalıları ile başladı sevincimiz. Onlar da hiç şüphesiz aynı hisler taşıyordu.
Bu bir dünyevî seyahatten ziyade bir uhrevî yolculuğun sevdası idi.
Antalyalılar, İstanbullulur, Düzceliler, Çorumlular, Ankaralılar, Adanalılar, Edirneliler, Tekirdağlılar, İzmirliler bizim kafilemizde bulunanlardı.
Yolculuğu yolculuk yapan yolcularıdır.
Her biri nesebî kardeşten daha yakın birlikteliklerin manevî atmosferi elbette çok yüksek olur.
Bir gurbetten ziyade, aslî vatana hasret gidermek için çıkılan bir yolculuktu bu…
Üsküp Havaalanı’na indiğimizde bunu rahatlıkla hissettik. Baharın kokusu burada Türkiye’den önce hissedilmiş.
Kafile rehberimiz Recail Beyin rehberliğinde ilk seyir yolumuz Kalkandere oldu. İlk kalbî ürkekliğimizi burada yaşadık. Şehrin merkezinde Müslüman bir hanımın inşa ettiği bir cami bütün canlılığı ve mistikliği ile bizi yansıtıyordu. Sanki bize “hoşamedi“ yapıyordu. Tezyinatı ve sadeliği ile göz kamaştırıyordu. Kendimizi oracığa atmak istedik. Ne yazık ki hayat şartları buna müsaade etmiyordu. Hızlı hareket etmeli idik. Dakikalar ile savaşıyorduk. Çünkü görünecek ve bilinecek nice yerler vardı.
Üsküp’ün merkezine vardığımızda hayretimiz kat kat fazlalaştı. Geçtiğimiz yol boyunca her köyde ve yerleşim yerinde semaya uzanan ve tevhidi ifade eden minareler vardı. Camiler, mescidler, hanlar ve hamamlar, köprüler bütün canlılığı ile ayakta duruyor. En büyük sıkıntı tuvaletlerin düzensizliği. Otellerde bile âdetimize aykırı haller...
Ve Üsküp cadde ve sokaklarında Osmanlının ayak izlerini aradık. Yıllar öncesinden döşenen taş kaldırımlar yerli yerinde duruyor. Yıllarca süren Komünizmin acı zalim diktası bile mühürleri yerinden sökememiş. Doğrusu büyülendik.
İkinci gün hedefimizde Manastır şehri vardı. Sanki zaman durmuştu. Kabirlerinde yatan şehit ve gazilere Fatihalar okuyarak geçiyorduk bu yollardan. Yolculuk süresince Recail Beye destek olan yönetim kurulu üyemiz Nejat Eren Beyin şakaları ve kardeşlerin mânâ katan hizmet hatıraları yolculuğa bambaşka mana kazandırıyordu. Manastır’da da şehri şehir yapan minareler ve tarihî doku idi. Cuma namazını Ohri Gölü’nün kenarındaki camide kıldık. İmam efendi hutbesini hem Boşnakça, hem de Türkçe okudu. Tekne ile yapılan tur bir güzelliği ortaya koydu. Derinliği 285 metreyi bulan bu gölün suyu içilecek nitelikte. Manzarası ise harika. Çarşısı Bursa’yı andırıyor.
Yola devam ediyoruz. Resne, yol üzerinde uğradığımız mahallerden. Artık Akdeniz sahillerinde seyrediyoruz. Gözlerin göreceği ne kadar güzellik varsa hepsi burada, bakmaya doyamıyoruz. Arnavutluk, Makedonya, Karadağ…
Bu ülkelere giriş ve çıkışlarda pasaportlar kontrolden geçiyor. Bu can sıkıcı hallere sabrediyoruz. Ama işlemler çabuk yapılıyor.
Tiran şehrindeki manzara aynı güzellikte. Şehrin merkezindeki muhteşem cami her şeyi ispat ediyor.
Karadağ’dan geçerken bu ülkenin adının neden “Karadağ“ olduğuna hayret etmiyoruz. Bu mekânlar yalçın kayalarla örülmüş adeta. Yol boyunca uğradığımız camilerde bu mekânların imamları Nurlardan haberdar. Adeta yalvarıyorlar. “Geliniz, size her imkânı hazırlayalım” diye. Ahhh zaman, ahhh şartlarımız… İhsan Paşalı ve eski İzmir milletvekili Mehmet Özkan’ın buluştuklarına kitap hediye etmesi her şeyin üstünde idi.
Ve Mostar… Tüylerin diken diken olduğu zamanlardı bu zamanlar… Ne ağlayacağımızı ne de sevineceğimizi bilemiyorduk. Her şeyin bittiği anlardı bu anlar. Sırp katillerinin tahrip ettiği mekânlar içimizi sızlattı. Ve Mostarı Mostar yapan, Mimar Hayreddin Beyin inşâ ettiği köprüsü… Sanki rüya gibi. Ah muhteşem ecdadım… Sen beş yüz yıla yakın bu mekânlarda göğü inlettin ezanlarınla… Bakmaya ve doymaya çalışıyoruz. Ama ne çare, zaman az, vakitlerimiz öyle sınırlı ki…
Ve nihayet Bosna’dayız...
Nazlı Bosna, serhat şehrimiz, rüyalarımız ve hasretlerimizin mekânı.
Baş çarşı ve çevresi bizleri beş yüz yıl devam eden bir hâkimiyetin mekânlarına taşımıştı. Adım başı hissedilen Osmanlı izleri. Bir çok dizi yazı okudum, belgeseller izledim bu mekânlar ile ilgili… Ama görmek bir başka oldu. Duyguların ayyuka çıktığı anlardır bu anlar.
Bir Nur teyzemizin savaş esnasında evinden havaalanına açılan bir kilometreye yakın tünelin hikâyesini dinledik. Savaşta geçen manzaralar yüreklerimizi dağladı.
Merkez Camii’nde kıldığımız namazda cami nerede ise dolmuştu.
Bosna Üniversitesi’nin ev sahipliği yaptığı panelde muhteşem manzaralar yaşandı. Prof. Cemalettin Latiç Beyin “Bediüzzaman’ın görüşlerini Avrupa’ya bizler yayacağız” sözleri salonda büyük yankı yaptı. Elliye yakın akademisyenin buradaki masa çalışmaları dile getirildi. Üstadımızın ruhaniyeti elbette bu muhteşem atmosferde idi.
“Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-i İslâmiyet ile neşv ü nema bulacaktır” sözlerini hatırladık. Cemalettin Beyin söylediği sözler bu müjdenin tahakkukunu gösteriyordu.
Çok zamanlar göremediğimiz Nur dostlarını burada görmek ve kucaklaşmak nasip oldu. Türkiye’den bu üniversitede okuyan nice kızlarımız ve delikanlılarımız var. Onlarla da görüşmek nasip oldu.
Vakit tamamdı artık. Bir çırpıda günler ve saatler bitivermişti.
Son bir görev vardı. Bosna şehitleri…
Şehitlikteyiz. Aziz şehitler... Sizler ölmediniz. Başka daimî bir memlekete gittiniz. Asil insan Aliya İzzetbegoviç’in kabrinin başında Adem kardeşimizin ve Hanefi Hocanın güzel duâ ve niyazlarına “âminler” dedik.
“Biz geldik yıllar sonra…
Aziz hatıranıza mihenk olmak için..
Üstadımızın ve büyük milletimizin,
İslâm âleminin, savaş esnasında Mekke ve Medine’de akıttığımız gözyaşlarımızı ve duâlarımızı getirdik.
Nur Talebelerinin selâm ve sevgilerini getirdik.
Sizler asil bir savaş verdiniz.
Biten ve dermansız bırakılan insanların neler yapabileceğini gösterdiniz.
Bizleri bağrınıza bastınız.”
Yorucu bir dağ yolculuğundan sonra Kosova Havaalanına ulaştık.
Hatıralarımızdan silinmeyen manzaralar ile...
Ve bizlere ne kadar vazife düştüğünü anlayarak...
Allah’a ısmarladık Üsküp, Kalkandere, Manastır, Resne, Arnavutluk, Makedonya, Tiran, Karadağ, Mostar ve Nazlı Bosna…
Bir çırpıda ve kısa seyahatte bize çok şeyleri hatırlattınız.
Tebrikler Bosna Üniversitesi! Bize unutamayacağımız şeyleri yaşattınız.
“Elveda Rumeli, elveda Rumeli!”
RAŞİT YÜCEL
[email protected]